Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Belarus’ta yaşananlar
17 Ağustos 2020

Belarus’ta yaşananlar

Hileli seçim sonuçları açıklandığında protestoların olabileceği, çok sayıda insanın gözaltına alınacağı baştan öngörülmüş anlaşılan.

Bu yazıyı bitirip gönderdiğimde, Belarus’un ana televizyon kanalı sabahtan beri boş stüdyoyu gösteren sabit görüntü eşliğinde müzik çalıyordu, devlet işletmelerinin işçileri işi bırakmış, fabrika avlusuna gelip kendilerine hitap eden diktatör müsveddesinin söylediklerine, “Git!” diye karşılık veriyorlardı. Tehditle ülke dışına çıkarılan muhalefet adayı kendini toparlamış, video mesajı yayımlamış, “ülkeyi yönetmeye hazırım” demiş, ama yine hedefi “en kısa zamanda, uluslararası düzeyde tanınacak dürüst seçimler yapma”yla sınırlı tutmuştu. Lukaşenko “iktidarı paylaşmaya hazırım, yeni anayasa yapalım” yollu birşeyleri ağzında gevelemeye başlamıştı. Şu ana kadar olanları anlamak açısından gerekli-faydalı bilgiler aktarmaya çalışacağım, bir de somut amaç güdüyorum.

Gergedan Dergi’de Oğul Tuna’nın yaptığı derlemede, Rusya “ve havalisini” iyi bilen tecrübeli gazeteci Cenk Başlamış’ın sözleri yeralıyordu: “ABD ve AB’nin kafasında kuyrukları birbirine değmeyen tilkiler dolaştığı sır değil,” diyordu Başlamış, “ama eski Sovyet cumhuriyetlerindeki her muhalif başkaldırıya ‘Batı patentli damgası vurmak her şeyden önce daha fazla özgürlük ve daha fazla demokrasi için mücadele eden halklara saygısızlık.”

Okuyacağınız yazıyı yazmamın asıl sebebi bu. Duvar’a yazdığım “Refleksler” yazısının tamamlayıcısı olarak tasarladım bu satırları. Zira sokaklara dökülmüş halktan değil âdetâ refleks olarak diktatörden yana çıkmanın anlaşılır tarafı yok. Bu tavrı sorun ederken ister istemez sol-muhalif siyasetin bazı başka güncel sorunlarına da dokunmuş olacağız. Bunlardan biri, “kırmızı çizgiler”e ilişkin. Haydi şu veya bu sebeple bir tek-adam diktasına iyi gözle bakıyorsunuz diyelim; bu baskı yönetiminin hangi marifetlerini nereye kadar kaldırabilirsiniz? Ne yaparsa artık desteğinize mazhar olamaz? Tabiî bunlardan önce, ona niye iyi gözle bakıyorsunuz ki?

Aşağıda başka kaynaklar da zikredeceğim. Baştan genel bir yaklaşım edinmek için, öncelikle Hakan Aksay’ın T24’te Metin Kaan Kurtuluş’a yaptığı değerlendirmeye kulak verebilirsiniz.

Haysiyet kırarak ezme-bastırma

Seçim gecesi, sahte sonucun pişkinlikle ilan edilişinin ardından protestocular sokaklara çıkmaya başladı. Belaruslu göstericiler birkaç yerde barikat kurmaya, polise havai fişek atmaya kalkıştılarsa da genel olarak barışçıydılar ve çatışmaya meyilli gruplar bir avuçtu. Esas olarak halk öfkesi fokurdamaya başlamış, sokağa taşmıştı.

