Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Göçmenin korkusu
03 Aralık 2020

Göçmenin korkusu

“Anti-emperyalizm” bandanası sararak kafadaki milliyetçilik boyasını gizleme bakımından da en elverişli malzeme, Amerika

İnsanlığın 1960’lardaki kazanımlarının törpülendiği 1980’lerden itibaren eşitsizlik ve siyasî-ahlâkî çürüme bakımından dünyanın feci hale gelmesinde büyük pay sahibi akıl-fikir erbâbından Francis Fukuyama, Trump’çılığın kaynağını ve mahiyetini “henüz anlayamadığımızı” söylüyor. Geçtiği bütün hayırlı şerli aşamalardan sonra, onca kan ve gözyaşı pahasına insanlığın varılacak yere vardığını, oranın da utanmazca eşitsizlik sistemi olarak tanımlanabilecek neoliberalizm olduğunu bilebilmiş bir kimse, Fukuyama, ancak yanıbaşında cereyan eden hadiseleri bir yere oturtamamış belli ki. Gerçi sorduğu soru haklı, nasıl olup da yetmiş milyon kişinin Donald Trump gibi birine oy verebildiğini, hattâ bunların arasından bir grubun, niçin Trump ne derse gözü kapalı inandığını merak ediyor. Hakikaten bunlara cevap bulmuş değiliz. Fukuyama gibi birinin, böyle bir mahsûlün çıktığı toprağa bizzat imalatına öncülük ettiği fikir-ideoloji gübresinin katkısını görmesini de beklememeliyiz herhalde.

Politico dergisinin, otuz beş değişik yazar-çizer-düşünürden görüş alarak giriştiği bilanço çıkarma çalışmasını aktarmayı sürdürüyorum. Neyin bilançosu? Şunu soruşturuyorlar: “Trump (dönemi) toplumuyla, rejimiyle ABD’ye neler etti?” Bunları aktarırken, sözü, içinde yaşadığımız dönemin burada bize neler ediyor olabileceğine de uzatıyor ve -umarım yakında geçmişte bırakacağımız- şu dönemi değerlendirirken işimize yarayacak başlıklar ve araçlar elde etmeye çalışıyorum. (P24’te yayımlanan bu serinin ilk iki yazısına göz atmak isterseniz, ilki şurada, ikincisi de şurada.)

Francis Fukuyama’nın Politico’ya verdiği üç-beş cümlelik görüş, Trump’ın ABD’ye neler ettiğine dair fikir vermekten çok, günün birinde pencereden dışarı bakıp orada neler olduğunu ilk defa görmüş fildişi kulesi sakininin sinir bozucu hayretini ortaya koyuyor. İnsanlık tarihini bir çırpıda çözüvermiş neoliberal “düşünür”lerin kapasitesine dair de fikir veriyor. 1980’lerin ilahları bu adamlar! 

Diyor ki hazret: Yahu nasıl oldu da bu Cumhuriyetçi seçmen Demokrat Partililerin çocuk kanı içtiğine inanacak hale geldi? Fukuyama, “küreselleşmenin yarattığı eşitsizlikler”, beyaz seçmenlerin güç ve itibar kaybı endişeleri, sosyal medya şirketlerinin etkileri, büyükşehir sakinleriyle kırsal yöre insanları arasındaki devâsâ toplumsal ayrım gibi sebeplerin Trump’a desteğin artışında şüphesiz rol oynadığını, ancak hiçbirinin, bu üçkağıtçı ahlâksızın kültvârî ayinlerle neredeyse tapınılan bir dinî kişilik muamelesi görmesini açıklayamayacağını söylüyor. (Üçkağıtçı ahlâksız diyen benim, Fukuyama ağzını bozmamış.) E, yalan değil. Fakat ortaya sadece soru atarak kaçıp gidiyor. Gerideki eşitsizlik piramidini yok sayarak, “Batı demokrasisi insanlığın varabileceği en şahane rejimdi, oraya da vardık, bitti” diyen birinin cevap arama işgüzarlığına girişmemiş oluşu yine de iyi belki.

