Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Trump tecrübesi ve biz
30 Kasım 2020

Trump tecrübesi ve biz

“Kitlesel yalan”ın cazibesine kapılmaktan kimse muaf değil. Eğitimli-donanımlı olmak da kendine göre yalana açık bünyeler yaratıyor.

Cahil, şımarık bir emlak dalaveracısının dünyanın en güçlü devletini kapısına kadar getirdiği keyfî otoriter rejim tehlikesi şimdilik savuşturulmuş gözüküyor, ancak Donald Trump adlı beyaz ırkçısının yarattığı şok ve dehşet ortamı dağılmadı. En azından bütün o badireye yolaçan koşulların çoğu olduğu gibi duruyor. Tehlikenin kolay ortadan kaldırılabilir cinsten olmadığını fark edenler de sebeplere dair tahlillere girişiyor. Politico dergisinin yazar-çizer-düşünür insanlardan aldığı görüşlerin bir kısmını okurken, bahsedilen ülkenin ABD olduğunu bir an unutabiliyor, bizim buradan bahsedildiği izlenimine kapılabiliyoruz. (Yorumlarım ve çıkarsamalarım eşliğinde aktardıklarımın ilk bölümüne şuradan ulaşabilirsiniz.)

Teknoloji, ekonomi ve kültür yazarı (Yüzeysellik: İnternet Bizi Aptal mı Yapıyor’un müellifi) Nicholas Carr, Trump iktidarının yasallık-anayasallık, kuvvetler ayrılığı gibi normları ve kurumsallığı kemirişinden değil, ideolojik-kültürel bir başka tahripkâr etkisinden sözediyor. Cafcaflı sözlerin sevildiği bizimki gibi toplumlarda, “gerçeklerin bir gün mutlaka ortaya çıkmak gibi bir kötü huyu vardır” türü vecizelerle dile getirilen inanışın boşa çıkışına işaret ediyor. Biz de burada görüyoruz ki, gerçek yalanın üstesinden gelemiyor, aksine, yalan, ne kadar ilkel, akla mantığa ne kadar uzak olursa olsun, kitleleri peşine takıp sürükleyebiliyor. Üstelik, yalan olduğu anlaşıldıktan sonra bile tesiri sürüyor. Bu, akıl adı verdiği soyutluğa tapar hale gelince insan ruhunun bütün karmaşasına son verdiğini sanan “tahsilli” insanlık için fazlasıyla beklenmedik bir hal. (En seviyesiz yalanların bizzat birçok okur-yazar insanı nasıl âdetâ sarhoş edip kendine bağlayabildiğini pek iyi görüyor, biliyor olmamız gerekir.) Carr MIT’nin Twitter araştırmasından elde edilen sonucu aktarıyor: Yalan veya herhangi bir şekilde yanlış bilgi içeren mesajlar, doğru bilgi içerenlere göre yüzde yetmiş oranında daha çok yeniden iletiliyor (“RT ediliyor”). (Sözkonusu araştırmayı merak edenler için: MIT’nin sitesindeki habere şuradanScience sitesindeki ayrıntılı rapora şuradan ulaşabilirsiniz.)

Carr’ın işaret ettiği önemli bir husus da, “propaganda”nın değişen kaynağıyla ilgili: Geçen yüzyılda, radyoyu, televizyonları, basını buyruğu altına alan diktatörlerin yukarıdan her türlü yalanı pompalayıp halkı “zehirleyebildiğini”, oysa şimdi akıntının tersine döndüğünü söylüyor. Yalan-yanlış şeylerin tohumlarını Kremlin ya da Beyaz Ev saçıyor olabilir, diyor, ama artık bunları halk bizzat yayıyor. Carr’a göre, “sosyal medya Orwell’in Hakikat Bakanlığı’nı demokratikleştirdi”. Yazar aynı zamanda, bu meselenin köklerinin yalnız yalancı bir başkanı görevden uzaklaştırmakla halledilemeyecek kadar derine uzandığını belirtiyor.

Galiba, işin siyasî propaganda vs. boyutunun yanısıra, kitlesel yalanın kudretten yoksun insanların manevî ihtiyaçlarıyla ilgili olup olmadığını da düşünmek gerekiyor. Zira topluca benimsenip sürdürülen yalan kalabalıklara güç verebiliyor. Gerçekler zeminine konacak kaideye dayanması gerekmeyen yalan heykelleri, olağanüstü güçler yüklemek, tapınmak, önden sürüyüp peşine takılmak için çok uygun. Zira gerçekler acı. Gerçeklerin rol oynadığı yerde kalabalıklar güçsüz, mahrum, tesirsiz kalıyorlar. Öyleler, öyle olduklarını görüyorlar. Oysa, hele onlara ilave hiçbir çaba göstermeden, herhangi bir şey öğrenmeden, bilgi-beceri edinmeden, değişmeden dönüşmeden, oldukları gibi, o halleriyle değerli olduklarını söyleyen birilerinin yalanları, müthiş cezbedici hayallere can verebiliyor, bizzat güdülere dönüşebiliyor. 