Polisin öfkesiyse daha büyüktü. Diktatörün devrilme korkusuyla şişirilmişti. Üç günde altı bine yakın insanı gözaltına aldılar. Bunların arasında en büyük grup, seçme hakkının da elinden alınmasına dayanamamış, hayatında ilk defa protesto gösterisine katılmış olanlar. Polis eline geçirebildiği bütün gazetecileri gözaltına aldı. Dövülerek araçlara sokulan muhabirler görüldü. Yoldan geçenleri, otobüs bekleyenleri bile döve söve aldılar. Gözaltındakiler ayrımsız dövüldüler, işkence gördüler. Kimsenin ailelerine, arkadaşlarına, insan hakları örgütlerine, inisiyatiflerine doğru dürüst bilgi vermediler. Gözaltındaki birçok insanın nerede tutulduğu, halinin nasıl olduğu, ilk gözaltıların üstünden beş gün geçtiğinde bile hâlâ belli değildi. İnsanlar Telegram grupları aracılığıyla kayıplarını duyuruyorlardı.

Halk protestoları bıraksın diye lütuf mahiyetinde salıverilenlerin anlattıkları korkunç. (Somut bilgilerin çoğunu Kristina Safonova’nın Meduza’daki haberinden aktarıyorum.) İçeride hücrelere tıklım tıkış sokulduklarını, aç-susuz bırakıldıklarını söylüyor her çıkan. Gözaltına alınanlar arasındaki Rus gazetecilerden biri, kendisine 24 saat boyunca yiyecek ve su verilmediğini söyledi. Bu gazeteci, hakaret gördüğünü, tehdit edildiğini, ama -Rus olduğunu ısrarla belirttiği, durumunu elçiliğe bildirmelerini talep ettiği için- dövülmediğini, gece boyunca dayak ve işkencede çığlıklar atan insanların seslerini dinlediklerini anlattı. Gözaltındakileri gece boyu yerlerde süründürüp dövmüşler. “Bir daha protestoya kalkmayacaksınız!”, “Bir daha polisin yanına yaklaşmayacaksınız!” diye “tembih”ler eşliğinde. Belaruslu bir muhabir de, onlarca polisin iki yana dizildiği uzun koridorlardan, sürekli darbe yiyerek geçirildiklerini anlattı. Okrestina hapishanesinde iki gün kalan bu gazeteci, kendilerine yalnız bir defa kuru ekmek verildiğini söyledi. Üç kişilik hücreye tıkılmış on iki kişiden hepsinin haysiyetli davrandığını ve kimsenin son lokmayı almadığını özellikle belirterek. Gösterilerden çok önce, seçim sandıkları civarında söyleşi yaparken gözaltına alınmış olduğu halde hakimin “yasadışı gösteriye katılmak”tan para cezası vererek saldığı gazeteciyi polis cezaevinden birkaç kilometre öteye götürüp bırakmış. Telefonunu, cüzdanını geri vermemişler. Salındığı halde özel eşyası geri verilmeyen çok.

Gözaltılarla ilgili vahim mesele, sadece endişeli yakınlarının değil, içeridekilerin çoğunun da nerede olduklarını, götürüldükleri yerin hangi resmî kurum olduğunu bilmeyişi. Büyük tedirginlik yaratan bu durumu daha da tekinsiz kılan, çoğunun hangi makama bağlı hangi kuvvetin elinde olduğunu da bilemeyişi. Çünkü gözaltı merkezlerinde ortalıkta dolaşan, herhangi bir işaret taşımayan siyah üniformalı, kar maskeli tiplerin hangi kuruma bağlı hangi birlik olduğunu siviller bilmiyor. Devletçe yetiştirilen yetim çocuklardan meydana gelen! bir nevi Çevik Kuvvet olan OMON’a mensup oldukları tahmin ediliyor. OMON’dan olmayan polislere de aynı siyah üniformadan giydirildiği gözden kaçmamış. Tecrübeli insan hakları aktivistleri, seçim gününden itibaren gözaltı merkezleri ve cezaevlerinde bildik yetkililerin sözünün geçmediğini söylüyorlar. “Burada kanun işlemez, Allah biziz” diyen başka birileri devreye girmiş belli ki.

