Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
18 Eylül 2021

Yabancı

İngilizce yabancı dildir, Lehçe merak edilebilir ama bu diyara ait Ermenice ve Kürtçe, siyasi ağırlık altında dil dışında her şeye dönüşür

Yabancı kelimesine ilk tepkim heyecan oldu benim. Öğrendiğimiz dilin adına yabancı dil diyorduk. Ana dile karşılık olarak. Ve bahsi geçen sadece bir dil değil, onun aracılığıyla kapısı aralanan koca bir dünyaydı. Bir genişlemeydi, özgürlük ve ferahlıktı.
 
Yerelin karşıtı olarak kullanılan anlamıyla yabancı, varoluş açısından başlı başına bir dördüncü boyuttu. Tarifsiz bir şeyler katıyordu hayat deneyimine. Yabancı dizi, film, müzik, edebiyattan geçmek demek yeni katmanlar keşfetmekle eşdeğerdi.
 
Ancak hemen yanı başında kelimenin kafa karıştırıcı diğer anlamı da beliriyordu. Yabancı bu bağlamda tehdit ve tehlikeyle özdeşti. Çocukluktan itibaren hep uyarılarla çevriliydi yabancı kavramının ekseni. Sokakta tanımadığımız kişilerle, “yabancılarla” konuşmamalıydık. İyi de, bir yandan da konuşana kadar herkes yabancıydı. Konuşmadıkça da öyle kalacaktı. Arkadaşlarımızı, tanıdıklarımızı da konuşarak bulmamış mıydık?
 
Dolayısıyla daha tam bu noktada yabancı kelimesi ve gerçeğiyle ne yapılacağına karar vermek gerek. Çoticuğu, ruhsal ve bedensel sağlığı açısından sahici bir tehdit ve tehlike oluşturacak davranışlara karşı önceden, özenle ve ayrıntıyla bilgilendirip dünyayı tanıma merakına, heves ve coşkusuna darbe indirmemek de bir tercih, her şeyden ve herkesten sebepsizce ve büyüdükçe de fanatikçe korkan birine dönüştürmek de.
 
Tanımak zahmetine girişmediğin
 
Yabancı düşmanlığı diye bir şeyin varlığını da büyüdükçe fark ettim zaten. Xenophobia adı altında havalı tanımı bile vardı. Bakmayın fobi diye korku olarak sınıflandırılmasına, hayatın pratiği içerisinde yaşanma şekli nefrete denk geliyor. Kendi gözünün önünden, tercihen dünyadan yok olmasını istiyorsun birilerinin. Varlıkları sana katlanılmaz geliyor. Hep çoğul konuşuyorsun, hep kocaman cümlelerle. Kimse de nedenini sormuyor.
 
Belki asıl soru şudur: Tanışlığı hangi ortak çıkarlar ve korkular üzerine inşa ediyoruz? Kimlerin hangi dönemde yabancı ilan edileceğine nasıl karar veriyoruz topluca? Güncel örnekten hareket edecek olursak ülkedeki Suriyeli ve Afganistanlılar ne zamandır saldırılara maruz kalıyor. Çoğunlukla en kötü çalışma ve barınma şartlarına razı gelmek zorunda kalan, iş gücü sömürülen bu insanlar devletten yardım görmek ve zevk-ü sefa içinde yaşamakla suçlanıyor. Bilgiyi teyit etmekten kolayı yok. Kerelerce yalan olduğu ortaya konsa da bilginin önyargılara sirayet etmeyen bir yanı var. Göç politikası oluşturmayan, bu insanları Avrupa’ya karşı koz olarak ülkede tutan yönetime değil de can havliyle kaçmak zorunda kalan bu insanlara yüklenmek besbelli daha kolay geliyor. Popülizm oy getirdiği için muhalefet tarafından da yönlendiriliyor dahası kitleler. Günün sonunda yer gök nefret kaynıyor.
 
 
İç mihraklar
 
Yabancı dediğin her zaman sınır dışından da gelmiyor. Ulus-devlet içerisinde ortak vatandaşlık çerçevesinde tanımlanan herkes dosdoğru eşdeğer sayılmıyor ne de olsa. Ermeniler, Kürtler, Rumlar, Yahudiler, Aleviler, translar, eşcinseller diye uzayan bir liste var. Konjonktür neyi gerektirirse bir ya da birden fazla nefret anında devreye sokulabilir. İngilizce yabancı dildir, Lehçe merak edilebilir ama bu topraklara ait Ermenice ve Kürtçe siyasi bir ağırlık altında dil dışında her şeye dönüşür. Konuşulması cüret ya da nispettir. Resmi olan her şeye karşı tehlikedir. Bir türlü sadece kendi, sadece olabileceği ile sınırlı değildir.
 
Bir insanın ve onun üzerinden bir topluluğun tehdit anlamıyla yabancı ilan edilmesinin neredeyse yazılı olmayan ama hiç de şaşmayan kuralları var. Öncelikle senden farklı ama bir o kadar da yakınında olmalı. Birlikte hasbelkader bir zaman ve mekân paylaşıyorsunuz örneğin. Bir yanıyla hayatın doğal akışında birbirinize teğet geçiyorsunuz, doğrudan temasınız yok. Diğer yandan bu bilgisizlik ve deneyimsizlik iktidar ve ona bağlı eğitim, kültür ve basın kurumlarıyla son derece bilinçli olarak teşvik ediliyor, dahası önyargılarla, propagandalarla çevreliyor. Neden derseniz, yönetimsel hezimetleri, büyük ekonomik krizleri, içinden çıkılamayan toplumsal meseleleri bu insan ya da topluluğu günah keçisi ilan ederek ötelemek çok kolay. Hem zaten genel “normal”inize, “makbul”ünüze uygun düşmeyen herkes, varlık olarak da sizinle eşdeğer olmadığından nezdinizde, handiyse katli vacip. Bünyeye yabancı antijen, yok edilmesi temizlik ve sağlık sayılan.
 
