Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Gerçeklikle seviyesiz ilişkimiz
31 Ağustos 2021

Gerçeklikle seviyesiz ilişkimiz

Kandahar’ın meşhur polis şefi Abdül Razik, ona nam kazandıran hayat pratiği ve öldürülüşü, dünyayı anlamak isteyenler için malzeme sunuyor.

Fiilleri, olguları, bağlantıları bir yana bırakıp, çoğunlukla önyargılarımıza, tercihlerimize veya temennilerimize göre akıl yürütmeyi seven insanlarız. Yani gerçekten olan biten üzerine hüküm vereceğimizde, gerçekten olan bitenin buna fazlaca katkısı olamıyor. Dolayısıyla yürüttüğümüz şeye akıl denir mi, tartışmalı.

Eğitimimizi tekinsiz yerlerde alıyoruz. Bilgi teorisinin erişemediği, tekinsizliğini, loşluğunu genç ruhlara da yayan, gözün her şeyi seçemediği, göze kazara birşeyler ilişirse onları da zihnin sindiremediği karanlık yerler buralar. Dışına çıkıldığında varlıklarını dayatan dört duvar araları. Her bedene göre kıt akla uygun, taşınması imkânsız çelişkiler ve bolca kompleks el altından, hayata anlamını verdiğine inanılan kutsal yalanlar tezgâhta, açıkta satılır, tarih çöpünün pis sularıyla ıslanmış kaygan zemin üstünde. Koşup oynayacak ayakların kolayca kayıp sakatlanıverdiği, yol boyunca yalnız bir-iki çatlaktan, delikten ışığın içeri sızabildiği bu ürkütücü koridoru düşmeden kalkmadan aşabilenler özel kimselerdir. Ya çok şanslı ya çok maharetli ya çok dirençlidirler ya da çok kurnaz ve merhametsiz, kendilerini başkalarına taşıttırmayı, düşenlerin üstüne basarak ilerlemeyi becerebilen, işte, günümüzün makbûl şahsiyetleri gibi olanlar.

Zihnimizin yoğurulduğu, ruhumuzun mıncıklandığı, kişiliğimizin şekillendirildiği uğursuz terbiye, koridorun sonunda ulaşacağımızı sandığımız yerle hiç alâkası bulunmayan bir ortama düştüğümüzde üç aşağı beş yukarı tamamlanır. Dev bir kemerin altından geçeriz artık adına hayatımız diyeceğimiz şeye. Kemerde kocaman, “Bak, evlâdım!” yazılıdır. O evlâdım’ın cezalandırma öncesi son sâkin hitap olduğu doğuştan öğretilmiştir zaten. Şiddete gebe gerilimin birden taşmış ırmak gibi boşalacağı, patlamak üzere o sahte sükûnet… Onu tanımayı yolun en başında öğreniriz. Öğretirler.

Yol böyle bir yol işte. Gerçeklerin bizi götüreceği yol değil. Aslına bakarsanız, yol değil. Yol takip etmeyi sevmeyiz, çünkü yol takip etmeyi bilmeyiz. Dikkat, emek ve azim ister. Hakikatin yolundan gitmeyişimiz ise bu zorluklardan değil. Öğrendiğimiz temel bilgi bizi bundan alıkoyuyor: Bak, evlâdım, ne yaparsan yap, hakikatin peşine düşme! Bu.

Fakat hiç hakikatsiz de yaşanmaz. Demek ki icat etmek gerekir. Hiç yol yürümeden de yaşanmaz. Onu da döşemek gerekir.