Jet yargılamalar

Gözaltı merkezleri ve cezaevlerine hakimler götürüldü, birkaç dakikada sonuçlanan duruşmalar düzenlendi, insan hakları örgütlerinin verdiği bilgiye göre. Kimseye savunma şansının tanınmadığı bu “yargılama”larda gözaltındakiler 15-25 gün arası hapis cezalarına çarptırıldılar. Bu “dava”ların çabucak sonuçlandırılıyor olmasına rağmen, birçok insanı haksız-hukuksuz günlerce içeride tuttular. 

Nihayet, biraz da yumuşama-uzlaşma adımı mahiyetinde, gözaltı süreleri 72 saati aşanlardan bir kısmını yargıç önüne çıkarmadan saldılar. Ancak Belarus yargı sistemi, bu protestocuların sonradan, iki ay içinde mahkemeye çıkarılmasına imkân veriyor. Hapse mahkûm edip cezaevine gönderdikleri de olmuş, bu arada. Hüküm giydiği halde salınan da olmuş. Tutacak yer kalmadığından. Ancak cezalarını çekmek üzere bir yıl içinde tekrar içeri alınmaları mümkün.

Hazırlıklar

Hileli seçim sonuçları açıklandığında protestoların olabileceği, muhtemelen çok sayıda insanın gözaltına alınacağı baştan öngörülmüş anlaşılan. Çünkü özellikle başkent Minsk’teki hapishanelerde yerler açılmış. Cezası hafif hükümlüler salıverilmiş, bazı hükümlüler Minsk dışındaki cezaevlerine nakledilmiş. Yine de, bu kadar kısa sürede bu kadar yoğun gözaltı yapılınca kapasite yetmemiş, alelacele bu iş için müsait birtakım binalara doldurmuşlar insanları. Minsk’teki bütün polis merkezleri, bunların nezarethaneleri, Okrestina nezarethanesi dolmuş taşmış. Okrestina’da, dört ilâ sekiz kişilik hücrelere otuz-kırk kişi doldurmuşlar. İkinci gece protestolar ve gözaltılar aynı yoğunlukta devam edince, bir kısım protestocuyu bir saat ötedeki Zhodino Cezaevi’ne nakletmişler, orası da kısa sürede istiap haddini aşmış.

Bunlar işin yine de tahammül edilebilir yanları, anlaşılan. Çünkü bu insanlara kısacık süre içerisinde feci işkence yaptılar. Kadınları soyup tecavüzle tehdit ettiler. “Sana öyle bir tecavüz ederiz ki, anan baban bile tanıyamaz görünce,” gibi tehditler savurdular. Herkesi dövdüler. Çok fena dövdüler. Mosmor insanların her tarafı. Kan oturmuş kalçalarına, sırtlarına, kolları, bacaklarına. “Sizi diri diri yakarız!” dediler. İşkenceden ötürü komada olanlar var. Oğlanın birinin gözünü çıkarmaya çalışmışlar copla. Copla cinsel saldırıya uğrayan da var. Elleri başında, bacaklar iki yana açık, yüz duvara dönük, on iki saat o konumda tutulanlar var (bizim kuşak pek iyi bilir bu yöntemleri). Sidik birikintileri dolu yere yüzükoyun yatırılıp, kalkmasına saatlerce izin verilmeyen, polislerin ellerine basarak yürüdüğü, saçlarını kesip zorla ağzına sokarak çiğnettirdikleri ergenler var.

Nihayet, sokak ortasında vurarak öldürdükleri, “polise elbombası atacaktı” diye sundukları, ancak ortaya çıkan görüntülerden, böyle bir durumun sözkonusu olmadığının anlaşıldığı gösterici var. Cenaze törenine on binlerce insanın katıldığı Alexander Taraykovski. İnsan öldürerek gözdağı vermek de basbayağı toplu işkence yöntemi.

Kadınlar

Salınan erkeklerden biri, kendisini en çok şaşırtan olgulardan birinin içeri alınan kadınların sayısı olduğunu söyledi. Ayrı yerde tutulmalarına rağmen erkekler bölümünden sesleri duyulabiliyormuş. Israrla tuvalet kağıdı isteyen bir kadına polis, “Sana nasıl oy atılacağını öğreteceğim,” deyip duruyormuş, tuvalet kağıdını da vermemiş.