Fukuyama bizim kuşağımız için hayli simgesel kötü karakterlerden. Bu yüzden ağzımdan kaçanı durduramıyorum.

Göçmen diyarı

ABD üzerine düşünürken, konuşurken en rahat olan insanlar biziz şüphesiz; Türkiye’de siyasetle -yaparak veya izleyerek- uğraşanlar. Yüz milyonlarca kişilik bu toplum, nüfus çeşitliliği bakımından benzersiz bu koskoca ülke, federal yapısındaki yerel-merkez ilişkileri bakımından benzersiz bu devlet, bize göre, “Amarikan emperyalizmi”nden ibaret. Düşüncenin yerini alan bu takıntı öylesine yerleşik ki, ABD içerisinde hoşumuza gidecek değişimler olması ihtimali ortaya çıktığında bunları ya görmezden gelmeyi ya da çabucak kulp takıp değersizleştirmeyi refleks edinmişiz. İş orada da kalmıyor. Kendi halkının canına okuyan, ülkesinde olsak bizi de gözünü kırpmadan katledecek zalim Üçüncü Dünya diktatörlerini sırf ona karşı geldikleri için sevip bağrımıza basabiliyoruz. “Anti-emperyalizm” bandanası sararak kafadaki milliyetçilik boyasını gizleme bakımından da en elverişli malzeme, Amerika.

Oysa ABD toplumu, farklı kökenlerden insanların tercihe bağlı biraradalığı nedeniyle, bir türlü çözemediği ırkçılık, dışlama, ötekileştirme sorunlarına rağmen, ulusal, dinî, ırksal vs. ayrımlardan kurtulmuş “insanlık ideali” besleyenlerin hep yakından izlemesi gereken bir “canlı”. Sınıfsal mesele arayan için de dünyanın en bereketli sınıf mücadelesi tarihi laboratuvarlarından.

“Göçmenlik” konusu ABD’de bizim tanımadığımız bambaşka boyutlar içeren, yapısal bir mevzu. Şimdi Trump’ın alevlendirdiği beyaz ırkçı saldırganlığın inanmak ve inandırmak istediği gibi bir “istenmeyen yabancılar” sorunu değil bu. ABD nüfusunun hatırı sayılır bölümünün aidiyetiyle, varoluşuyla ilgili sorun. “Hepimiz göçmeniz!”, o ülkede basbayağı ayağı yere basan slogan.

New York Üniversitesi’nde gazetecilik profesörü Suketu Mehta, 1977’de -on dört yaşındayken- ailesiyle birlikte ABD’ye yerleşmiş bir akademisyen. Bir Göçmen’in Manifestosu diye kitabı var. Mehta, 2016’ya kadar göçmenliği yüzünden herhangi bir sorunla karşılaşmadığını, ancak Trump’a destekte vücut bulan hareketin doğrudan doğruya ABD’yi “yeniden beyaz yapma” hedefi güttüğünü, eşzamanlı olarak, beyaz olmayan herkese karşı saldırıların, cinayetlerin arttığını belirterek söze başlıyor. Hayatında ilk defa, “Bana ve çocuklarıma burada yer var mı?” diye düşündüğünü söylüyor. Ve tabiî sayılara dikkat çekiyor: 2016’da Trump’a 63 milyon insan oy vermişti, “göçmenlere karşı bütün cephelerde savaş”la geçen dört yılın üstüne, bu sayı 70 milyona çıktı! 

İnsan ister istemez, bizde “Çözüm Süreci” ile toplanamayacağına hükmedilen desteğin savaş, yıkım ve zulümle artırılması hamlesini hatırlıyor. Siyasî adlandırmalar bazen çıplak gerçeğin gizlenmesine yarayabiliyor. Aslında birçok evrensel konuda sorulması gereken ilk soru belki de şu: İnsanlar neden kötülüğe bu kadar meraklı? Neden hevesli? Arzulu demeliyiz belki. Başka insanları ezmeyi içeren her “formül” neden bu kadar geçerli?