Bilgi işini şöyle hallediyoruz: Kendimizi kendi gözümüzde üstün kılmak, olamıyorsa doğruluğumuzu onaylamak, o da olamıyorsa kendimize razı olmak için önce bir varılacak yer tarif ediyoruz. Varılacak sonuç ya da. Bilahare yolu buna varacak şekilde inşa ediyoruz. İnşaat esnasında, işimize gelmeyen ne varsa hafriyat sahasına, toz toprağın arasına döküyoruz. İşimize gelmeyen, varacağımız yere gidişimizi engelleyen, geciktiren, aynadaki görüntümüzü puslandıran, çapaklandıran, lekeleyen, zihnimizi bulandıran, kafamızı karıştıranlar öyle çok ki, iki yanımızı hafriyat alanı yapıp enkaz ortasından yürümek zorunda kalıyoruz. Çöp diye attıklarımızın arasında sapasağlam camlar, boyası yerinde kapılar, tertemiz yatak döşekler var. Gözümüz takılıyor. Zaten iki yanımız enkaz, etrafı göremiyoruz. Yönümüzü şaşırıyoruz. Nereye varacaktık? Gerçi hayalini kurduğumuz hedef bile huzur dolu değildi…

Mecburen, birilerinin yolu tahrip ettiğini, sadece ve sadece bize kötülük etme amacıyla yaşayan ve eyleyen düşman yaratıklar olmasa pekâlâ işlerin bizim kafamızdaki kurmacaya uygun cereyan edeceğini iddia ediyoruz.

Bunlar bize sadece hayat felsefesi temin etmiyor, pratik olarak, gündelik yaşantı içerisinde karşılaştığımız her olayı açıklama kabiliyeti de sağlıyor. Açıklama derken, çarpıtma ve anlaşılmaz hale getirme, yani. Dünya olaylarına  en sağlam açıklamaları getirebildiğimize inanmamızda bu yüzden gariplik yok. 

Diyelim Afrika üzerine düşüneceğiz. Ya da Endonezya üzerine. Veya mevzumuz Afganistan olsun. Ya da Libya, Irak. Veyahut Suriye. Güney Amerika da olur. Belki yalnız kutuplarda azıcık zorlanırız, ama onun da çaresi bulunur. Yanlış anlaşılmasın, illâ ülkeler, devletler, uluslararası siyasî-ekonomik ilişkiler değil, esasını şıp diye çözüverdiklerimiz. Virüs salgını, Nobel ödülü, Olimpiyatlar falan da sepetimizde.

Hemen şema kuruverelim şuracıkta: Bir emperyalizm var, bir onun hizmetkârları, bir de biz ve sevdiklerimiz -neyse ki kalabalık değiller. Bunların hepsinin birimi, devlet. Ülke dediğimiz oluşumlar, zihnimizde devletleri tarafından temsil ediliyorlar. Çıkarları, talepleri, inançları, görüşleri tamamen farklı kesimlerden oluşan toplumları da var, ama onların yaşadığı yer ülkelerin içi; bizi ilgilendirmiyor. Biz devletlerin birbirine ne yaptığına bakıyoruz. Toplumuna herkes istediğini yapabilir. Devletlerin başındakiler ya emperyalist olabiliyorlar ya emperyalizmin uşağı, kuklası, ajanı, vs. ya da anti-emperyalist. O sahnede de yalnız tanımlı tiplemeler görmek istiyoruz, çelişki barındıran özgün karakter oyunumuzun akışını bozuyor. “Total”deki rating’imizi tehlikeye atıyor. Özgün ve Özgül’ü yalnız çocuklara isim koyarken hatırlıyor ve seviyoruz. 

Gıkını çıkaran muhalifi içeri atan anti-emperyalisti sırf anti-emperyalistliğiyle muhatap almak istiyoruz. Bu anti-emperyalistlik öyle şanlı şerefli makam ki, oraya oturan, ülkesinde işçileri süründürse, muhaliflere zulmetse, solcuları (veya Müslümanları - artık o esnada hangimiz bu işe bakıyorsak) assa kesse, sırtını dünyanın güçlü, asık suratlı zorbalarına yaslasa bile itibardan tasarruf etmiş sayılmıyor. Kimin kimin ajanı olduğuna göre değerlendirildiği dünya, şüphesiz akılla kavranması kolay olmayan bir karmaşa sunuyor. Bu yüzden bize pekâlâ kavranabilir görünüyor. Ha bu kavramak o kavramak değil, diyebilirsiniz, ben de -tartışma örf ve âdetlerimize uygun olarak- o zaman vaktiyle yediğiniz hatları sayıp dökerim.

