Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Araya girmeli muktedir nutku
29 Temmuz 2019

Araya girmeli muktedir nutku

Millet Suriyelilerin tehcir edilme ihtimalini seviyor. Ne yalan söyleyeyim, onlardan çok biz seviyoruz

Terörle mücadele hakkında ne düşünüyorsunuz? Hangi plan, hazırlık ve önerilere sahipsiniz? Meselâ bizim planımız belli: kırk senedir ne yapıyorsak ona devam ediyoruz. Gençlerimizi onlara öldürtüyor, onlardan da ne kadarını bulursak öldürüyoruz. Gerikalanları yaşadıklarına pişman ediyoruz. Bu tarafa da, “ama bu defa işleri bitti” diyoruz. Biz bunu hep böyle yapıyoruz. 22 Temmuz 2015’ten bu tarafa kaç şehit verdiğimizden haberiniz var mı? Aslında lafola soruyorum, çünkü kimsenin haberi yok. Kimseye bunları açıklamıyoruz. Şehit cenazesiyle duygu sömürüsü yapacağımız zamanlarda ortaya çıkarıyoruz bunları. Sarımsağın yüzde 89, salçanın yüzde 90, çocuk bezinin yüzde 40 zamlandığını söylüyorsunuz da, terörle mücadelenin artan maliyetlerini, bombaya, mermiye, askeri operasyonlara harcanan paraları hiç duydunuz, hiç hesap ettiniz mi? Aslında etmeseniz iyi olur, çünkü savaş harcamalarının ekonomiye yıkıcı tesirinden hazır kimse bahsetmezken durduk yerde iş çıkarmayın. Fakat biliniz ki, top mermisi, uçak benzini, hepsi çok pahalıdır. Sayın Kılıçdaroğlu, kuldan utanmıyorsanız, bari Allah’tan korkun. Çünkü en çok Allah peygamber diyenler artık korkmuyor, e, birilerinin de korkması lazım. Türkiye ateşten gömlek giymişken, siz hangi yüzle konuşuyorsunuz? Çakmak gazının, ipliğin fiyatından haberiniz var mı? Ülkemizin başka giysisi bulunmadığından, tarihi boyunca hep bu gömlekle dolaştığından haberiniz yok mu? Ülkenin pekâlâ başka gömlekle de memnun mesut yaşayabileceği mi ortaya çıksın? Nic’olur ateşten kandan beslenen bizlerin hali? Mutfakta ateş varsa söner, söndürülür. Nitekim söndürdük, yakamıyorlar, para yok. Bugün az yediysek yarın çok yeriz. Yani siz değil biz. Muktedirler, yönetenler, zenginler. Bugün kaybettiysek kısa sürede tekrar kazanırız. Yine siz değil. İtişmeyin önlere doğru. Peki ağlayan analara ne diyeceksiniz? Muktedirler, siyasetçiler daha az ırkçı, daha az faşist olsaydı çocuklarınız ölmeyebilirdi deseniz sizi dinlerler mi? Kulak verenin kulağını kesmez miyiz alimallah? Omuzlarda taşınan şehit naaşlarına nasıl bakacaksınız? ‘Komplekslerimiz, takıntılarımız, ihtiraslarımız ve beceriksizliğimizle bu gencecik çocukları öldürtüyoruz’ gibi şeyler mi geçireceksiniz içinizden, bakarken? Cami avlusunda linç ettiririz sizi alimallah! Bekâmız tahrip edildikten, vatan ve millet elden gittikten sonra neyin ekonomisinden, neyin gelir azalmasından bahsedeceksiniz? Bekâmız tahrip edilince geride kalan şeyin bumburuşuk şeklini mi tarif edeceksiniz? Vatan ve millet elden nerelere gidebilir, haberiniz var mı? Anadolu’yu Perslere, Trakya’yı Komünist Yugoslavya’ya verirler, Türk milletini Endonezya’nın on üç bin adasına dağıtırlarsa, hangi mutfak, hangi tencere? CHP Genel Başkanı son bir yılda millî gelirdeki düşüşün 135 milyar dolar olduğunu söylerken, karamsarlık aşılayıp kara kampanya tetikçiliği yaparken kimlerin gözüne girmek, hangi mihrakların dikkatini çekmek için çabaladığını artık herkes biliyor, herkes anlıyor. Herkes derken, kendimi ayrıcalıklı tutmamak için yani… Yoksa bunları benden başka bilen yok. Bazen iktidardaki müttefiklerimize de çıtlatıyorum, onlar da belli etmeden “mihraklar bellidir” diye söylüyorlar. Bu çürük zihniyetler Milli Mücadele yıllarında ihanetiyle mâlûm olan Ali Kemal’in izinden yürüyen, onun Birleşik Krallık’a Başbakan olan torunuyla fikrî hısım olan gafillerdir. Mâlûm, mevzu magazinel ve güncel, bu yüzden bu bağlantıyı kurup bu örneği verdim; aslında alâkası yok. Bunların nüfus kütüğü Türkiye’de, ruh kökü yabancı memleketlerdedir. Halbuki bizim ruh kökümüz kendi memleketimizde bile değildir. Çünkü hiçbir yerde değildir. Biz toprağımızı da sevmeyiz. Sevdiğimiz, üstünlüğümüz, ayrıcalığımız, ezme kabiliyetimiz ve kendimize vehmettiğimiz bilumum göz kamaştırıcı özelliklerdir. Biz kendimize aşığız. Sıkıntı yok.

