Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Sihirli Değnek ya da yaygın Millî Eğitim - 1
25 Ağustos 2020

Sihirli Değnek ya da yaygın Millî Eğitim - 1

Hiçbir olayın öncekileri izlemesi gerekmiyor, tıpkı onyıllar boyunca ortaöğretim ders kitaplarının tarih anlatışı gibi.

Millî Eğitim sistemi, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri Türkiye’nin en önemli handikaplarından. Miniklerden başlayarak her yaştaki “öğrenici”nin zihnine zerk edilen ırkçılık zehri, bireyi ezen, “başkaları”nı tehlike-tehdit sayan milliyetçi benmerkezcilik, yurttaş bilincine tamamen aykırı devlet-toplum kavrayışı, sanıldığının aksine, Millî Eğitim’le ilgili en büyük sorunlar değil. Can alıcı mesele, çocukluktan itibaren zihinlerimizin en hayatî işlevlerinin dumura uğratılması, düşünme dediğimiz insanî eylemi hakkıyla yapamaz hale getirilişimiz. En başta, muhakeme yeteneğimizin, geliştirilmek şöyle dursun, en kısa yoldan eksik ve çarpık bırakılması için yapılanlar geliyor. Burada esas olarak, mantığın iptali tedbirinden yararlanılıyor. Bütünlük duygusu ve kavrayışının iptaliyle, çıkarsama yeteneğimiz köreltiliyor. Sebep-sonuç ilişkilerinden bütünüyle arındırılarak ele alınan ve anlatılan, olguların keyfî seçimine veya bazen düpedüz uydurulmasına dayalı sosyal bilimler, mantık bağları kurma ihtiyacının bile farkında olmayan gençler yetiştirme ameliyesine başarı garantisi sağlıyor. Böylece, birbirinin sebebi-sonucu olmayan olayları aynı bütünün birbirine yolaçan parçalarıymış gibi sunabilen, birbiriyle çelişik fikirleri aynı anda benimseyebilen, mantıkî çıkarsamanın tamamen aksi sonuç verdiği yerde, hiçbir mesnedi olmayan hükümlere sarılabilen, aklın akıl olarak ne işe yaradığını idrak edemediği için bundan sırf kurnazlık yolunda yararlanan “akıllı” organizmalar halini alıyoruz.

Millî Eğitim, şüphesiz okulda başlayıp okulda bitmiyor. Aile ve mahalle, sistemin en gözde kurumlarının başında geliyor. İş bunlarla da bitmiyor. 

Elimdeki kitap, masal alanının uzmanlarından Muhsine Helimoğlu Yavuz’a ait: Evvel Zaman İçinde Anadolu Masalları (Can Yayınları, İstanbul 2011). Helimoğlu Yavuz, “Anadolu’nun hemen her bölgesinden” derlediği “…masalları, olay örgüsüne dokunmadan yeniden düzenleyip (…) yeni baştan yaz[mış]”, önsözde anlattığı üzre. Yazar, “…masalların çocuk ve giderek yetişkin eğitimindeki rolü yadsınamaz,” diyor. İşte bu kitaptaki “Sihirli Değnek” masalını burada konu etmeye beni sevk eden de bu. Zira, Helimoğlu Yavuz’un sözleriyle: “Masallar, ait oldukları toplumların gelenek, görenek, inançlarını; sosyal, kültürel, ekonomik yapılarını yansıtan pek çok motiften oluşur. Böyle olunca da ‘insanın serüveni’ni geçmişten günümüze, günümüzden de geleceğe taşır durur. Bu taşıyıcılık işlevi özellikle sosyolojik, psikolojik, etik (ahlâksal) ve kültürel açıdan çok önemlidir.” Yazar, önsözünü bitirirken masalların eğitici ve değerler kazandırıcı işlevini bir defa daha vurguluyor: “Önemli olan onlara [çocuklara] temelde güzel ve sağlam değerler kazandırabilmektir. Bunun da en kolay ve etkili yolu masallardan geçer.”

Kitabın arka kapak yazısında da “bu masalları bilme”nin “hayatın gerçeklerini bilmekle eşdeğer” olduğunu söylüyor yazar: “Masalları okuyarak hayatı daha yakından tanıyabilir ve masallardan öğrendiklerimizle, karşımıza çıkacak sorunları daha kolay çözebiliriz.” Yani masallardan edineceğimiz, soyut değerlerden ibaret değil. Onlar bize operasyonel kabiliyetler de kazandırırlar.

O halde artık Helimoğlu Yavuz’un Erzurumlu bir ev hanımından dinlediği masalımıza geçebiliriz. Bu ev hanımı da masalı “büyüklerinden” öğrenmiş. Yani masal uzun zamandır “insanın serüveni”ne ışık tutuyor, etik ve kültürel alanlarda tesirini gösteriyor, birçok kuşağın “hayatı tanımasını” sağlıyor, onlara “sorunları çözme” konusunda yol gösteriyor. Bu gerçekten “Sihirli Değnek”.

