Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Zamanımızın Kahramanı
28 Mart 2021

Zamanımızın Kahramanı

Zamanımızın Kürşat’ı yeniden gözaltına alınırken, kendisinin sadece zevkine kokainci olmadığı “keşfi” bir iç güvenlik başarısı gibi sunuluyor.

Kastamonunun AKPli eski belediye başkanı Tahsin Babaş’ın ekibinde” -deyim yerindeyse- “hayata atılan”, AKP genel başkan yardımcısı Hamza Dağ’ın danışmanı, özel kalemi olarak takdim edilen, sıfatı önce “AKP merkez büro çalışanlarından herhangi biri, canım”a, bilahare “eski AKP genel merkez çalışanı” seviyesine indirilen, nihayet, kimin nesi olduğuna dair en ufak bilginin bile haberlerden toz edilmesine özen gösterilen zorunlu magazin starı, azıcık izan-vicdan sahibi herkes kabul eder ki, “zamanımızın bir kahramanı”dır. Yedi sene içinde edindiği paraları “ezme” tarzıyla, ifadesinde, burnuna çektiği şeyin pudra şekeri olduğunu söyleyişiyle, hepimizin yüzüne baka baka bunu söyleyebilmesine rağmen, savcının kendini hepimize dahil saymayışı ve onu serbest bıraktırışıyla… Ayrıca arabada beraber takıldığı kankasının ihanetine uğrayışıyla. Bu faslı es geçemeyiz.

Zamanımızın Bir Kahramanı’nda Lermontov, baş karakteri Peçorin’in ağzından şu sözleri döker “defter”e: Karşısına çıkan her şeyi yutan bu doymak bilmez açlığın içimde var olduğunu hissediyorum. İnsanların acılarına ve sevinçlerine ruhsal gücümü besleyen bir besin gibi yalnızca kendi açımdan bakıyorum. (…) Toplumda saygın bir yer edinme tutkumu yaşam koşulları yok etti, ama sonra bu duygum başka bir biçimde çıktı ortaya. Çünkü toplumda saygın yer edinme tutkusu iktidar tutkusundan başka bir şey değildir. En çok da çevremdeki insanların üzerinde egemenlik kurmaktan haz duyuyorum; beni sevmelerinden, bana sadık olmalarından, benden korkmalarını sağlamaktan. En büyük iktidar bunlar değil midir? (…) geçerli hiçbir hakkınız yokken birinin acısının veya sevincinin nedeni olmak... Gururumuzun en tatlı besini bu değil midir? Peki mutluluk nedir? Doymuş bir gururdur mutluluk. (…) Kötülük doğuruyor bu. İlk acı, başkalarına acı çektirmenin hazzını öğretiyor bize…” (M. Y. Lermontov, Zamanımızın Bir Kahramanı, çeviren: Ergin Altay, İletişim Yayınları, İstanbul 2020.)

İlk alenî falsosunda, sahibine halel gelmesin diye gözden çıkarılma eşiğine gelen, sonra muhtemelen günümüz hilebaz İslâmcılığının “yedirmeyiz” düstüru uyarınca çaktırmadan sahiplenilen, fakat, tekrar gözaltına alınmış oluşuna bakılırsa, kaderi henüz tam da belirlenmemiş keyif düşkünü genç adam acaba “kahraman” rolünün  farkında mı? Tek başına bir ahlâkî-kültürel iflasın simgesi olamasa da, birşeylerin simgelerinden biri olarak tarihe geçecek. Dışı cafcaflı içi dandik eğlence yerlerinde yanına kadınlar alıp fotoğraflar çektirerek “gururunu besleyen” uyanık şüphesiz biricik değil. Bizzat iktidarın güya mütedeyyin kanadı içinden “bizde bunlardan çok var” sesleri yükseliyor. Sahiden, ne çok var o dar pantolonlardan, o ceketlerden. Muktedir siyasetçi yanında fotoğraf çektirirken takınılan o “ben oldum” pozuna ne sık rastlıyoruz.

Mevzuyu dallandırmadan, karambole gelmesinden endişe ettiğim şeyi şuraya, gözönüne bırakayım:

Bütün dikkatimizi potansiyel simge zamanımız kahramanına verirsek, cevabı zamanımızın başka kahramanlarına uzanan can alıcı soruyu arabanın arka koltuğunda unutabiliriz: Neden bu adama vurdu bu piyango? Arabada kokain çekerken, kumar oynarken yanıbaşında bulunan birileri görüntülerini çekti ve lüzum gördükleri anda bize sundular. Kimler? Niye?

