Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Antalya Hatırası
06 Kasım 2019

Antalya Hatırası

Üç “ilk film”in yarıştığı bir yerde, ‘en iyi ilk film’ ve ‘en iyi film’ ödülünü yönetmelik çiğneyerek tek filme vermeyi ne gerektirebilir?

56. Antalya Altın Portakal Film Festivali, batırılmaya çalışılan bir organizasyonun kurtarılışı, yok edilmeye çalışılan bir değerin var edilişi, kaybedilmiş mevzinin yeniden kazanılışı… nasıl tarif ederseniz edin, bir tür diriliş şöleni sayılarak heyecanla beklendi. Kendine yabancı addettiği, iktidarına yaramaz gördüğü her varlığa okla yayla, yasakla iptalle, mahkemeyle hapisle, alenen olmuyorsa çaktırmadan keserek, kenarından kırparak, safha safha anlamsızlaştırarak saldıran bir muktedirler çemberinin ortayerindeki girdaptan çekip çıkarıldı, onlarca yıllık festival. Başlıbaşına heyecan. İlaveten, güleryüzlü ve yardımsever gencecik görevlileriyle, genel olarak aksamayan programlarıyla, ağırlama ve geliş-gidiş trafikleri konusunda yaratılan güvenilir düzeniyle, hele hele salonları dolduran seyirci ilgisiyle, katılan herkesin memnuniyetini yüzünden okumanın mümkün olduğu bir ortamdı. Kolay iş değil, hiçbir yere vaktinde gelmeyen ve kendi dışında kimsenin halini umursamayan insanlar ülkesinde böyle yüzlerce, binlerce kişiyi kapsayan organizasyonlar yürütmek. Üstelik, kendini mühimseme dalında kainat çapında iddiaya sahip bir camia işin merkezindeyken. Velhâsıl, kapanış gecesine kadar, pek güzel bir festival yaşadık. Ne yazık ki, ödül töreninin bir aşamasına kadar tek sorun, önce kötü, sonra, Japon yönetmen kendi dilinde birkaç cümle söylemeye kalktığında berhava olan çeviriyken, gece bittiğinde bambaşka meselelerimiz olmuştu.

Sinema meraklıları ve sektörden insanlar için artık haber değeri taşımıyor, azıcık ilgili herkes de kabaca biliyor: Ulusal yarışmada ödüller dağıtılırken, festival yönetmeliği çiğnenerek, kimsenin aklına ve gönlüne yatmayan tuhaflıklar yapıldı. Ulusal yarışmada on dört ödülden (biri paylaşmalı) dokuzunun tek filme verilişi elbette gürültü kopartırdı; ancak şahit olduğumuz bundan ibaret değildi. Yönetmeliğe göre paylaştırılamayacak bir ödül iki filme paylaştırıldı, en garibi ve hakikaten pek garibi, “en iyi ilk film” ile “en iyi film” ödülleri aynı esere verildi. Jüri, yönetmeliğe aykırı tasarruflarını, festival yönetimine gerektiğinde değişiklik yapma yetkisi tanıyan bir maddeye dayanarak savunuyor. Ancak öyle anlaşılıyor ki, bu değişiklik ve inisiyatif kullanma yetkisi, yönetmelikte açıkça tanımlanmış hükümler için geçerli değil.

Bu mevzuların ayrıntılarını merak edenler için pek güzel bir kaynak var: T24’ün “Muammer Brav’la Ekşın” programına -festivalde (Ümit Ünal’ın “Aşk, Büyü, Vs.” filmindeki rolüyle) en iyi kadın oyuncu ödülünü alan Selen Uçer’le birlikte- katılan yapımcı Yamaç Okur, yönetmelik maddelerini, değişiklik şartlarını izah ediyor. Yani benim burada bunları uzun uzun aktarmama ve ilgili çok kişinin bildiklerini tekrarlamama gerek yok. Benim derdim başka. Bir soru.

Şu: Bir jüri neden kendini aralarından bazılarını seçip ödüllendirmekle görevli olduğu eserlerin önüne, üzerine, artık ne diyeceksek, işte, olmaması gereken yere yerleştirmek ister? 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali ulusal yarışma jürisine bakınca, hepsi kendi işinde, alanında gayet başarılı, bu başarılarını aynı alanda iş gören kimsenin inkâr edemeyeceği insanlar görüyoruz. Acaba neden böyle bir şey yaptılar?

Törenden sonra, ödül bekleyeni, beklemeyeni, herkes gayet öfkeli, bozuk ve şaşkındı. Kötü bir şaşkınlıktı bu. Haksızlığa uğramışlık hissini onca insanın birlikte paylaşması kolay rastlanır durum değil. Öyle ki, benim gibi, uzun metraj yarışmasıyla alâkası olmayan, orada kim kazansa aynı hislerle tebrik etmek dışında yapacağı şey olmayan insanlar bile bir tür itilmiş kakılmışlık haline büründü. Ulusal yarışma jürisinin dokuz ödül verdiği filmin yönetmeni, bunlardan -dördüncüsünü mü, beşincisini mi, hatırlamıyorum- birini alırken, “Şu ana kadar seviniyordum,” dedi, “şimdi tedirgin olmaya başladım.” Gönül rahatlığıyla sevinebilmeliydi.