Yakın zamanda Duvar’a peşpeşe üç yazı yazdım. Afganistan’la ilgili. (İlkinin linkini vereyim, merak eden olursa gerisine oradan ulaşabilir:  “Medenî kimselerin vahşilerle mücadelesi”.) ABD’nin ülkeyi Taliban’a teslim ederek çekilmesi üzerine biz haber takipçileri ister istemez Afganistan hakkında okumaya etmeye giriştik. O arada bir şahıs ve bir olaylar dizisi ilgimi çekti. Ötekilere göre efsane, berikilere göre katil, her hâlükârda, kan kırmızısı baskın olmak şartıyla epey renkli bir kişilik. Kandahar’ın meşhur polis şefi Abdül Razik, ona nam kazandıran hayat pratiği ve öldürülüşü, dünyayı anlamak isteyenler için elverişli malzeme sunuyor.

Gerçek dünyada ABD’nin “karakolu” -ve Türkiye’nin “kardeşi”- muamelesi yaptığımız Pakistan, ABD’nin savaştığı Taliban’ın hâmiliğini yürütüyor, ABD ile birlikte Taliban’a karşı savaşan ve örgüte en çok hasarı veren Afgan polis şefini öldürtüyor, gel gör ki, Afganlar onu ABD’nin öldürdüğüne inanıyor. “Medenî dünya”nın sınır bekçisi gibi muamele gören bu adamın üç karısı var. O ayrıca uyuşturucu kaçakçısı bir savaş ağası. Alâkasını kurmak ister miyiz, bilemiyorum, kendisi okur-yazar da değil. Çok kitap okumaz mânâsında söylemiyorum; basbayağı okuma-yazması yok. “Ortaçağ barbarları”na karşı “Batı medeniyeti” ile birlikte savaş yürütüyor. Koca Kandahar’ın polisinin, ilaveten kendi özel kabile-aşiret kuvvetlerinin başında. “General” rütbesini aldığında otuzlarının ortalarında, öldürüldüğünde henüz kırk değil. Suikast mahalli, olabilecek en üst düzeydeki güvenlik toplantısı. Afganistan’daki ABD kuvvetlerinin başkomutanı bile orada. Öldüren genç, on dokuzunda. Ve gaddarlığıyla ün yapmış Kandahar valisinin özel muhafız birliğine böyle bir intihar eylemi için sokulmuş Taliban militanı. Kuzeni valinin muhafızlarınndan olduğu için, başvurduğunda geçmişini araştırmamışlar! Kuzen suikasttan kısa süre önce ortadan kayboldu. İntihar eylemcisi on dokuz yaşındaki Raz Muhammed’in Pakistan’daki Taliban kamplarında nişan alma eğitimi görürken çekilen videoları eyleminden sonra örgüt tarafından övünme şişinme merasimleriyle yayımlandı.

Zihnimizdeki dünyadaysa, o mâhut emperyalizm var, bir de hizmetkârları: Taliban’ı o kuruyor, DAİŞ’i de o kuruyor, El-Kaide’yi de zaten o kurmuş oluyor. Kimi sevmiyorsak arkasında o oluyor. Taliban’la DAİŞ savaşırsa bu da onun oyunu oluyor. Öte yandan Pakistan da onun “adamı”. Dünya üstünde, “emperyalizm”den başka kimsenin inisiyatifi olmadığı gibi, bu “emperyalizm” de, âdetâ kıt akıllı komplocuların “dünyayı idare eden yedi Yahudi ailesi” masalındaki gibi bir özne. 

Özellikle “dünyayı değiştirme” iddiasındaki insanların, yeryüzünde olan biteni her şeye kâdir bir tek özneyi merkeze oturtarak açıklayabildiklerini sanmaları hiç de tek özneden ibaret olmayan alçakların kudretini koruyor. Önceden verilmiş ve vereni değerli kılsın diye süslenmiş hükümler eşliğinde gerçekliği eğip büktükçe onu değiştirebilme kabiliyetimiz azalıyor.

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. P24Blog’da yer alan bütün içerikler kurum olarak Punto24 Bağımsız Gazetecilik Derneği’nin değil, imza sahibi yazarlarının kişisel görüşlerini yansıtmaktadır.