Ayvatoğlu’nun pudra şekerli ifadesinde ileri sürdüğü üzre, basit bir yerel alacak-verecek meselesi yetti mi, cumhurbaşkanıyla, içişleri bakanıyla fotoğraflar çektirmiş birini rezil ederek riske girmeye? Apar topar yeniden gözaltına alınışına bakılırsa, lüks araba dindarlığıyla kokain milliyetçiliğinin koalisyonu manzarası bu defa sırf pişkinlikle üzerine yatılacak gibi değil. Yine hangi rüzgârlar ortalığı dağıtmakta, bizim erişemeyeceğimiz yüksek teraslarda?

Pişkinlik mecburiyeti

Şunu itiraf etmeliyim: Gelmiş geçmiş menfaatçı, üçkağıtçı sağcı politikacıların beceremediğini mal-mülk, dümen, tahakküm düşkünü günümüz muktedir siyasetçileri becerdi ve bu genç adam gibilerinin, olanca görmemişlikleri, hamlıkları, çiğlikleri, umursamazlıkları içerisinde yedikleri herzeleri vakayı âdiyeden saymaya bendenizi -muhtemelen başka pek çok insanı da- alıştırdı. “Zamanımız” siyasetçisinin utanmasızlıktan türeyen “millî değer”inin de ar duygumuzun üzerine balyoz gibi indirilmesini kanıksadık: pişkinlik. Akıl durduran, ruh üşüten, maneviyat bozan, insanı bütün bunlara -bırakın mâruz kalmayı- şahit olmaktan bile ölesiye utandıran, yaşadığına kahrettiren, toplumu bu defa da utanabilenler-utanmazlar olarak ikiye bölen o pişkinlik.

Bu defa olayın kahramanının pudra şekeri hoşluğuyla perdesi açılan pişkinlik gösterisi, onu yetiştirmiş büyüklerince bildik ihtişamına büründürülüyor. Onlar usta. Belediye başkanlığına oynayan yerel siyasetçinin seçim kampanyasında “Photoshop işleri” falan yapan gencin milyonluk arabalarla oynayan keyif ehli haline gelmesini sağlayabilenler bunlar. “Toplumda saygın yer edinme tutkusu” “yaşam koşulları”nca yok edilebilecek hırslı genç adamların gözünde “saygın yer”“çevredeki insanlar üzerinde egemenlik kurma”yla özdeş kılan, onlara “gururun tatlı besini” olarak “iktidar”ı sunan takım elbiseli, kudretli adamlar. 

Kürşat Ayvatoğlu isimli genç adam hakkında konuşurken asla unutmamalıyız ki, Ayvatoğlu’nun günümüzün ileri gelen muktedirleriyle fotoğrafları var. Kendisiyle yakın alâkası olmadığını iddia eden AKP Genel Başkan Yardımcısı Hamza Dağ ile, yakınlıklarının açıkça okunduğu görüntülerinin yanısıra, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın dibine kadar sokulup, onları kendisiyle fotoğraf çektirmeye ikna edecek kadar bağlantısı, ilişkisi, hatırı, artık nesiyse ondan var. “Uyuşturucu satanın bacaklarını kırın!” gibi güzellikleriyle ünlü içişleri bakanının “lüks arabada kokain” skandalı kahramanıyla fotoğrafının bulunması, günümüz şartlarında utanılacak şey sayılmıyor. Haliyle. 

Aksine, Zamanımızın Kürşat’ı yeniden gözaltına alınırken, kendisinin sadece zevkine kokainci olmadığı, uyuşturucu alıp sattığı ortaya sürülüyor ve bu “keşif”, bir iç güvenlik başarısı gibi sunuluyor. Oysa trafikte kendileri geçerken hepimizin yolu kesilen bütün o havalı ve takım elbiseli zevatın izah etmesi gereken büyük bir rezalet var ortada: Haydi yedi yılda onca parayla oynayacak konuma gelmesini temin eden ilişkilere dair söz söyleyemiyorsunuz diyelim, adam uyuşturucu alıp satıyordu ise, bunu sizlerle fotoğraflar çektirirken, o fotoğrafları göstererek iş bağlarken, ilişki kurarken, sizin yanınızda çalışırken yapıyordu. Arabadaki kankalarına güvenip tedbirsizlik etmeseydi, kankası onu harcamasaydı, bu “uyuşturucu satıcısı”nı yakalamış olacak mıydınız?