Suriye’nin kuzeyinde acilen derinliği 30 km’yi bulan bir güvenli bölge kurulmalıdır. Bu bölge terörden tamamen arındırılmalı, denetim ve kontrolü Türkiye’de olmalıdır. PKK/YPG’li caniler silahlarını derhal teslim etmelidir. Bunları böyle söylüyoruz, olmayacağını veya oldurtmaya çalışıldıkça bugünkünden de büyük meseleyle uğraşacağımızı bilmediğimizden değil. Maksat sürekli savaş ortamını canlı tutmak. Fıtratımız icabı, havaya barut kokusu yayılmazsa nefes alamıyor, kan dökülmedikçe beslenemiyoruz. Dişimize değsin diye kan döküyor, sonra “e, değdi bi kere, n’apalım” diye fazlasını dökmek istiyoruz. Terörden arındırılan ve güvenliği sağlanan alanlara ülkemizde misafir olarak bulunan Suriyeli sığınmacılar peyderpey gönderilmeli ve yerleştirilmelidir. Başka bir seçenek yoktur, artık kalmamıştır. Bunu da böyle kolaylıkla yapılabilecek şey gibi söylüyoruz, çünkü milletin hoşuna gidiyor. Millet Suriyelilerin tehcir edilme ihtimalini seviyor. Ne yalan söyleyeyim, onlardan çok biz seviyoruz. Özlüyoruz tehciri. “Artık” demeyi de seviyoruz. Hemen dün vukûbulan bazı hadisat nedeniyle arzularımızın yerine getirilmesinin hayatî zorunluluk olduğu izlenimini uyandırmayı seviyoruz. Bir noktaya kadar tahammül ettiğimiz ama “artık” sınırın aşıldığı ve devin uyanacağı manzarasını tahayyül ettirmeye bayılıyoruz. Uyanmasak da olur, devmiş gibi yapmayı seviyoruz! Amacımız Türkiye’nin güvenliğidir. Amacımız devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü teminat altına almaktır. Amacımız onyıllardır budur. Yani bir türlü becerememişiz bunu. Özellikle Kürt meselesinde bizimkinin tam tersi yaklaşımla ülkenin güvenliğinin de, bütünlüğünün de çok daha kalıcı ve uzun vadeli tarzda teminat altına alınabileceğini bilmez değiliz, ama kendinden başka herkesten nefret eden benim ırkçımın faşistimin tatmin arayışı ne olacak? Kansız dişlerle, elden ayaktan kesilmiş evcil soydaşları gibi mi dolaşsın benim kurdum ortalıkta? Öyle barışçıl barışçıl? Barışçıl kuşu mu bu yoksa kurt mu? Geldiğimiz bu aşamada oyalanmaya, aldatılmaya, yalanlarla avutulmaya tahammülümüz kesinlikle yoktur. Başka bir aşamada olsaydık neyse, o zaman aldatılmaya tahammül gösterir, “yalan da olsa”yı söyler, oyalanırdık. Türkiye’nin meşru, hukukî ve bekâ hassasiyetine uygun güvenli bölge hedefi ya karşılanmalı, ya da Fırat’ın doğusu ateşe verilmeli, Türk milletinin kudreti hainlerin tepesine inmelidir. Bazen işte, insan ne dediğini bilmiyor, ağzından çıkanı kulağı duymuyor. Fırat’ın doğusunda “hainler” dışında da milyonla insan yaşıyor, fakat olsun, madem milletimizin kudreti birilerinin tepesine inecek, mümkün olduğu kadar fazla grubun başına insin ki, tehcir, sürgün ve gasp işleri bunca masrafa değecek çapta olsun. Gerçi mermi falan pahalı, fakat bunu düşünecek zaman değil. Sürekli savaş halinde bizim gibilere gün değil aylar yıllar doğar.