Mustafa, değnek, peri kızı

Masal bu adı taşıyor, ama hikâyedeki sihirli değnek ilk sekanstan sonra ortadan kayboluyor. Peki, değnek neymiş:

Kahramanımız Mustafa balık tutarken oltasına takılan değnek bu. Evine götürüp, niyeyse “yastığının altına” koyuyor. Herhalde ufak bir değnek. Sabah işe gidip akşam döndüğünde bir de bakıyor, “…her yer tertemiz ve ortada da bir kap nefis yemek duruyor”. Ertesi gün bu tekrarlanıyor. Meraklanan kahramanımız işe gitmeyip gizleniyor, olacakları bekliyor. “Derken, değneğin içinden, güzel mi güzel bir peri kızı çıkıp ortalığı bir anda pırıl pırıl yapmış, yemeği de pişirip tam değneğe geri gireceği sırada…” 

Araya girelim: Yemek de yapıp efendinin?, sahibin?, evin reisinin?.. önüne koyan güzel mi güzel kız…, yetişkin fantezilerinin masalsılaşmaya başladığı yer. Sonrasıysa, hayatı nerelerden nasıl öğrendiğimize dair belge niteliğinde: kız tam değneğe geri gireceği sırada… “Mustafa hemen gizlendiği yerden fırlayıp değneği almış. Peri kızı hernekadar yalvarıp yakardıysa da onu dinlemeyerek değneği parçalamış.” O esnada, “Bitti kızım değnek meğnek, ben ne dersem o olur!” falan demiş mi, bilmiyoruz. Lâkin değneği parçalama gibi bir şiddet eylemiyle kızın kaderini belirlediği, onu kendi âlemine dönemez kıldığı ortada. 

Bunu niye yapıyor? Belli ki, etrafın temizlenmesi ve önüne yemek konmasıyla yetinmek istemiyor. Çünkü kız “güzel mi güzel”. Mustafa değneği parçalıyor, “Benim olacaksın!” diyor kıza. Bakın devamı nasıl geliyor: “Bunun üzerine çaresiz kalan kız…” 

Burada roller artık kesin tanıma kavuşmuş oluyor: Çaresiz kalan var, karşısında da onu çaresiz bırakan. Peki değnek içinde yaşayıp, sessizce ortalığı temizleyen ve efendisine yemek hazırlayan peri kızı, yani çaresiz kalan, âciz olan, kendisini bu duruma düşürene tepki mi gösteriyor? Aksine. “Balıklar padişahının kızı” olduğunu söylüyor; “git ağandan izin al da benim memleketime gidelim” diyor. 

Bu noktada, masalda sık sık görüleceği üzre, filmin koptuğu bir an geliyor. Hiçbir olayın öncekileri izlemesi gerekmiyor, tıpkı onyıllar boyunca ortaöğretim ders kitaplarının tarih anlatışı gibi. Kız birden, “Yalnız gitmeden önce de buraya padişahın sarayı gibi bir saray yaptıralım,” diyor! Niye? Sebebi yok, bağlantısı yok. Rüyalara yaraşır bir nedensizlik.

Tabiî Mustafa da, gerçi “duydukları karşısında çok şaşırıyor”, ancak manevî donanımını bu topraklarda edinmiş bir genç adam olduğundan, “Ne alâka şimdi?” filan diye sormuyor. Onun yerine, “İyi ama benim hiç param yok ki,” diyor “ne ile yaptıracağız?”

Paltoyla bastonun esrarı

Devam etmeden, Mustafa’nın gerçekte balıklar padişahının evladı olan peri kızıyla birlikte göçmek için izin alması gereken “ağası”ndan da sözetmeliyiz. Hikâyenin başında, Mustafa’ya sabah ve akşamları yapacağı iş veren, arada onu serbest bırakarak balık tutmasına imkân sağlayan bu adam var. Mustafa balık tutmasa nereden değnek bulacak da alıp yastık altına koyacak da içinden peri kızı çıkıp ortalığı temizleyecek, yemek yapacak?

 Mustafa “gurbete çıkar” ve “dükkânında oturmakta olan bir ihtiyara” rastgelir, ondan iş ister. İhtiyar ona şöyle der: “Oğlum, sen benim hizmetkârım ol. Sabahları evimden paltomu, bastonumu alır dükkâna getirirsin, akşam olunca da yine bunları alırsın, birlikte eve döneriz.” 

Kızın yaşadığı değneği parçalamak kadar hazin sonuçları olan çarpıcı eylem değilse de, ihtiyarın cevabı ve buna uygun olarak yaşananlar, daha başlangıcından, masalı toplumumuza yönelik mantık araştırmaları için hazine kılıyor. Acayiplik ısrarla vurgulanıyor: “Bu öneriyi sevinçle kabul eden Mustafa, her gün sabah gidip ağasının paltosuyla bastonunu alıyor, ihtiyar önde, o arkada dükkâna geliyorlarmış. (…) akşam olunca da yine ağasının bastonunu, paltosunu alıp eve birlikte geri dönüyorlarmış.”