Ayvatoğlu’nun öyküsü, “Fırsatlar Ülkesi Türkiye” dizisinin ilk sezonu gibi. Yedi senede, kendisini tanıyan bir gazetecinin tâbiriyle “otellerde gazinolarda para ezecek” konuma gelen bir genç adamdan sözediyoruz. Ve bu adamın iktidar partisinin şimdilik bilemediğimiz birtakım işlerini yürütmüş, iktidarın en yüksek katlarına ulaşabilmiş oluşundan. Şimdi bize “suçluyu yakaladık!” havası basıyorlar! Üstelik adamı bir defa serbest bıraktıktan sonra! Meğer satıcı değil miymiş! Hoca da durur mu, yapıştırmış cevabı…

Riyanın böylesinin yalanla zehirlenmiş şu ortamımızda bile oda sıcaklığında varlığını sürdürmesi kolay değil. Arabadakilerden biri, kimbilir hangi niyetle, o görüntüleri sızdırmasa, yükselecek, yükselecek, belki milletvekili, belki bakan olacaktı bu adam sizin düzeninizde. Kuruyla suluyu karıştırıp ayarını erken bozmuş, ilerleyemedi.

Hâlâ “kültür” diyebilecek var mı?

Büyük kısmını keyif içerisinde geçirdiği anlaşılan yedi sene boyunca Zamanımızın Kürşat’ının neleri “grururuna besin” ettiğine bakınca, şu bitmek bilmeyen “kültür” tartışmasının Türk-İslâmcı için nasıl noktalanacağını görüyoruz: Köpük banyosunda. Ne diyordu Peçorin: En çok da çevremdeki insanların üzerinde egemenlik kurmaktan haz duyuyorum; beni sevmelerinden, bana sadık olmalarından, benden korkmalarını sağlamaktan.”

Seni sevmiyorlardı, parayı bastırıyordun, kalçalarını elleyebiliyordun. Üzerlerinde egemenlik kuramıyordun, senin gibi yüzlerce dallama görmüş geçirmişlerdi. Sana sadık değillerdi, olmazlardı, şampanyayı söylüyordun, seninle fotoğraf çektiriyorlardı. 

Sadece, belki senden korkabilirlerdi, çünkü sahiden korkabilecekleri insanlarla fotoğraflar çektirebiliyordun.

İsmiyle mahallenin yeniyetme Ülkücülerinde Altaylardan gelen yiğit beklentisi yaratan, her fotoğrafında başka ceketli, dar pantolonlu zamanımız kahramanı, bugün nasıl iflas simgesi olduğunu bilmiyorsa, para ezdiği yerlerdeki tuhaf kılıklı kadınlarla milyonluk arabalarını yıkattığı yoksulları gururuna tatlı besin yaparken de bir kültürel harabeden dışarı uzanmış zehirli bitki filizi olduğundan bîhaber dolaşıyordu.

Daha âlâ yerli-millî kültür yok. Bu kadar işte.

Türk-İslâmcı, bu memlekette sahiden kültür nâmına birşeyler üretenlerin üstesinden gelebilir. Kültür üreten insanları hapse atar, ezer, üretemez hale getirir, olmazsa kovar, öldürür, memleketin ruhunu kurutur -şu anda yapmaya çalıştığı gibi. Ama, işte, o lüks küvet mi jakuzi mi ne haltsa, oraya kurulmuş tedbirsiz uyanığın köpük banyosunda fotoğraf çektirip “paylaşma” sevdasıyla baş edemez. Paylaşma deyince: bu adam Ayasofya başimamıyla aynı iktidarı paylaşıyor. Kültüre baltayı indiriyorsun, açtığın çatlaktan içeri nur sızacağını iddia ediyorsun, halbuki boşluğu küvetten taşan köpükler dolduruveriyor. Zira bu Kürşat yoksa öbür Kürşat fanteziden ibaret, siyasî getirisi yok; arabada âlem, otelde para ezme, köpük banyosu yoksa sağcı parti teşkilatı yok, gururun tatlı besini iktidar yok. Kastamonu Belediyesinden Ankara tepelerine çakarlı jiple taşınabilen, sadece, başkalarına acı çektirmenin hazzı.

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.