Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / KARİN KARAKAŞLI / Muhteşem ânın anısı
23 Kasım 2021

Muhteşem ânın anısı

Hayatın anı ve an sarkacında nasıl durmaksızın gidip geldiğini anlatıyor Ocean Vuong.

Bir kitabı anlatmak için kurduğunuz cümlelerin hepsinin kenarlı köşeli, içeriğe ve dile haksızlık eden sası kelimelerden oluştuğunu fark ederseniz, bir kitaptan çok fazlasıyla karşılaşmış olduğunuzu anlarsınız. Böyle kitaplar anlatılmak için sizden de yeni bir dil talep eder. Ocean Vuong’un ilk romanı Yeryüzünde Bir An İçin Muhteşemiz elinize aldığınızın bir emanet olduğunu ilk sayfasından hissettiğiniz, kapatıp olay mahallinden uzaklaşmak için çok geç kaldığınızı fark ettiğiniz ve artık onun birlikte yaşayacağınızı bildiğiniz kitaplardan. İçinde hayat ve ölüm olanlardan.

En kaba hatla özetlemeye kalktığımda Küçük Köpek lakaplı Vietnamlı bir gencin göç ettikleri Hartford taşrasında anneannesi Lan ve annesi Rose ile yaşadığı tek göz odadan Saygon’a da bakarak ve bu iki kuşağın savaşını da üstlenerek yazmaya koyulduğu bir mektup demem gerek. Mektubun muhatabı okuma yazma bilmeyen anne gibi görünse de okumaya başladığınız anda siz oluyorsunuz. 

Edebiyata şiirle başlamış olan Vuong’un bu roman için ördüğü ağda boşluklara da yer yok fazlalıklara da. İplikler yay gibi gergin. Ağın altı okur için de boşlukta. Yazar kendisine eşlik edecek olandan asgari müşterekte bir güven talep ediyor sanki. Düşmeyi de göze alıyorsan, kahramanıma ördüğüm ağa güveniyorsan buyur gel, der gibi. Sana bir hikâye emanet edeceğim karşılığında. İçinde hayat ve ölüm olanlardan.

Hayatın anı ve an sarkacında nasıl durmaksızın gidip geldiğini anlatıyor Ocean Vuong. Bunu yaparken de anlatısını bir ağ gibi örüyor ve anılardan desenler çıkarıyor ortaya. Hikâyenin büyüsüne kapılmışken teknik olarak ne yaptığını fark etmek çok zor. Ama kurgunun ustalığı ilk birkaç sayfadan kendini belli edince, bu incelikli yapıya daha yakından bakmaktan kendimi alıkoyamıyorum.   

Her seferinde farklı zaman dilimlerini, o bölüm için seçilmiş, çoğunlukla doğadan bir hayvanı ara sıra da farklı bir alandan hikâyesiyle ilk anda ne yapacağımızı bilemediğimiz kadar ilgisiz duran bir insanı metafor kılarak bir arada örüyor. Anlatıcının şimdiki zamanda yaşadıkları, Küçük Köpek’in çocukluğuna dair paylaşmak üzere seçtiği anlar, şizofren anneannenin tornuna masal diye anlattığı anı parçacıkları, aynı düzlemde eş zamanlı olarak örülüyor gözümüzün önünde. Küçük Köpek, annesinin yaşanmamış bir hayatın hırsını oğlundan çıkardığı şiddet anları kadar oyunbaz bir keyifle hayattan çaldıkları kısacık zamanlara da odaklanıyor. Bugünün yetişkini olarak o çocuğa ve annesine bakıyor. Göç eden Monark kelebeklerinin, canlı canlı beyni yenen makakların, eti yumuşacık olsun diye dapdar kutulara hapsedilen buzağıların, uçurumdan birbiri ardına atlayan bizonların metafor olarak eşlik ettiği bir yolculuk bu. Sımsıkı bir saç örgüsü hâlinde akıyor anlatı. Ne ilerliyor ne geriliyor, akıyor sadece. Hayatın ve ölümün ta kendisi olarak. 