Diktatörü ve yerleşik düzeni savunma telaşına düşülen Türkiye siyasî ortamında doğru dürüst üstünde durulmadı, ancak Belarus’ta yaşananların çok belirgin özelliği, bir kadın isyanıyla karşı karşıya oluşumuz. Her yerde kadınlar önde. Hakan Aksay, yukarıda belirttiğim görüşmede, “Belarus’u asla bir kadın yönetemez!” gibi herzeler yumurtlayan erkek liderin biraz da erkeklik muhabbetine aşırı meraklı oluşunun bedelini ödediğini söyledi. Ancak bu tip tek adamların bir noktadan sonra gerçeklikten kopmalarının tipik örneği olarak, Lukaşenko, Güvenlik Konseyi toplantısında, “Muhalefetin destekçileri arasında savaşmak ve dövüşmek isteyenler varsa, kızları öne sürmesinler, erkek gibi davransınlar” diye efelenmekten geri durmadı.

Kendisinin (milletvekili yaptığı 22 yaşındaki Belarus güzeli Maria Vasileviç’le yakınlığı gibi iç gıcıklayıcı motiflerle bezeli) erkeklik maceraları bereketli magazin konusu, ama bu faslı şimdilik ihmal ediyoruz.

Devletçiyse dayanamıyoruz, seviyoruz

Rusya ve Belarus konusunda sözüne değer vermek gereken bir başka uzman, akademisyen Hakan Güneş’e göre, “Belarus (…) abartıldığı gibi sosyalist bir ekonomi ya da bir halk cumhuriyeti değildir. Orada da oligarklar, özel eğitim, para, piyasa, özetle kapitalizm mevcuttur.”

Gerek Aydın Selcen’in Dünya ve Biz” programında (Artı TV, 12 Ağustos) gerekse BirGün’deki yazısında, solun Belarus konusundaki kafa karışıklığını gidermeye çalışan Güneş, bunu belirttikten sonra, “Öte yandan,”deyip ekledi, “eski SSCB coğrafyası içinde işsizlik ve gelir adaletsizliğinin en düşük olduğu ve Sovyet üretim altyapısını büyük ölçüde koruyarak sadece tarımda değil sanayide de kendine yeten, hatta ileri enformasyon teknolojileri başlıklarında da önemli yol almış bir ülke Belarus.” Güneş, “bu bakımdan”, Lukaşenko’nun “eski Sovyet coğrafyasının en sosyal devletçi yönetimi”nin başında olduğuna dikkat çekti. Belarus’un “yolsuzluk ve rüşvet açısından da tüm benzerlerinden ayrıldığını”özel olarak vurguladı: “Bunu Lukaşenko yanlılarından değil, bölgede iş yapan pek çok CEO’dan da duymak mümkündür.”

Belarus diktatörünün kendini savunmak için öne sürebileceği ve yeryüzündeki herhangi bir solcunun yakınlık duyabileceği tek gerekçe, ülkesinin ekonomik örgütlenmesiyle ilişkili. Diyebilir ki: Tamam, bizim de kendimize göre egemen sınıfımız, ayrıcalıklı zümrelerimiz var, ama devletin elindeki pek çok tesis ve işletmeyi kapmak için atmaca gibi bekleyen Rus oligarklar kapıda. 

Bu olguya işaret eden Hakan Güneş, Lukaşenko’nun içeri attırdığı Sergei Tihanov’un (seçime girip Litvanya’ya kaçmak zorunda bırakılan Tihanovskaya’nın eşi) iddialarını hatırlatıyor: “Ona göre kimi iş adamlarının mallarına çöreklenenler bunu sosyal devlet adına yapıyor görünse de aslında başkana bağlı bir ‘yetkililer diktatoryası’nı beslemek için yapıyorlar.” Böyle bir mekanizmayı zihnimizde canlandırmakta sanırım hiç zorlanmayız.

