Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / O kadarı!..
16 Şubat 2020

O kadarı!..

Hiçbir gerçeğe dayanmayan iddianameyi hazırlayan, “yeniden kıymetlendiren” ve buna göre dava yürütenler nasıl bir mesleğin erbâbıdırlar?


Hayatta pek çok insanın pek çok yanılgısına yolaçmış, başa bela bir soru var: “O kadarını da yaparlar mı artık?” Ben bu insanların öndegelenlerindenim.

Duran insanın durduk yerde içinden fesatlık ve fenalık köpürttüğü devirdeyiz, neme lazım, belirteyim: Şahsî ehemmiyetimden ötürü değil elbette. Bu soru ve gerisinde yatanlar yüzünden kafaya gelme miktarı, oranı, ders almama inadı veya kabiliyetsizliği… bakımlarından.

Bir tesellim var; kimse vermedi, kendim buldum. Tekrarlandıkça içerdiği aptallık dozu artan o soruyu can havliyle deşince biryerlerden başını uzattı.

O soru can havliyle deşilir, çünkü zaten can havliyle sorulan sorulardandır. Bir çeşit son çare arayışının ifadesidir.

Teselliyi ararken, yolda, önce mâlûm sorumuzun aslında çekirdekteki başka bir -asıl- soruyu barındırdığını, onun kılıfı olduğunu fark ettim. Çekirdekteki, hattâ bizzat çekirdek soru şuydu: “Yapmazlar, di mi?” O kadarını da yapmayacaklarını umabilmek istiyorduk.

Parmaklarımız giderek hissizleşse, kavrayışımız güçsüzleşse de bizi her seferinde bu soruyu yeniden sormaya yönelten şey, şüphesiz çaresizlik. Yoksa, yapıp yapmayacaklarına dair soru sorduklarımızın bazı insanî, ahlâkî, hukukî, dinî, kültürel… ne ise artık, bir insanı başkalarına kötülük yapmaktan alıkoyacak şey neredeki kökten büyümüş nasıl bir sınırsa, ona güvendiğimizden sormuyoruz bunu. Can çıksa da bünyeden atılamayan şu gelecek umudu -ki o da hayatı boşa geçirmemiş olma arzusunun öbür yüzü bir bakıma- sorduruyor soruyu. Böyle de olmasın artık, bu kadar da olmasın, bu kadarını da yapıyor olmasınlar, bu kadarını da yapabildikleri bir hayat içerisinde bulunuyor olmayalım…

Bu sorudan kurtulmanın yolu var mı, bilemiyorum. Eminim, en azından başkalarının yanında, bunu hiç sormadığını ileri sürecek çok kişi çıkar. Ama onlar her şeyi bilenler, hayatı çözmüş olanlardır. Ve bunun için öğrenmelerine gerek yoktur. Dün bilmemne olurken de onlar doğruyu bilmekteydi, bugün bilmemne olmazken de. Biz sıradan fâniler yanlarına yaklaşamayız; uzak duralım.

Eş-dost düşüncesizlikleri, hoyratlıkları ve umursamazlıklarından başlayarak, devletin dizginsiz kudretini kullanma imkânını ele geçirmişlerin sırf yapabildiklerini görebilmek için bile başvurabildikleri zulüm yöntemlerine uzanan şiddet eylemleri, hep biraz daha yükselen çıtayı endişeyle izleyenlerin aklına düşürür soruyu: Sınır nerede? Düşüncesizlik bir aşamada fark edilip geri çevrilir mi? Ya da bir sınıra gelinince ışık yanar ve oradan sonrasının tamir edilmez arızalara yolaçacağı anlaşılır mı? Zulmün ne kadarı muktediri tatmin eder? Yaptıkça yapası mı gelir? Yapar, bakar, kimse itiraz etmiyor, şiddeti artırır, yine engelle karşılaşmazsa ezâ cefâ dozunu yükseltir, kanıksadıkça hep daha çoğundan tatmin duyar hale gelir, hep daha fazlası, daha fazlası, filan… böyle midir mekanizma ve süreç?