 

Seçili hafıza

“Bu sabah, gündoğumundan hemen önce, penceremin önünde bir geyik öylesine yoğun ve parlak bir sisin içinde duruyordu ki, ondan çok da uzakta olmayan ikinci bir geyik, ilkinin natamam gölgesi gibi görünüyordu. Bu manzarayı boyayabilirsin. İsmini de ‘Hafızanın Tarihi’ koyabilirsin.” diyor anlatıcı bir yerde. Odak noktamızı bozacak kadar yakınımıza getirdiği o geyiği, sonunda bizden birazcık uzaklaştırdığında o eksikli ikinci siluete bakmamızı ve anıyı kendimiz için seçtiğimiz hikâyeyle tamamlamamızı bekliyor. Çünkü daha ilerde bir yerlerde “Hafıza bir seçimdir” diyen anneye, oğlu “Anne. Bir seferinde bana hafızanın bir seçim olduğunu söylemiştin. Ama tanrı olsaydın, onun bir sel olduğunu bilirsin” karşılığını veriyor zihninde. Ve biriktirdiği ne varsa sel edip yağdırıyor. Duvarı yıkılınca, sakince birikmeye mahkûm edilmiş kaderine nispet edercesine basınçla akan ve önüne kattığını girdabında boğan bir sel bu.  

Lan üzerinden hafızanın hikâye anlatıcılığı ile bağını, geçmişin her seferinde şimdide nasıl sil baştan kurgulandığını gösteriyor Kara Köpek: “Lan da anlattığı hikâyelerde bir sarmalın içinde seyahat ediyordu… Anlatıda kaymalar olurdu -geçmiş sabit ve durağan değil, hep yeniden görülen bir manzaraydı.”

Bir anlatının diğerine bağlanma noktasını, hatırlamanın mekanizmasını anlatırken de annesinin bir öfke nöbeti sırasında yüzünde patlayan demliğin yol açtığı morluğu, çok şey paylaştığı anneannesin taze haşlanmış yumurta yuvarlayarak şifalandırdığı âna başvuruyor. Ve bir yumurta hatırlandığı anda kendisinden çok daha fazlasına dönüşüyor: “Yumurta morluğun üzerinde yumuşak bir baskıyla yuvarlandıkça, çocuk şişmiş gözkapağının altından anneannesinin dudaklarının pürdikkat çalıştığı için büzüldüğünü görüyor. Yıllar sonra genç bir adam olduğunda ve anneannesinden geriye yalnızca zihnine kazılı bir yüz kaldığında, bir kış gecesi New York’ta masasında lop yumurta kırarken hatırına o büzülmüş dudaklar gelecek. Kira parasını denkleştirmeye çalıştığından haftanın geri kalanında da akşam yemeği olarak yumurta yemesi gerekecek. O sabah, bir düzinesini kaynatmış aynı anda olduğu için, avucundaki yumurta sıcak değil soğuk olacak.”

Annesiyle hesaplaşmasında da yine hatırlamanın izi var: “Vietnamcada birini özlemekle birini hatırlamak aynı kelimeyle ifade ediliyor: nho. Bazen telefonda bana Con nho me không? diye sorduğunda, sanki Beni hatırlıyor musun? demişsin gibi geliyor ve irkiliyorum. Seni hatırladığımdan daha çok özlüyorum.” 

Vuong, bir ayrıntı avcısı. Dünyayı algıladığımız duyuları alt üst ederek renklerin kokusunu, kokuların dokusunu da hissettiriyor bize. İnsanı doğanın parçası kıldığı kadar, mekânların hayattaki hakkını, eşyaların hatırasını da teslim ederek kaydettiği küçücük kayıtların çeşitliliği ve yaratıcılığıyla büyülüyor. Ve elbette anlatmaya çalıştığı şeylerin yeni kelimelerini arıyor. Adlı adınca tanımlayarak hikâyesini: “Sana bir hikâyeden çok bir gemi enkazı anlatıyorum; parçalar suyun üzerinde yüzüyor, nihayet okunabiliyorlar.” 

 

Kaybettiğin dil, keşfettiğin dil

Romanın edebi anlamdaki temel meselelerinden biri de doğrudan konu edindiği üzere dil. Zorunlu göçmenlerin dünyasında İngilizce ayağın altındaki zemin ya da boşluk ikiliği kadar belirleyici. Okul sıralarında ya kimsenin görmediği ya da gördüğünde dövmeye giriştiği bu çocuk içinse, yeni dil sadece bir yokluk. Duygularını ifade edememesi bir yana yaşayamamasına sebep olacak devasa bir boşluk. Altı yaşında uğradığı bir zorbalık sonrasındaki sessiz isyan ve itirafı. “Ağlamak istiyordum ama bunun İngilizce nasıl yapılacağını henüz bilmiyordum. O yüzden hiçbir şey yapmadım.” 

