Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / SEZİN ÖNEY / Bir yaşam borçluyuz Tahir Elçi’ye
27 Kasım 2019

Bir yaşam borçluyuz Tahir Elçi’ye

Dört Ayaklı Minare’nin önünde, Tahir Elçi’yle beraber “kendimizi,” insanı insan yapanı kaybettik ve daha da bulamadık açıkçası

Dört yıl olmuş: Tahir Elçi vurulalı dört yıl olmuş. Geriye dönüp bakınca, hayatımızda her şeyin değişmeye başladığı dönüm noktası tam da o zaman. Kötülüğün kapılarının ardına kadar açıldığı karanlık bir dönem başlamıştı ve arkası da tufan gibi geldi zaten.

Dört yıl sonra, o kötülüğün kapılarını kendi çıkarları için açanların ayağına, yavaş yavaş kendi zehirlerinden filizlenen sarmaşıklar dolanmaya başladı bile. Günü gelecek, kendi zehirleri onlara, başkalarına çektirdiklerini bir bir tattıracak da.

Yıkımların vebâlini, kendi hedeflerine ulaşmak için zerre kadar umursamadılar ama: başkalarının hayatlarının enkazı üzerine inşa edilen zaferlerin kalıcılığı olmaz ki. Başkalarını ezerek, başkalarının sırtını kurşunlarla hançerleyip yükselmenin de zehir yeşili bir bedeli var.  Çıkacak aheste aheste… Sessiz sedasız çıkmaya başladı da.

Tahir Elçi’nin, tam da korumaya çalıştıklarının varlığında somutlaştığı Dört Ayaklı Minare’nin önünde vurulması, hepimizin “kaybettiği” bir felaket döneminin de başlangıcıydı. Birçok şeyi kaybettik; o günkü hayatlarımızı, o vakit sahip olduklarımızı, geleceğe dair ümitlerimizi kaybettik.

Dört Ayaklı Minare’nin önünde, Tahir Elçi’yle beraber “kendimizi,” insanı insan yapanı kaybettik ve daha da bulamadık açıkçası.

Bunlar öylesine, sözler değiller; gerçekten kendimizi kaybettik.

Şu hâlimize bakın; hepimiz her bakımdan daha yoksun, daha yoksul, daha azız. Savrularak, öylesine yaşayıp gidiyoruz. Dışarıdan “tamam” gözüküp, içeriden çöken, temelsiz harap binalar gibiyiz. Günlük öylesine ayakta duruyoruz, yarını çıkarıp çıkaramayacağımızı bilemeden; yarın için ümit edemeden, düşünemeden, hayal kuramadan.

Bizden bugüne kadar çok şey çalmış, çok şeyi haksızca almış olabilir haris insanlar, içi çürümüşler; ama en kötüsü, hayallerimizi çalmaları oldu.

Tahir Elçi’nin öldürülmesi ve tüm bu cinayete dair her ayrıntıda, sonrasında yaşananlarda da dönüp dönüp ortaya çıkan, yüzünü göstermekten bıkmayan, yapışkan ve ısrarcı “safkan kötülük,” hayallerimizde el çabukluğu sihirle elimizden alıverdi. Ne olduğunu anlamadan geçti bu dört yıl; sadece geriye bakınca insan anlayıveriyor safkan kötülüğün nasıl kıskıvrak eli kolumuzu, irademizi bağlayan bir kara büyüye dönüştüğünü.

Elbette, yapanın da yanına kalmayacak. Karanlığın kapısını açanlar, ruhlarını şeytana satarken günü gelip de o karanlığı asıl kendilerine musallat etmeyi kabullenmiş demektir. İşte karanlıkla düşüp kalkmanın, kendine iktidar aracı yapmanın da bedeli bu: biraz daha zaman kazanılır belki, kaçınılmaz sonlar biraz ötelenir itelenir. Ancak, karanlık da kepçeyle verdiğini de cehennem kazanlarıyla geri alır: nesillere yayılan biçimde yaka yaka, acısını çıkara çıkara. Başkalarından alınanların, çalınanların bedelini, çarpan etkisiyle artan şiddette sora sora…

Tahir Elçi’yi, safkan kötülüğe kurban ederek, onun hayatını çalarak kendi iktidar ömürlerini uzatmaya çalışanlar; evet, bu dört yıl emellerine ulaştılar. Ama daha ne kadar sürecek karanlığa yalvar yakar olup, kötülükleri basamak yapmak? Ne kadar sürebilir; birkaç ay, yıl? Herkesi ve her şeyi, kendi çıkarı için kullanmaya değer mi; nefretin pençesine her gün biraz daha hapsolmaya değer mi? Her türlü kötülüğü yapabilecek “yaşayan ölülere” dönmeye değer mi sırf “kazanmak” için?