Üretim teşvik edilmeli, çarklar dönmeli, fabrika bacaları tütmelidir. Ekonomik saldırı düzenleyenlere bütün imkânlarımızla direnmek mecburîdir. Çiftçilerimizin sorunları vardır, halledilmelidir. Esnafımızın şikâyetleri vardır, giderilmelidir. Bunları böyle söylediğimize bakmayın, esas olan tank ve uçaktır; devletin toplum içindeki ajanlığı rolünü siyasetçi kostümüyle oynadığımızdan böyle konuşmamız gerekir. Emeklilerimizin, işçilerimizin, memurlarımızın, dar ve orta gelirli insanlarımızın talepleri imkânlar nispetinde karşılanmalıdır. Görüyorsunuz, hakikati milletimizden gizlemiyor, “imkânlar”ı münasip dille araya katıyoruz. Böylece emekli, işçi ve memur, kendisine bir parmak balın dahi çok görüleceğini kavrar. Buğday üreticilerimizin, pancar üreticilerimizin, sebze ve meyve üreticilerimizin, emeğinin, alın terinin karşılığını almak isteyen kardeşlerimizin problemleri zaman içinde çözülmelidir. Kezâ, top tüfek mermi kadar önem taşımayan ve yenmese de olacak birtakım fuzulî maddeleri üreten ahalimiz de, “zaman içinde” ibaremizden, anlamaları gerekeni anlarlar, borçlarını sekseninci defa altalta yazıp toplarken.

Türkiye, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle gücüne güç kattıkça bölgesinde huzur ve istikrar adası olarak yükselecektir. Şu an için bu olmuyorsa, o sistemle gücümüze güç katmayı beceremeyişimizden. Alırken ‘güce güç katar’ dediler, ama parça eksik herhalde, göstermek lazım. Yükselişimizin sınırı da yoktur. Böyle dedim ama mânâsı noktasında emin değilim. Oysa ‘alçalışımızın sınırı yoktur’ dense, diyeni hapse attırarak derhal izah edebilirdim. 2023 hedeflerinin gerisinde kalmanın bahanesi olamayacaktır. Çünkü bahane hazırdır; her zamanki gibi, iç düşmanlar, hainler, dış mihraklar vs. elele, bahane ihtiyacımızı giderecektir. Ülkemiz daha güzel günlere, bugünden daha umutlu dönemlere ulaşacaktır. Fakat bu konu netamelidir, çünkü bunun için öncelikle bizim gibilerin ortalıktan kaybolması gerekecektir. Faşistlikle hiçbir ülke âbâd olmamış, yalanla, zulümle hiçbir toplum huzur bulmamış, fakat pek çok siyasetçi bu işlerden ekmek yemiş, iktidar tatmış, zengin olmuştur. Bu yüzden, müsaadenizle, ortalıktan çekilmemiz kendi açımızdan pek abes, ayrıca sözcüsü ve sivil alan örgütleyicisi olarak görev yaptığımız devlet çekirdeğine fena halde ayıp olacaktır. Sorun varsa, çözecek irade de vardır. Zillet değil millet yaşayacaktır. Zalimler değil mazlumlar kazanacaktır. İşte bu yüzden, bugün bizim hem her zamankinden daha fazla eğilip bükülür hem de her zamankinden daha sert ve kıyıcı olmamız gerekiyor ve bu pek kolay değil. Bu nedenle çok öfkeliyiz, çok tahammülsüzüz, çok acımasızız. En ufak açığımızda tasfiye edilme tehlikesiyle karşı karşıyayız ve kendi muktedir konumumuzu ülkenin bekâsıyla eşleyip hepinize yutturmak sandığınız kadar kolay iş değil.

 

(Kaynak: MHP lideri Devlet Bahçeli’nin 27 Temmuz günü Amasya’da yaptığı konuşma. Siyahla vurgulanmış sözler bu konuşmadan.)

 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.