Amerikalı bir baba ve Vietnamlı bir annenin melez çocuğu olmasına karşın İngilizcenin kapısı kendisine hiç açılmamış olan Rose içinse tek umut Küçük Köpek. O boşluğun dolmasını dayatıyor bir anne olarak: “ ‘Gerçek bir erkek olman, güçlü olman lazım. Ayağını yere sağlam basacaksın ki üstüne gelemesinler. Senin için tıka basa İngilizce dolu.’ Avucunu midemin üstüne koydun ve nerdeyse fısıltıyla, ‘Bunu kullanman lazım, tamam mı?’ dedin.”

Küçük Köpek, erkeklikle mücadelesini akran zorbalığından başlayan bir hattan erkeklerden hoşlandığını kabullenme sürecine kadar en büyük savaşı olarak sürdürüyor. Savaş dediğin de bir metafor zaten. Vietnam’daki iç savaştan başlayarak hayatta kalma mücadelesine, akıl ve beden sağlığını korumaktan kendi varlığını kabullenme, görme ve görünür kılmaya kadar uzanıyor.

Şiddet anlatının hiçbir yerinden eksik değil. Kelimelerinin olmaması da bir nevi şiddet. Sığır kuyruğu almak için girilen markette, İngilizce kelimelerin yokluğunda Vietnamca ve çocukluktan kalma Fransızca işe yaramayınca annenin Lan ile birlikte sığırın kuyruğunu beden diliyle anlatma çabasını görmek. Ve market çalışanlarının o kahkahalarını işitmek. O gün aynı zamanda bir milat: “O gece, bir daha senin için konuşmama ihtiyaç duyduğunda asla kelimesiz kalmayacağım konusunda kendime söz verdim. Ailemizin resmi tercümanı olarak kariyerim böyle başladı.”

Beri tarafta Vietnamca yaralı bir anadili. Yarım kalmış, bedel ödemiş bitmeyen bir savaşta: “Küçük bir kızken, bir muz bahçesinden, Amerika’nın napalm taarruzuyla okulunun binasının çöküşünü seyretmiştin. Beş yaşından sonra bir daha hiçbir sınıfa adım atmadın. Anadilimiz, bu yüzden, kesinlikle bir ana değil -bir yetim. Bizim Vietnamcamız bir zaman kapsülü, senin eğitiminin sona erdiği, küle döndüğü yerin işareti. Anne, bizim için anadilimizde konuşmak demek, sadece kısmen Vietnamca, ama bütünüyle savaşça konuşmak demek.” 

Bu savaşçanın diğer kutbunda, sarkacın karşı tarafında öğrenilememiş İngilizce içerisinden söylenegelen tek ifade de çok şey anlatıyor: “Manikür salonunda en çok kullanılan İngilizce kelime afedersinizdi. Güzellik işinde çalışmanın ne anlama geldiğini gösteren bir nakarattı bu.  

Attığın her adımda çamura batıp çıkan bir botun sesine benziyordu bu lafın sesi. Hayatımızı kazanmaya devam edebilmek için özür dilerken dilimizi ıslatan o kaygan çamur.” 

On dört yaşında çalışmaya başladığı tütün tarlasında varlığından ilk bakışta etkilendiği çiftlik sahibinin tornu Trevor’la tanışma anına da damgasını vuruyor bu kökleşmiş alışkanlık:  “ ‘Trevor,’ dedi, duruşunu dikleştirerek. ‘Adım Trevor.’ Daha sonra onun Buford’un torunu olduğunu ve votka ayyaşı babasından uzaklaşmak için çiftlikte çalıştığını öğrenecektim. Ve senin oğlun olduğum için, ‘Afedersin,’ dedim. Senin oğlun olduğum için özrüm daha o zamandan benliğimin bir uzantısı haline gelmişti. Özrüm, beni Merhabamdı.” 

Buradaki tütün toplayıcılığı işinde Trevor hariç herkes dünyanın bin bir yerinden gelmiş ve ortak bir dili olmayan insanlar. Çaresizlik anlaşmanın en doğal halini ortaya çıkarıyor sonunda. “Her an iletişim halinde olmayı gerektiren bir işti, etrafımdaki adamlarla orada hiçbir işe yaramayan dilimle değil, gülümseyerek, el hareketleriyle, hatta sessizliklerle, tereddütlerle konuşmayı öğrendim. Parmaklarımla, kollarımla ve toprağa yaptığım çizimlerle insanları, fiilleri, soyut şeyleri ve fikirleri anlatıyordum.”