Dört yıllık zamanın kum taneleri, dayanılmaz bir ağırlıkla kendilerini aşağılara bırakıverdi; belki şimdi ancak anlayabiliyoruz nasıl bir uçurumdan aşağı itildik Tahir Elçi’nin öldürüldüğü gün… Düşüşümüz de hâlâ sürüyor.  Dipsiz bir kuyunun içinde sürekli irtifa kaybediyor hayatlarımız: Tahir Elçi’nin Dört Ayaklı Minare’nin önüne düşüşünü hepimiz kendi hayatlarımızda yavaş çekim yaşayıp duruyoruz.

Hepimiz, safkan kötülüğü gördüğünde tanıyabilecek kadar bilincini yitirmemiş hepimiz, Tahir Elçi’ye bir yaşam borçluyuz.

İradelerimizi ellerimize geri almak; ölümü yaşama, yok oluşu var oluşa dönüştürmek zorundayız. Evet; bazen nefes alıp vermek bile zor. Evet; kendini hep daha da bir çirkin yüzle ortaya koyan kötülüğün bayağılığı takat da tat da bırakmıyor insanda. Bıktırıcı bir sırnaşıklıkla, illa ki kendi iradesini başkalarına dayatmaya çalışanlar boğuyor gerçekten.

Ne var ki, daha fazla ölemeyiz artık; şimdi bırakırsak ipin ucunu, bizleri parçalarlar, kalanımızı da yok ederler kendilerinin son cürmünde.

Böyle yenilemeyiz; şimdi burada böyle yenilemeyiz. Her ne kadar kışın soğuğunda donup gitmek içimizi ısıtabilmenin tek yolu gözükse de, böyle kapıp koy vermek, böyle yenilmek bize yakışmaz. 

Tahir Elçi’ye bir yaşam borçluyuz.

Ama dört duvar ardında, betonun çatlağında bir ümidi filizlendirmeye çalışarak; ama özgür fakat hapis halde günlük hayat gailesinin girdabının içinden bir yenilik, bir güzellik çıkarmaya çalışarak.

Yaşama tutunan biri Tahir Elçi; vakfı üzerinden de bugün insanların hayatlarına dokunmaya devam ediyor. Onun verdiği ilham, bir bakmışsınız “Rengârenk Umutlar Oyuncak Kütüphanesi” olarak çocuklara dönüyor, kâh Tahir Elçi Vakfı’nın edebiyat ve sanat alanına odaklanan dergisi Kırık Saat gibi hayal kurma gücünü canlandıran bir girişimle hayata yeniden can katıyor. Kırık Saat, bu Kasım ilk sayısına da Tahir Elçi’nin başyazısı ile başladı.

Düşünsenize; gerçekten de bir çoğumuzdan çok çok daha hayatta Tahir Elçi. Hâlâ üretiyor. Şu an bile, canı alındıktan dört yıl sonra bile, can vermeye devam ediyor. Bizler de ona bir yaşam borçluyuz. 

"Tanrım kesmeselerdi ağaçları göçmeyecekti kuşlar. Kasımlarda kuşlar şehirleri terk ederdi” diye yazmış Türkân Elçi, Kırık Saat’in ilk sayısında. Bu kasım, bu kış kötülüğün kapılarını can yeşilleriyle örten ağaçlar önce içimizde yeşersin; gerisi gelir. “İrademizi, hayallerimizi, hayatımızı o kış geriye aldık” diye anlatmaya başlarız gelecek kışa: bir yaşam borçluyuz Tahir Elçi’ye ve borcumuzu ödemekte artık daha fazla da gecikemeyiz. 

Kırık saat, yaşamın vaktini gösteriyor; Tahir Elçi’ye reva gördükleri ölümün değil.  

oneysezin@hotmail.com

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.