Tekrar vurgulamak isterim: “kitlesel yalan”ın cazibesine kapılmaktan kimse muaf değil. Eğitimli-donanımlı olmak da kendine göre yalana açık bünyeler yaratıyor. Eğitim adı altında özel cehalet tarzlarının edinilebildiği bizimki gibi ülkelerde “kitlesel yalan”, kalabalıklarla birlikte, siyasî-kültürel elit içerisinde kabul edilenleri de varolmayan hedeflere doğru sürükleyebiliyor.

Trump tecrübesi konuşulurken tabiî daha çok üzerinde durulan, yeni faşizme taban yaratan kitle haleti ruhiyesi. Tartışma “Türkçeye tercüme” edilirken, elitlerin kitlesel yalana şehvetli yatkınlığı konusunun gündeme dahil edilmesi şart.

Kendini sorun saymama

Politico’nun görüş aldığı akademisyenler arasında Mark Bauerlein’ın -yine bir profesör- elitler konusunda söyledikleri özellikle ilginç. Bauerlein’a göre, Trump’ın başa gelişi ve sonradan yaptıkları, bellibaşlı kurumların başındaki elitlerin “sandıkları kadar elit olmadıklarını” ortaya koydu. Profesör diyor ki, Rusya’nın müdahalesinden ırkçı beyaz işçi sınıfına, ucuz demagojiye birçok sebep sıralayan siyasî elitler aynaya bakmıyor, dolayısıyla bizzat sorunun -ve sebeplerin- parçası olduklarını göremiyorlar. Bauerlein’e göre “sıradan Amerikalı… akademi, Holywood, Silicon Vadisi, Wall Street ve bizzat Washington’a baktığında, kendi çıkarına iş götüren, pek de yetkin olmayan bireyler görüyor. Keyifleri yerinde, ceplerini doldurmuşlar, Amerika’nın gerikalanını da bırakmışlar, hayatları kaysın”

Profesör, çarpıcı bir örnek veriyor. Trump bazı mitinglerinde kalabalığa basın bölmesindeki gazetecileri işaret ediyor, “Şunlara bakın!” diye hedef gösteriyordu, kameraları, ses kayıt cihazları, tabletleri, laptop’larıyla miting izleyen muhabirleri. Halkı hiçe sayan ayrıcalıklı kesimin temsilcileri ilan ediyordu onları. 

Trump destekçileri, bu temsilcilerden hareketle hemen -onların “arkasındaki”!- başka ayrıcalıklı, zengin şahsiyetleri gözünün önüne getiriyor. Halkın gözünde fabrikaların ve küçük işletmelerin kapanmasına, işsizliğin artmasına, kendilerinin insandan sayılmayışına yolaçan tipler bunlar. Şık takımları ya da hipster kılıklarıyla, ama herhâlükârda pahalı aksesuarlarıyla geleneksel veya sonradan olma elitler, sahiden de halkın yoksunluklarından sorumlu olan şirket yöneticileri, borsacılar, bankerler; ve fakat onlarla birlikte, “halktan biri” olmadıklarını belli edenlerin hepsi -büyükşehirli orta sınıf üstü halleriyle gazete muhabirleri de! Fabrikayı Çin’e, atelyeyi Meksika’ya taşıma, işçileri kapının önüne koyma gibi kararların altında imzası bulunmayan, bizzat böyle kararların kurbanı olabilen beyaz yakalılar da.

Tayyip Erdoğan’ın dilinde bütün kötülüklerin anası olarak anılan “CeHaPe”nin, AKP destekçisi nezdinde nasıl bir bileşimi ifade ettiğine ışık tutabilecek mekanizma burada saklı. Bu bakımdan en çarpıcı örneklerden biri, Gezi İsyanı sırasında görülmüştü. O esnada Star gazetesini yöneten şahsın ilk sayfanın baştanbaşa uzanan manşeti olarak verilmiş yazısının başlığı şuydu: “Dinle Gezi Parkı!” Yazıda, memleket solcusuyla Koç Grubu, aynı kampın unsurları olarak hasım ilan ediliyordu. (Yazıda meşhur “Kabataş yalanı” da tekrarlanıyordu. O yalanın içerdiği fantezinin -üstü çıplak, deri pantolonlu erkekler güruhu- bizzat, toplumun iki kesimi arasındaki hayret verici uzaklığı gösterdiğini hakkınca ele alamadık, yaşananların sertliği yüzünden. “İttiler kaktılar” ithamı bu saçmalık olmaksızın da imal edilebilirdi, ama bir tarafa öylesine saçma görünen tasvir o uzaklık yüzünden öbür tarafta özellikle inandırıcı olabiliyordu.)