Mehta, “Trump’a oy verenlerin çoğu, inanmak istiyorum ki, beni Amerikalı sayar,” diyor. “Ama çoğu saymıyor ve bunlar kalabalık.” Profesör, artık hakları için mücadele etmeden yaşayamayacağını belirtiyor. Gelip yerleşmiş, iş güç edinmiş milyonlarca insan, belli ki, kendilerini her an kovulabilecek, istenmeyen konuklar gibi görmelerine yolaçan dayatmanın şokunu yaşıyorlar. Saldırgan çoğunlukla aynı yaşam alanını paylaşan, tehdit altındaki azınlık konumunu anlamak, Türkiye’de çoğunluğun asla yanına bile yaklaş(a)mayacağı bilinç aşaması gerektiriyor. Sadece aşama değil. Bizim kategorik olarak reddettiğimiz bir hal bu. Kazara ucundan anlamaya başlarsak varoluşumuzun sarsılacağını seziyoruz. Anlamaya meydan vermeyecek manevî bariyerleri sağlam oluşturmuşuz.

Artık hiçbir göçmen Amerikan Rüyası’nın peşinden koşmaya odaklanmayı beceremez,” diyor Mehta, “çünkü dört yıldır Amerikan Kâbusu’nun içerisinde yaşıyoruz.” Yok edilme korkusunun eşlik ettiği hayat nasıl huzur içerisinde sürdürülebilir? Ve başkalarını böyle bir korku içerisinde yaşatmaktan duyulan tatminin tedavisi mümkün müdür? Mehta, Trump gitti, ama zincirini çözüp saldığı “çirkin tutkular” kaybolmadı, diyor. “Beyaz ırkçılar ve yabancı düşmanları, silahlanmış halde caddelerde dolaşıyorlar.” Bizde açıkça silah gösterilerek dolaşılmıyor. Ama dolaşılıyor. Bahsettiğimiz korkuyu taşıyan herkesin uzaktan görür görmez anlayacağı şekilde dolaşılıyor. Dolaşmanın ötesine ne zaman geçileceğini yalnız bu gezmelere yol verenler biliyor. Ötesine geçildiğinde 6-7 Eylül falan oluyor.

Trump devrinin en feci sonuçlarından biri, artık en azından belirli dozu, belirli tezahür şekilleri, belirli arsızlığı, yüzsüzlüğü geçmişte kaldı, o haliyle ortaya çıkamaz sanılan en ilkel ayrımcılığın, saldırganlığın, gaddarlığın bütün haşmetiyle varlığının sürdürdüğünün anlaşılması oldu. Belki şöyle demeliyiz: Başka yöne tarandıkları için yatışmış tüyler gibi görülen dikenler, tarak bu yönden değer değmez dikiliverdiler. 

Siyaset tartışmalarına “insanın içindeki kötülük” gibi bir mevzuyu sokmaya kalkmak pek naif, dünyada işlerin nasıl döndüğü konusunda uzmanlaşmış, kainatı çözmüş “gerçekçi” şahsiyetlere göre pek amatörce, her şeyin nasıl düzeleceğini bilen ama kendisine yeterli imkân verilmediği için şimdiye kadar bunu başaramamış “sol-gerçekçi” siyaset erbâbı nezdinde pek zavallıca. Peki, kabul. Fakat siyasî, sosyolojik argümanlarla kolayca izah edilemeyen, kökü derinde bir insanlık probleminin varolduğu gerçeğini hatırlatmadı mı turuncu kafalı sahtekâr? Ve -şüphesiz başka yerlerdeki başka çapsız muhterislerin yükseldikleri, rağbet gördükleri, kalabalıkların zehrinden beslendikleri ve daha güçlü yeni zehirler saçtıkları ortamlarla birlikte- bu problemin ortak yaşama dair her potansiyeli beşiğinde boğmaya aday olduğunu apaçık göstermedi mi?

“Trump bize neler etti?” serisine devam edeceğiz. Çünkü ettiğini yalnız uzaklarda birilerine etmedi Hepimize etti. Kendi gibilerle birlikte.

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.