Dille hesaplaşma devam ederken anlatının kendi dili de giderek dönüşüyor. En başlarda sımsıkı olan o ağ giderek paralanıyor. Bölüm dili alabildiğine şiire yaslanıyor zamansızlığı ve mekânsızlığında. Gözkapağının içinde oynaşan renkler, tanımlanamaz sesler, serbest çağrışımlı cümle parçacıkları ve ilgisiz kelime öbeklerinden ibaret oluyor. 

Renk denilen şey en az dil kadar belirleyici. Beyazların arasında da hiyerarşi olduğunu fark ediyor Küçük Köpek. Yaşlılar, hastalar, müptelalar, işsizler, evsizler sistemin hep artık diye gördüğü insanlar. Yine de bir ailenin topluca içine tıkıştığı tek göz odalara kıyasla Trevor’ın babasıyla yaşadığı o döküntü karavandaki odası dahi bir ayrıcalık. Bir süreliğine kendisinin de tadına vardığı bir ayrıcalık. Ve en ucuzu o olduğu için alınmış pembe bisiklet bir oğlan çocuğu için meydan okuma demekmiş, bunu da öğreniyor:  “Bir rengin ne kadar tehlikeli olabileceğini o gün öğrendim. Bir oğlan çocuğunun o renkten men edilebileceğini ve bir sınırı aştığına hükmedilebileceğini. Renk dediğin ışığın ortaya çıkardığından başka bir şey olmasa da, o şeyin kanunları var ve pembe bisiklet süren bir erkek çocuğunun her şeyden evvel yerçekimi kanununu öğrenmesi gerekiyor.”

Küçük Köpek Trevor’ın bedeni aracılığıyla renkleri, sesleri, dokuları ter yüz ediyor. Bildiklerini, asıl şimdi keşfedeceklerinin malzemesi kılıyor. Ve bu yeni deneyimlerin dilini arıyor bildiği kelimelerin farklı bileşimleri içerisinden.  Derde derman bir dili. Bu meramı anlatmaya gücü olan bir dili.  

Ve bu dille cinselliği de anlatmaya girişiyor. Seks de şiddete dayalı. Tek fark bu şiddetin denetiminin Küçük Köpek’e ait olması. Kimi zaman bedenini ve ruhunu paylaştığı Trevor’da dahi eşcinsellik önyargılarına ve inkâra toslarken, kendi seçtiğin acının güçlendirici yanını itiraf ediyor bize. “Avcısını bulunca kendini ona yemek olarak sunan hayvana ne denir? Kurban mı? İradesiz mi? Hayır, kırk yılın başında kendinde durma gücünü bulan bir yaratık. Evet, cümledeki nokta – bizi insan yapan bu anne, yemin ederim. Devam edebilmemiz için durmamızı mümkün kılıyor çünkü. Çünkü teslimiyet de, çok geçmeden öğreneceğim üzere, bir iktidar biçimiydi… Hayatım boyunca hep başıma gelen şeyin adını koymak iyi gelmişti. Nihayet, kendi seçimimle mahvediliyordum.” 

 

Hikâyeni nereden başlatırsın?

Lotus çiçeği gibi birbirinin içine açılıyor anneanne-anne ve oğulun kaderi. Biri zambak, biri gül iki çiçek bir de küçük köpek. Anneanne Lan, Amerikan askerlerine seks işçiliği yaptığı, sonunda Saygon’daki hayatını da savaşı da her an dilinin ucunda taşırken anne Rose içinden infilak ediyor. Şiddet desen zincirleme trafik kazası gibi yayılıyor. Babadan, anneye, anneden çocuğa doğru. Tek istisna doğrudan kan bağı olmasa da Lan’ın eşi olarak sahip çıktığı geçmişle ve Küçük Köpek için verdiği emekle dede kabul edilen Paul. Paul kimseye vurmuyor.

Doğrudan annesine seslendiği anlatı yerini kimi zaman küçük bir çocuğun üçüncü tekil şahıs anılarına bırakıyor. Çoğunlukla dayak sahneleri bunlar. Adeta yorgunluğuyla doğmuş, yüksüz tek günü olmamış, bedeni bitmeyen bir savaşa, çok sonradan itiraf edeceği kişisel acılara ve seni posana kadar öğüten neokapitalizme ipotekli bir kadın, maruz kaldığı ve yaşayamadığı her şeyin hırsıyla vuruyor oğluna bazen. Yaşanmamış bir hayat, bir savaş, bir ölüm kuşaktan kuşağa devredilebilir. Sen fark etmeden genine ve tenine işleyebilir. İçinde bir sıkıntı vardır, sebebini de çaresini de bulamazsın. En fenası kelimesini bulamazsın. İçindeki gürültülerle susarsın.