En az o yazıdaki hilebazlık kadar hayret verici olan, bir kısım muhalifin de bu muhayyel illiyet bağını varsaymasıdır! “AKP’nin yok ettiği basın özgürlüğü” konusunda Aydın Doğan’dan görüş alınabilmesine yolaçan şuursuzluğun kaynağıyla, muhabirleri düşmanın piyonu olarak hedef gösteren şarlatanın hainliği arasında rabıta var. Faşizan kitle ruhunu yalnız faşistler beslemiyor olabilir mi? Toplumları kutuplaştırarak kendine iktidar zemini yaratan otokrat adaylarının değirmenine, hayatına onlardan duydukları tiksintiyle yön veren birileri de su taşıyor olabilir mi? Otur dediğinizde oturmasını, kalk dediğinizde kalkmasını beklemediğiniz birine “çomar” adını takar mıydınız? Peki o niye sizden tiksinmesin bu durumda?

Mücadele ve rövanş

Tarih profesörü Leslie M. Harris, özellikle siyah-beyaz eşitliği alanında 1960’larda elde edilen kazanımlara karşı 1980’lerdeki genel sağcılaşmayla birlikte gelen vanşı hatırlatıyor, Trump dönemini, o zamandan bu yana tekrar sağlanan ilerlemenin geri çevrilişi gibi görüyor. Ancak bunun karşısında, hem bu alanda hem de genel olarak toplumsal eşitlik yönündeki taleplerin ve mücadelenin de geliştiğine dikkat çekiyor. Bizde ABD sadece ve sadece “emperyalizm”leözdeşleştirildiği için midir, orada da derin eşitsizlikler içerisinde ezilen, hak-adalet mücadelesi yürüten insanların yaşadığı hatırlanırsa hayatın anahtarı emperyalizm mitosunda gedikler açar diye midir, nedir, ilgilenilmiyor, önemsenmiyor, ama gerçekten şu anda ABD’de belki de dünyanın en başarılı, en etkili eşitlik mücadelelerinden biri yürütülüyor. S harfi telaffuz edilirken bile bunun sosyalizmle ilgisinin olmadığını baştan belirtmek gereken siyasî kültürün hüküm sürdüğü yerde, şu anda göğsünü gere gere sosyalist olduğunu söyleyip meclise seçilen radikal genç kadınlar gündem belirleyebiliyor.

Harris’in “rövanş” tesbitinin de bizim buralara uzanmasında yarar var. 1960’larda birden yükselen işçi hareketi ve toplumun hareketlenmesine, “komünistliğin” gençlik arasında meşrulaşmasına karşı 12 Mart 1971 darbesi, ona rağmen durulmayan işçi örgütlenmesi ve yayılan kültürel solculaşmaya karşı 12 Eylül 1980 darbesi, darbeyle birlikte gelen, bâriz rövanş özellikleriyle bezeli hileli otoriter düzen, 2013’te Gezi İsyanı’nda Kürt siyasetinin, ülkenin batısında istemeye istemeye de olsa meşru sayılabileceğinin belirtisinin gözükmesi, 2015’te bunun bizzat vücut bulmaya başlaması ve bunlara karşı “başkanlık” adı altında yürürlüğe sokulan, otokrasi bozması keyfî baskı-zulüm rejimi… Aslında Türkiye’nin devlet rejimini tek hamlede tanımlamak için “rövanş rejimi” tâbiri yanlış kaçmaz.

Prof. Harris’in 1980’leri 1960’lara karşı dünya çapında rövanş olarak görmesi gayet isabetli. Genç kuşaklar 1960’larda yaşanan devâsâ değişimi bilmiyorlar. Kapitalist rejimleri “sosyal devlet” uygulamalarına yönelten yalnız Sovyetler Birliği ve Çin’in karşı kamptaki varlığı değildi; bundan önce, bizzat içlerindeki ahalinin hak-adalet, eşitlik taleplerini sistem tarafından içerilebilir hale getirme mecburiyetiydi. 

ABD’de, özellikle eyaletlerin polis kuvvetlerinde yoğunlaşıp icra kapasitesine kavuşan beyaz ırkçılığı ve en zenginleri kollamaya ayarlı siyaset mekanizması dirense de, en derin ve canlı eşitsizlik kaynağı siyah-beyaz ayrımına karşı toplu mücadele de kökleşiyor ve ister istemez, başka eşitsizlik alanlarına uzanıyor. Irk ayrımcılığından ekonomik-toplumsal eşitsizlik bahsine geçiş için ufacık adım yeterli oluyor. Bu, sağcılık açısından, yalnız siyahların hak mücadelesine verilecek karşılıktan çok daha kapsamlı “rövanş” gerektiriyor. Sonuçta kendi lehine işleyen yerleşik nizamın Trump gibi bir soytarı eliyle paramparça edilmesini sineye çeken ayrıcalıklı kesim de herhalde içten içe böyle bir mecburiyet hissediyordu ki, ABD’nin dünyadaki konumunu da riske sokan bu süreci kabullendi.

Trump dönemine dair değerlendirmelere göz atarak kendi halimize bakmaya çalıştığım ikinci yazımı da burada bitireyim. 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.