Tedirgin edici finalin en önemli unsuru, şüphesiz, jüri başkanı Zeki Demirkubuz’un en iyi yönetmen ödülünü vermeden okuduğu manifestomsu metindi. İçinde geçen kimi ifadeler başlıbaşına ilgi ve merak konusu olan bu metin, ödül dağılımının başkaca takviyeye ihtiyaç göstermeksizin zaten ortaya koyduğu gerçeğe herkesi hazırlamak üzere kurulmuştu: Jüri filmlerden yalnız birine “hayran olmuş”, ötekileri pek yüzüne bakılmaya değer bulmamıştı.

Sahiden, filmler arasında bu kadar muazzam fark var mı? Üç adet “ilk film”in yarıştığı bir yerde, ‘en iyi ilk film’ ödülünü, aynı zamanda festivalin en büyük payesini, ‘en iyi film’ ödülünü kazanan filme, yönetmelik çiğneyerek vermeyi gerektirecek kadar canhıraş ne olabilir? Eğer yalnız eldeki filmleri değerlendirip, kıyaslayıp ödüller dağıtmakla yetinilecekse…

Nâçizâne, öyle sanıyorum ki, jürinin görevi bundan ibaret. Fakat olamadı. Bundan ibaret kalamadı. Düşünüyorum, cevap bulamıyorum: Elindeki yönetmeliği takmamaya bir jüriyi ne sevk edebilir? Festivalin selameti, sinemanın istikbali bakımından mı gerek görüldü böyle bir şeye? Yoksa “burada kuralları ben koyarım, arkadaş!” canavarı mı Antalya’nın yaya geçirmez şehir içi otoyollarından hışımla yuvarlana yuvarlana geldi ve jüri toplantısını bastı?

Yıllar önce, bir belgesel filmime (“Kızlar ve Kökler”), Ankara Film Festivali’nde ikincilik ödülü verdiler. Biri gelip haber verdi. Çok sevindim. Böyle ortaya çıkardığım ilk belgeselimdi. Birinciliğin hangi filme verildiğini sordum. “Jüri birinciliğe layık film bulamamış,” dediler. Üçüncü vardı. Sevincim yerini önce belli belirsiz öfkeye, sonra insanı uyuşturan cinsten anlamsızlık hissine bıraktı. Bunları merak izledi. Antalya’da duyduğuma benzer, pis bir merak. Yapıcı değil, öğretici, geliştirici değil. Doyurulduğunda tatmin duygusu vermeyecek, üzecek meraklardan.

Günler sonra aklıma gelen -muhtemelen abartılı- açıklama şöyleydi: Jüri, kendinden beklendiği üzre ödülleri dağıtsa, o aşamadan sonra yalnız filmler konuşulur. Oysa böyle bir kararla öncelikle kendinden bahsedilmesini sağlıyor. “Hiçbirinizi birinciliğe layık bulamadım!” Bunu diyen, şüphesiz bir değerlendirici, seçici değil, bir muktedirdir.

O jüride kimlerin olduğunu unutmuşum. Bu yazıyı yazarken aradım taradım, buldum. Ve şaşırdım. Daha sonra tanıdığım, birlikte çalışmalar yaptığım insanlar da vardı. O sırada kendini çoktan kanıtlamış, alanımızdaki değerleri herkesçe kabul edilmiş insanlar. Tamamı için bunları söyleyemem.

Antalya’daki jüriyse, böyle ölçütlerle bakıldığında eksiği gediği hiç bulunamayacak bir ekip. O halde neden? “Bozkır’a zaten sekiz ödül verdik, yönetmelik çiğneyip neden ille dokuzuncuyu da veriyoruz?” dememiş mi aralarından kimse? “Burada paylaştırılmaz yazılı, paylaştırıp mesele yaratmayalım o halde,” diyen çıkmamış mı?

Sinemacıların ezici çoğunluğu, ödüllere ilişkin jüri operasyonundan başkan Zeki Demirkubuz’u sorumlu tutuyor. Açıkçası bütün bu işi tek kişinin kabahati olarak kayda geçirmeyi anlayamıyorum. Oradaki öbür insanları bardaklarına uyku ilacı atıp bayıltmış ve onların yerine de imza mı atmış Demirkubuz? Ayrıca, diyelim hepsini o etkiledi, bunu niye yapmış? Zeki Demirkubuz bu memleket sinemasının başarılı yönetmenlerinden biri. Tutku ve ısrarla, birkaç kişilik çabayla filmler yaparak kendini var etti. Türkiye sinemasının özgün yönetmenler locasındaki koltuğundan filmleri değerlendirmek varken, küllerinden doğmakta olan festivalin üzerine hortumla su sıkan adam rolüne niye çıksın?

Açıkçası, camia içi dinamikleri bilen biri değilim. Belki bu soruları ortaya atmadan önce daha çok bilgi sahibi olmam gerekir. Daha fazlasını öğrenmek istemiyorum. Zeki Demirkubuz, manifestomsu metni okumadan önce, “gerekçe faslına girmedik, duygularımıza göre davrandık” mealinde bir söz söyledi. Ben de duygularımı, olabildiğince ilave mesele çıkarmayacak yüzeysellikte ifade etmek istedim. Bu yüzden mantık yürütmeyi bırakmam, olgu peşinde koşmaya kalkışmamam doğaldır.

Festival kapanırken filmleri konuşabilseydik ne güzel olurdu. Ulusal yarışma jürisi bu şansı elimizden aldı. Antalya Hatırası olarak elimizde, oyunculuğun On Emir’inden pek beylik bir madde kaldı: Rol çalmayacaksın!

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.