Peki Belarus halkı, Soros parası ve ABD-AB emperyalizminin kirli oyunlarıyla renkli devrim yapmaya kalkarak şu cennet vatanı cehenneme çevirme peşinde mi? Yine Güneş’e kulak verelim: “…Lukaşenko, Türkmenbaşı’ndan sonra bu coğrafyanın diktatör sıfatına Kerimov’la [birlikte] en yaklaşan liderdir. Ne liberaller ne de komünistlere fırsat vermiş; toplumun siyasallaşması, basının özgür faaliyet göstermesi geride bırakılan 26 yılda artan düzeyde engellenmiştir.” Bardağı taşıran son engellemeler, işte, yukarıdan beri konu ettiğimiz hadiselere yolaçtı. Muhalif adaylar seçime sokulmadı, hapse atıldı, seçimde herkesi aptal yerine koyarak alenî hile yapıldı, rakibe âdetâ rehine alındı, “çocuklarını öldürürüz” tehdidiyle sınırdışı edildi.

Tercihler, sorular…

Bu gerçekler ışığında, Lukaşenko’nun devrilme ihtimalinden huzursuzluk duyanların şu soruları cevaplamasını beklemek hakkımız: Hak, hukuk, adalet, ifade özgürlüğü, ne varsa çiğneyen, muhalefeti ezmesine rağmen seçim kaybeden, kaybettiği seçimi kazanmış gibi ortaya çıkan, itiraza yelteneni dövdürüp, sövdürüp, içeri attırıp işkenceler ettiren bir diktatörün buyruğu altındaki şeye “sosyal devlet” deyip sahip çıkmakla, bireylerin özgürlük, halkların demokrasi için ayaklandığı yerlerde onlara hiçbir câzip, güvenilir alternatif sunamamak arasında bağlantı var mı acaba?

Genelleştirelim ve basitleştirelim: Toplumsal adalet ve eşitlik taleplerini kimlik edinmiş sol ile özgürlükler isteyen bireyler ve halklar ayrı dünyaların canlıları mıdır? Ve sosyal adalet talebi Lukaşenko gibi birini sahiplenmeyi dışlamıyorsa bu nasıl sosyal adalet talebidir?

İşkence ve aşağılanmaya daha güçlü, daha kararlı direnişle karşılık veren ve bunu  başka yerlerde örneğini pek görmediğimiz, sükûnetle bezenmiş özgün bir cesaretle yapan Belarus halkının şimdilik tek slogan var: “Git!” Ve tek siyasî talebi: Düzgün seçimler yapılsın.

Fakat nedense, bir halkın bu meşru ve asgarî taleple yürüttüğü değişim mücadelesine ânında “emperyalist komplosu” ve “renkli devrim” damgası vururken eli titremeyenler çok. Herkes için demokrasi ve özgürlük istediğini söyleyen ve yedi yıl önceki haysiyet isyanıyla sık sık -haklı olarak- övünen birilerinin, başkalarının tam da haysiyet ve özgürlük için giriştiği mücadeleye hafifseyerek, ardında tezgâh arayarak yaklaşması nasıl adlandırılmalı? Belarus’tan bakıldığında Gezi İsyanı emperyalist komplosu gibi mi görünüyordu acaba? Onu öyle görmek için Belarus sokaklarından değil başka biryerlerden, asık suratlı adamların kötülükler planladığı salonlardan bakmak gerekmez mi?

Demokrasi ve özgürlüklerle toplumsal adaleti, sosyal devlet uygulamalarını birleştirebilecek, güvenilir sol alternatifin olmadığı yerde, halk hareketleri büyük çıkar sahiplerince sömürülüyor, yoldan çıkarılıyor diye diktatörlerin yanında saf tutacak hale gelmemek bir “kırmızı çizgi” bahsi değil mi?

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.