Başa bela açan başka sorular da var. Bugünlerde özellikle biri…

Diyelim hekim, hastalarını muayene edip dertlerine çare bulmaya çalışmıyor da, yukarıdan kendisine gelen buyruklar doğrultusunda, onlara hastalıklar uyduruyor, sağlıklarını hepten bozacak sözde tedaviler uyguluyor, bünyelerini tahrip edecek ilaçlar veriyor. İnsanları hastalıklardan kurtarmak gibi bir ulvî işlevi yerine getiren, özel yemini olan, başka birçok meslekten farklı, üstün görülen, bu nedenle ayrıcalıklı kılınmasına itiraz edilmeyen hekimlikle bu şahsın yaptığının alâkası yok. Yapması gerekenin tam aksini yapıyor. Fakat o bir hekim! Ona hastanede “hocam”, dışarıda “doktor bey” diye hitap ediliyor. Her yere hekim kimliğiyle girip çıkıyor. İnsanlar ona bakınca hekim görüyorlar.

İşte soruya geldik: Peki o kendine bakınca ne görüyor? “İşte, hekimim ben!” mi diyor? Diyebiliyorsa bu nasıl olabiliyor? Varoluşunu inkâr ettiği bir hayat pratiği içinde, bu zat.

Tek harf değiştirerek, insan hayatında hekimliğin oynadığı rolle kıyaslanabilir önemde rolü toplum hayatında oynayan başka birilerinin mesleğine geçebiliriz. Hekim’i hakim yaparak. Vicdandı, ahlâktı, kişisel alanda inceleme gerektiren mevzuları bir yana bırakalım, hukukla ilişkisini kesmiş hakimlerin nasıl bir mesleğin erbâbı olduklarını düşünmeliyiz?

Önlerine iddianame adı altında bir metin geliyor. İddianame olduğuna göre, haliyle, birileri birşeylerle suçlanıyor. Suçların tamamen hayal ürünü olduğu, yakıştırıldıkları olay ve eylemlerle suçlara ilişkin tarifler yanyana konduğunda derhal ortaya çıkıyor. Hukuk’u bitirmiş, davalara girip çıkmış, muhtemelen gazete vs. de okuyan, dünyada ne olup bittiğinin az çok farkında olmasını beklediğimiz hakim veya savcı, zaman zaman bilemediğimiz nedenler ve yollardan vecd haline girip şunlara inanıyor olabilir mi: Yüz binlerce insan, tiyatro oyunundan verilen mesajla bir anda sokağa dökülebilir; dış mihrakların akıttığı, ama hiçbir yerde en ufak izi olmayan paralar sayesinde bez maskeler ve poğaçalarla donatılan bu kalabalık, hiç tanımadıkları, bazıları birbirini de tanımayan insanlar tarafından hükümeti devirmek, devleti yıkmak üzere eyleme geçirilebilir. Hakimimiz, bazı kişilerin aralarında yaptıkları telefon konuşmalarında geçen kimi sözlerin, başka kimse duymamış olsa da, sırf telefonda muhataba söylenmiş olmaları nedeniyle başlıbaşına büyük suç sayılabileceğini düşünüyor olabilir mi? İddianame denen metin, esas olarak şundan ibaret değil mi: “şu kişi şu suçu işledi, şu da delili, bu yüzden şu cezayı almalı”. Bir metin, bundan yoksunsa, sanık diye mahkeme önüne çıkarılan insanların ne işlediği herhangi bir suç ne de buna dair herhangi bir delil ortaya konuyorsa, o metnin iddianame olarak kabulü ve ona dayanılarak dava açılması, bir devleti feci hale düşürmesinin yanısıra, bu davanın hakimini nasıl bir konuma oturtur?