Paltoyu giymeyecek, bastondan destek almayacaksa adam bu eşyayı neden evden işe, işten eve götürtüp getirtiyor? Başkası taşıyorsa, ihtiyar paltoyu giyiyor, bastonu kullanıyor olamaz; buna yerli-millî mantığımız dahi izin vermez. Masalı yeniden yazıp aktarana göre “günler böyle geçip gidiyor”, lâkin “böyle derken..?” gibi bir soru akla takılınca bizim için geçemiyor gidemiyor.

Komiklik peşinde değiliz. Vahim bir yoksunluktan sözediyoruz. 

Para kolay!..

Nerede kalmıştık? Değnek kırılınca hayatını adamla birlikte geçirmeye derhal razı olan kız, gitmeden, ayrılacakları yere padişah sarayı gibi saray yaptırmayı önermişti. Mustafa da, bende para yok, demişti. Kız şöyle konuşuyor: “Bende para çok, sen git, iyi bir usta bul.”

Masal âleminden çarşı içi esnaf kahvesine geçtik gibi oldu, olsun. “Oğlan gidip en iyi ustaları getirmiş ve göz kamaştıran bir saray yaptırmışlar.” Tamam, peki, fakat niye yaptırmışlar!? Ufacık bir sebep olsun, gerekçe olsun, hiçbiri yoksa bahane olsun, bari! Yok. Göçecekler oradan, niye saray yaptırıyorlar? Yaptırmışlar işte. “Daha sonra oğlan gidip pahalı kumaşlardan elbiseler diktirmiş.” Niye? Yolculuk için mi? Yoksa masallarda pahalı kumaşlardan elbiseler olur ve anlatıcı bazen ipin ucunu kaçırıp bunları nerede önümüze sereceğini bilemez, onun için mi?

Dibinde aklın mantığın paramparça can çekiştiği uçurumdan aşağı son hız uçuyoruz: “Kız ona, ‘Şimdi filan hana git. Orada kalan kaç kişi varsa bu elbiseleri onlara ver, gel,’ demiş. Mustafa da denilenleri yapmış.”

Tamam, yapsın da, niye? Kaç kişi olduğundan kime ne? Anlatımda aksaklık yaratabilecek bir unsur neden sorumsuzca işin içine katılıyor? Kız değnekten çıkmış, değnek sersemi, saray yaptırmayı akıl ediyor, ama bu gereksiz ayrıntıya fuzulî yere takılıyor falan mı? Masallarda olan biten gerçeküstüdür, ama anlatılan yine de bir hikâyedir; olay örgüsü ve birbirinin sebebi-sonucu olan ayrıntılar vardır. Burada her şey birdenbire oluveriyor. Neden, belli değil. Tarih anlatılarımız ve siyasetteki komplo teorilerimiz gibi. 

Gerisi de böyle. “Meğer”! padişah da o sırada “canı sıkıldığı” için kılık değiştirmiş, gelmiş, bizim Mustafa’nın giysi dağıttığı handa takılıyormuş. “…Oğlanın böyle güzel elbiseler dağıtmasına canı çok sıkılmış”. Haksız rekabete içerlemiş olmalı. 

Bundan sonrasında masalcı, padişaha sıcak hisler beslememizi teşvik ediyor sanki: “Yanındaki vezirine dönüp. ‘Lala, sen bu adamı tanır mısın, kimdir bu?’ diye sormuş. Lala, ‘Hayır, tanımıyorum,’ deyince de, ‘Haydi öyleyse gizlice onu izleyelim ve nerede oturduğunu öğrenelim,’ demiş.” Padişahın iki adam gönderip çözeceği mesele için bizzat “Lala”yı da peşinden sürükleyip Mustafa’yı takibe koyulması mantıksız değil, ilginç şekilde. Çünkü padişahın bizim peri kızını görmesi lazım, masalın devamı için. Neyse, padişahla vezir “…bir de bakmışlar ki, oğlan kocaman bir sarayın kapısından girmiş ve dünya güzeli bir kız da onu karşılayıp boynuna sarılarak birlikte yukarı çıkmışlar.”

Kızı daha baştan, değneğe sarılı hazır sevgili olarak adama gönderilmiş mi sayacağız? Boynuna atlıyor falan..? Oysa Mustafa zor kullanarak onu çaresiz bırakmıştı. Ucu mazallah olmadık korkunç yerlere varabilecek bir ilişki sunuluyor burada. Özellikle erkek çocukların zihninde iz bırakmayacağına güvenebilir miyiz?

Masalı yarı yolda bırakmayacağım, devamını aktaracağım. Yazımın ikinci bölümünde.

- DEVAM EDECEK -

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.