Küçük Köpek anlatının uzunca bir bölümünde aracı ve tanık olmayı tercih ediyor. Parçası olduğu, dalgaları kendi kıyısına kadar vuran savaşın asıl patladığı yeri de anlatmak için seçilen bir çocuk. Kucağında uyutacağı anne ve anneannesine anlatacağı masalın sesi.

Kendi hikâyesini, özne olduğu yeriyse aşktan başlatıyor. İlk kez biri tarafından görüldüğü ve o göz aracılığıyla yeryüzünde kendi varlığının farkına vardığı yerden. Aynaya bakıp kendisini ilk kez güzel gördüğü yerden. Görünürlük miladından: “Belki de aynalara yalnızca -ne kadar aldatıcı olursa olsun- güzellik aramak için değil, -gerçeklere rağmen- hâlâ burada olduğumuzdan emin olmak için bakıyoruzdur. İçinde hareket ettiğimiz avlanmış bedenin henüz yok edilmediğinden, kazınıp silinmediğinden emin olmak için. Kendini hâlâ kendin olarak görmek, yok sayılmamış insanların bilemeyeceği bir sığınaktır.”

Güzel olanın görünürlüğünden vurulduğu bir dünyada kısacık mutluluk anları yakalıyor Küçük Köpek: “Yine güzellik üzerine düşünüyorum, bazı şeylerin, onların güzel olduğunu fark ettiğimiz için avlanmaları üzerine. Şayet bir insanın yaşamı gezegenimizin tarihiyle kıyaslandığında çok kısaysa, dedikleri gibi göz açıp kapayıncaya kadar geçiyorsa, o zaman muhteşem olmak, doğduğun günden öldüğün güne kadar bile olsa, yalnızca bir an için muhteşem olmak demek.  Günbatımı, hayatta kalma mücadelesi gibi, sadece yok olmanın eşiğinde var olur. Muhteşem olmak için önce görülmen gerekir, ama görülmek de avlanmayı mümkün kılar.”

Anneanne ve annesinde de güzele duyulan özlemi bulmaktan vazgeçmiyor Küçük Köpek. Lan’ın torununu telörgülerden atlatıp otoban kenarındaki küçük mor çiçeklerden toplattığı günü anlatıyor. Sık sık bir kuşu, çiçeği, marketteki bir çift dantel perdeyi, elde yenen birkaç çikolatayı, tereyağı sanılmış ve ekmeğe sürülmüş mayonezi, vızıldayan sinekkuşunu, azimle çalışan karınca sürüsünü güzel bulan Rose’un taze gülüşünü hediye ediyor bir an için bize. 

Bu muhteşem hissedilen anlar, bir yanılsama da olsa özgürlüğe denk zamanlar. “Yine özgürlüğü düşünüyorum, buzağının en özgür olduğu anın kafes açılıp onu mezbahaya götürecek kamyona doğru yürütüldüğü an olmasını. Özgürlük tamamen görecelidir -sen bunu çok iyi biliyorsun- ve bazen hiçbir şekilde özgürlük değildir, sadece senden uzakta genişleyen kafestir, kafesin parmaklıkları mesafeden ötürü iyi seçilemese de hâlâ oradadır, nasıl yabani hayvanları doğa koruma alanlarında ‘özgür’ bıraktıklarında onları aslında daha geniş sınırlar içinde kontrol altında tutuyorlarsa öyle. Ama ben o genişlemeyi yine de kabul ettim. Çünkü bazen parmaklıkları görmemek yeterli oluyor.” Kendi tabiriyle Trevor’la düzüştüğünde kafesin hiçbir şekilde yok olmadığını bilse de o kafes bir süreliğine görünmez oluyor. Trevor’la seksin kimi sahnelerinin Lan’ın ölüm döşeğindeki hâline yakın durması hiçbir gerçekten muaf tutulmayacağınızın işareti. “İzlediğim porno klipleri bulunduğumuz yere varmanın neye mal olduğunu hiç göstermemişti… Kimse bize bunun nasıl yapılacağını göstermemişti. Kimse bize nasıl bu kadar derine ulaşacağımızı -ve nasıl derinden kırılacağımızı- göstermemişti.” 

Tamamlanan bir döngü örneği olarak hafızanın sel olduğu fikrinin sağlamasını Trevor’la konuşmalarının birinde yapıyor Küçük Köpek.