Üstelik o metin, daha önce yedikleri bin türlü herze yüzünden bugün baş düşman ilan edilmiş teşkilatın mensubu birilerince, yasadışı yollarla toparlanmış, hazırlanmış metinlerin -o muhteşem yüz kızartıcı lafla- “yeniden kıymetlendirilmesi”nden ibaretse? Üstelik, duruşmalar boyunca, iddialara dayanak yapılan her şey, ama her şey sanık avukatlarınca defalarca çürütülmüşse? İlaveten: davanın seyri boyunca hukuk boyuna, her fırsatta ayaklar altına alınmışsa?

Bu gayya kuyusuna düşmeden soruma döneyim: Hiçbir gerçeğe dayanmayan iddianameyi hazırlayan, “yeniden kıymetlendiren” ve buna göre dava yürütenler nasıl bir mesleğin erbâbıdırlar? Savcı, hakim gibi sıfatlar, hukuka göre iş yapanları çağrıştırır. Biz hukuka göre yapılan iş ya da kendisine göre iş yapılan hukuk göremiyoruz; neden? Hukuksuz bir şiddet tekeli organizasyonuna nasıl devlet denecek?

Karşısındaki insanların uydurulan suçları işlemediğini, elindeki uyduruk metni iddianame sayıp dava açılamayacağını, yürüttüğü davanın asgarî hukuk gereklerinin geçerli olacağı yerde asla öyle yürütülemeyeceğini bal gibi bilen, bunlara rağmen, akıl almaz ağırlıkta suçları bunları işlememiş insanların üzerine atarak hayatlarını karartmaya çalışan; bazılarını düpedüz ölüme göndermek isteyen, ama idam cezası kalktığı için ağırlaştırılmış müebbete razı olan birileri, böyle bir kötülüğü neden yapıyor? Bu yazıdaki derdimize göre sorarsak: Nasıl yapabiliyor? Ayrıca, işlemedikleri suçlardan ötürü insanları delilsiz, adil yargılamasız yıllarca hapse atmak ağır suç değil midir?

O iddianameye dayanılarak açılmış davayı yürüten hakim, kendine bakınca ne görüyor? Sanıkların ve avukatlarının ortaya koyduğu hiçbir itirazı, hiçbir gerekçeyi, hiçbir izahatı, savcının getirdiği tanıkların -bütün yönlendirmelere, zorlamalara rağmen- sanıklar lehine verdikleri ifadeleri kaale almayan, sanıklar aleyhine pratik delil üretilmesine engel olmasınlar diye avukatların tanığa soru sorma hakkını ortadan kaldıran, zaten sanık ifadelerini alırken karşısındakiler hakkındaki niyetini, yargısını belli eden; velhâsıl, kararlaştırılmış infaz eyleminin icracısı gibi izlenim veren hakim, kendine baktığında ne görür?

Bunu sahiden merak ediyor olmak belki insan evladının kötülüğüne dair idraksizliğime yorulabilir. Peki, niye uğraşıyoruz biz? Çünkü insan evladı yalnız kötü değil. Bir polis, tribüne gelmiş gözleri görmeyen adama maçı baştan sona anlatmış, fotoğrafını da gördüm. Meselâ!.. Hekim olsa, belki yoksul hastalara bedelsiz bakacaktı, kim bilir?

Kim nasıl girdi acaba hakimlerin kanına? “Hem öyle yapıp hem böyle sayılabilirsiniz!” Kim soktu akıllarına bunu?

İdam mangasının karşısında insanlar hiç değilse akılla, mantıkla, hakikati izah etmekle uğraşmaz. Muazzam bir kötülük kütlesinin altında eziliyoruz. Çünkü duruşmalarda hakikatin sesini de duyabiliyor ve pusulayı şaşırabiliyoruz. Biz duyuyoruz. Heyet duymuyor; onların kulakları o sese kapalı. Ama hakikat tekrarlandıkça, işte, o meşum soru yine saklandığı yerden çıkıp geliyor ve bizi tuzağa düşürüyor. Evet, onlar o kadarını da yapıyorlar. 
#YargıYokİnfazVar

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.