Toplumsal hassasiyet, milli birlik ve bütünlük, genel ahlâk gibi kalıplar sık sık gündeme gelir. Sizin tanımadan, bilmeden düşman ilan ettiklerinizin, canına malına kastettiklerinizin rahatsız olacak hassasiyeti yoktur besbelli. Bir doğru sizin yaşamınızdır, öte türlüsü tahammül dışıdır. Bunca keskin hattı, kenar köşeyi ancak doğrudan temas alt edebilir. Çünkü bir insanın hikâyesine yalan diyemezsiniz. Onun sesini, sözünü, bakışını bilince artık bol keseden çoğul ekli isimlerin gıyabında laf edemezsiniz. Birileri sizin nefret objeniz olmaktan çıkar kendi özneliğine kavuşur. Görmezden duymazdan gelemezsiniz.
 
Keşif ve hezimet
 
Yabancı bilinmeyendir hem. Keşfedilmeyi bekleyendir. Coşkudur, yaşama sebebidir. Edip Cansever, “içinden doğru” sevmenin şiirinde yabancının taze heyecanına değinir. Yaşanmamış ancak var olduğu bilinen, dolayısıyla hayal edilen ihtimallerle genişler sevgi.
 
Ben şimdi bir yabancı gibi gülümseyen
Tanımadığın bir ülke gibi
İçinde yaşamadığın bir zaman gibi
Tam kendisi gibi mutluluğun
Beni bekliyorsun
Ve onu bekliyorsun beni beklerken.
 
Kalbine bastığın birinin hiç tanımadığın bir insana dönüşmesiyse ‘yabancı’nın en ağır hâlidir. Karşındakinin hiçbir şeyini bilmiyormuş gibi yapamazsın. Bilâkis acı verecek denli bilindiktir çoğu özelliği. Gel gelelim artık herhangi bir bağınız, bir ilişkiniz kalmadığı için el yabancıdır. Bir hezimet gibi durur karşında. İkili hiçbir ilişkiyi tek tarafın çabasıyla sınırlı görmemek gerektiğini bilsen de bir an içine işler o soğukluk. Sonra, bazen çok çok uzun zaman sonra gülümser ve geçersin.
 
Birhan Keskin Kışın Bana Yaptıkları şiirinin üçüncü bölümünde bu deneyimi billurlaştırır. Yaşadığın şeyin ta kendisini bulursun karşında. Biri senin için ve daha sayısız diğerleri için bu acıyı bedeninden kanırtıp ruhundan damıtıp kelimelere akıtmaya talip olmuştur. Okursun minnetle.
 
 
Seni şimdi bir yabancı gibi karşıma alıp
sanki senden bahsetmiyormuşum gibi yapıp
sanki benden bahsetmiyormuşum gibi
hatta bir aşktan bahsetmiyormuşum gibi
fırtınayı ve huzuru anlatacağım sana.
 
Yılları ve yolları, limanları ve fırtınayı
ve aşkın belki hiç adı geçmeyen kuzeyini
aşkın bu kuzeyden nasıl düşürüldüğünü,
artık sonsuza dek yitirdiğimizi
büyünün bitişini,
 
hiç gerekmeyen yıllarda huzur,
çok gereken yıllarda da fırtına
nasıl yaşanır onu anlatacağım.
 
Ömür içi esrik zamanda, hayatın hakkını doya doya verdiğin anlarda yaşadığın her şey aşktır. Yıldız tozuyla dolu bir kum saati. Hep geniş zamanlarda kalacağını sandığın, sonunda geçmiş olarak dahi sahiplenemediğin için dili geçmiş kipine de sığmayan. Ne desen eksik kalan.
 
Seni bir yabancı gibi karşıma alıp
bunun dayanıklı bir şey olmadığını
sürekli kılınmadığını, çünkü aşkın
yapılan bir şey olmadığını,
başlangıçta bir melek konduğunu
sonunda bir kelebek öldüğünü,
yani kısacık sürdüğünü, oysa hayatın
bir korkular ve alışkanlıklar bütünü
olduğunu,
bütün bunları sana
nasıl anlatacağım?
 
Yabancı, ortak anılarının hükümsüz kaldığı insandı. Hiç bilmediğin biri olmasından bin beter bir durum. Bir şeyleri fazlasıyla tanıdık ama her zerresiyle hayatına teğet geçiyor artık. Duygularınla ödeşemediysen bu yabancılık acı veriyor sana. Ödeştiysen de hissettiğin şey sadece kayıtsızlık. Her durumda duygusu aynı. Çok yazık…
 
Olsun varsın. Yine de uzatacaksın o eli, biliyorsun. Yine bir gülümseyiş belirecek yüzünde. Varlığından heyecan duyduğun bir insanı yabancı bırakmaya gönlün razı gelmeyecek. Yoldaşlar dileyeceksin. Emek vereceksin sevmeye. Başka türlüsünü hiç bilemedin ki ömrünce.
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. P24Blog’da yer alan bütün içerikler kurum olarak Punto24 Bağımsız Gazetecilik Derneği’nin değil, imza sahibi yazarlarının kişisel görüşlerini yansıtmaktadır.