“Baksana” dedi Trevor yarı uyur halde, “benimle tanışmadan önce nasıldın sen?”

“Sanırım boğuluyordum.”

 Bir sessizlik.

“Peki şimdi nesin?” diye fısıldadı, uykuya teslim olurken.

 Bir saniye düşündüm. “Su.” 

Trevor’dan miras kalan özel bir kelime de var. Kore Savaşı sırasında askerliğini denizci olarak Hawaii’de yapan dedesi Buford’dan öğrenmiş: Kipuka. “Lavlar bir dağın yamacından akıp geçtikten sonra zarar görmeden kalan toprak parçası -en küçük kıyametten kurtulanlardan oluşmuş bir ada. Lavlar yamaç boyunca yosunları kavurarak aşağı inmeden önce bu toprak parçasının kayda değer hiçbir tarafı yoktu, uçsuz bucaksız bir yeşillik içinde öylesine bir noktaydı. Zorluklara tahammül etti de ismini hak etti.” 

Herkesin kipukası kendine ve o kipukalar birleşerek felaketlere bağışıklık kazanmış bir kara parçasına dönüşemiyor. Küçük noktalar olarak kalıyor her biri. O noktalardan biri de içten içe bilinmiş ama asla kabullenilemeyecek bir şey olan Trevor’ın ölümü. Purdue şirketi tarafından kanser hastaları dışında da satışa çıkarılan, milyonlarca dolarlık bir reklam kampanyasıyla doktorlara güvenli, ‘suistimale imkân tanımayan’ bir ağrı dindirme aracı olarak satılan OxyContin’inden bahsediyor Küçük Köpek bu noktada. Sistemin bir diğer katliamından. Zira bu ilaç bir opioid, eroinin hap hali. Ve Trevor kırılan bileği için tedavi görürken bağımlı olmuş bir genç. Küçük Köpekse eroinden sadece iğnelerden korktuğu için korunmuş bir sağ kalan. Arkadaşlarının yedisi ölmüş, beşi aşırı doza kurban gitmiş. Şimdi Trevor’ın yirmi iki yaş ölümünü taşımayı öğrenmek zorunda:  “Main Sokağı’ndan inip hemen Trevor’ın evine yollanıyorum. Kendime geç kalmışım gibi, arayı kapatmaya çalışıyormuşum gibi gidiyorum. Ama Trevor artık gidilecek bir yer değil.” 

Kendi deyimiyle lambaların geceyarısından sonra sarı yanıp söndüğü, “neden burada olduklarını unuttukları” bir şehir Hartford. Burası ayrıca insanların birbirini merhaba ya da nasılsın değil, iyi miyiz diye sorarak selamladığı yer. “Çünkü saf dışı bırakılmak zaten çoktan idrak edilmişti, zaten doğuştan gelen bir şeydi, bizatihi vücudunu saran tendi. İyi çoğunlukla yeterliydi.” 

Afedersiniz’in ve iyi miyiz’in merhaba niyetine kullanıldığı bu yerde merhaba denilen anın kendisi de kan donduruyor. Trevor ve Küçük Köpek’in ayrılık sahnesindeyiz.

 “Merhaba,” diyor, başını çevirmeden. Tanıştıktan kısa bir süre sonra, arkadaşlarımız daha o zamanlar aşırı dozdan ölmekte olduğu için, birbirimize asla hoşça kal ya da iyi geceler dememeye karar vermiştik. 

“Merhaba Trevor,” diyorum el bileğimin tersine, sessizce. 

Veda yerine merhaba denen bir dünya. Son dayatan bir merhaba. Afedersiniz denilmeden hak edilecek güzelliklere övgü, çalınan ömürlere bir ağıt bu kitap. Muhteşem anların anısını hatırlamanıza ve kendi girdabınızda sürüklenmenize yol açacak haşin bir sel. Çünkü yazarın annesine ithaf ettiği romanın başında Joan Didion’dan yapılan alıntı neyin geleceğinin de habercisi: “Sana hakikati söylemek istiyorum, geniş nehirleri zaten anlatmıştım.”

Boğulmaya varsanız nefes almayı da öğreneceksiniz sonunda. Daha azı için Küçük Köpek’le çıkamazsınız yola…

 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. P24Blog’da yer alan bütün içerikler kurum olarak Punto24 Bağımsız Gazetecilik Derneği’nin değil, imza sahibi yazarlarının kişisel görüşlerini yansıtmaktadır.