Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / AKİF KURTULUŞ / Edebiyatla “seviyeli” ilişki
07 Haziran 2019

Edebiyatla “seviyeli” ilişki

“Benim edebiyattan beklediğim” diye bir cümleniz varsa; buna da bu kadar güvenmeyin. Sandığınız kadar masum bulmayın bu cümleyi…


Edebiyatla, aslında yazı boyunca sanat diye de okuyabilirsiniz, bir toplumun eğitilebileceğine, “tedip ve terbiye” edileceğine ilişkin yaygın kanı, sanılanın aksine, sadece sağcı/muhafazakâr toplum mühendisliğinin bir enstrümanı değildir.

Sol – sosyalist toplum kuruluşunun da aslında Aydınlanma’dan devraldığı bir paradigmadır.

Bütün gücünü, “Edebiyatın toplum için faydaları” gibi, benim zamanımda lise öğrencilerinin münazara konusu olmuş, ama pek de masum sayamayacağım bir başlıktan alır. Masum değildir, çünkü bu “fayda”yı belirleyen otorite, “zarar”ı da tespit edecek; topluma (millete, halka, sınıfa) zararlı —bırakın metinleri— edebî ölçütü bile belirleyebilecektir.

Bu yaklaşım, edebiyatı sadece basit bir propaganda / ajitasyon metnine indirgeyecek, edebiyattan sadece bunu talep edecek kadar kabalaşmayabilir. Buna gerek de yoktur.

Ayrıca edebiyata bu bakış tarzının homojen olması da gerekli değildir. Olamaz da zaten. Şunu söylemek istiyorum: Edebiyatın aynı ahlakî – ideolojik – politik kabuller üzerinden yürümesi beklenmez. Her topluluk, başka topluluklarla ayrışsa da,  kendi içinde egemen olan bu değerlerin üstüne edebiyatın inşa edilmesini ister. Önemli olan da budur. Böylece her topluluk / cemaat, kendinden menkul değerlerinin edebiyatla sağlamasını yapmak ister. Bu; aynı zamanda edebiyatı böyle yönlendirebilecek güce sahip olmak anlamına gelir. Vice versa! Edebiyatı yasaklamak da aynı gücün bir işlevidir. Bir başka ifadeyle, edebiyatın ne söylediğine odaklanan bu zihniyet, aynı zamanda ne söylememesi gerektiğine karar vermek, “topluma zararlı edebiyat”ı ayıklamak, dışlamak hattâ cezalandırmak gücünü de elinde tutar. Dahası, bir edebî metinde asla geçmemesi gereken Yasak Sözcükler Listesi bile hazırlanmıştır. Yeri geldiğinde bazı sözcüklerin üstü çizilmek üzere hazır tutulan bir katalog, mutlaka vardır. Zamanla bazı sözcükler çıkar, yerlerine yenileri eklenir.

Homojen olması gerekli değildir, dedim az önce. Yine de birbirinden çok farklı yerlerde konuşlanmış sosyolojik, hatta sınıfsal aidiyete sahip bireyler bile edebiyatla kurdukları ilişkide aynı parantezin içine kolaylıkla girebilirler. “Sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kitle” de olabilir bu, yüzde doksan dokuzu Müslüman bir toplum da! Bütün siyasi kutuplaşmalar içinde, bir roman o iki kampın arasındaki bütün sınırları kaldırıverir.

İşte bu edebiyat ortamı, soruları olan, sorularına yeni sorular ekleme iştahı olan okur yerine; cevapları olan ya da hazır cevaplar bekleyen okur ister. Bu okur, edebiyattan; daha önceden ezber bellediği o şaşmaz doğrularını görmek isteyecektir.

Cemal Süreya’yı hatırlayalım: “1944 yılında Dostoyevski’yi okudum. O gün bugündür, huzurum yoktur.” Toplum Mühendisliği Edebiyatı (TME) okurunun asla katlanamayacağı, göze alamayacağı şey de budur: Huzurunun kaçması. O, edebiyatla huzur bulmak, arınmak için ilişki kurar. Edebiyattan talebi, doğruyu ve güzeli göstermesi, yanlışı ve çirkini teşhir etmesi; hattâ bunun için gerekli linç ortamını yaratmasıdır.

Öte yandan, Cemal Süreya’nın Dostoyevski edebiyatıyla kurduğu ilişkideki huzursuzluğu anlayabilmek için kehanet sahibi olmak gerekmiyor. On üç yaşında bir ergen, Cemalettin Seber, Raskolnikov’u bir çırpıda mahkûm etmek, cezasını kesmek istemiş; belli ki becerememiş, Stavrogin’le baş edilemeyeceğini anlamıştır belki de. Dostoyevski’nin küçük Cemalettin’in önüne attığı soruya bakalım: Raskolnikov tefeci Alyona’yı neden öldürdü? Bunu anlamak için bu karakterin dünyasına, dar, belki de bazı çıkmaz sokaklarına girip girmemek bize kalmıştır. Kaldı ki, bu sorunun cevabını bulamayabilirsiniz de! Nitekim yayımlandıktan yüz elli küsur yıl sonra bile; adlî tıpçıların, felsefecilerin, edebiyatçıların ve eleştirmenlerin, psikiyatrların hâlâ tartıştığı bu soruya cevap aramak bile, başlı başına başka maceradır.

Tekrar olacak ama bir kez daha! Edebiyat soru sorar çünkü. Edebiyatla nasıl ilişki kurduğumuza bağlı tabii ki… Edebiyatçıdan reçete bekleyenler, diyelim ki TME okurları, bu tür sorularla yaşayamazlar.

Edebiyat, yapma demez, yap diye emir vermez. Kutsal kitapların işidir bunlar. Kanunların dilidir.

“Bir roman okudum hayatım değişti.” Bu kadar kolay ve basit değil. Zaten, güzel bir roman cümlesi… Ama edebiyat tabii ki değiştirir. Temastır çünkü edebiyat. Temas ettikten önceki özne değilizdir. Tıpkı temas eden özne olarak metni değiştirdiğimiz gibi. Nietzsche’yi hatırlayalım: Bir metin yoktur, okur kadar metin vardır, diyordu.

Bir Lise’nin konuğuydum Nisan ayı sonunda. Çok seviyorum o yaş grubu gençlerle buluşmayı. İzmir’de, Özel Kora Anadolu Lisesi’nde gençlere “Edebiyat bize nasıl bir imkân verir” diye sordum. Ortam, fizik olarak çok uygun değildi. Sinema salonu gibiydi ve dışarıya açılan pencere yoktu ama yine de meseleyi canlandırabildim. İki yıl önce Ankara’da ODTÜ Lisesi’nde de aynı soruyu sordum. Sonra “Dışarıya bakın lütfen” dedim “ne görüyorsunuz?” Cevaplar yağmaya başladı. Ağaçlar, çimenler, orası burası, saydılar işte ne varsa. “Pervazlar” dedim, “pencerenin kolu…” Şöyle bir bana baktılar. Bir gencin elinden tuttum, pencerenin önüne kadar getirdim, elimle cama vurdum, “Ya cam” dedim. Böyle ortamlarda öğrenciler goygoyu çok severler, iyi de yaparlar. Bir alkış koptu. Sonra sessizlik. “İşte edebiyat önce o camı görebilme imkânıdır” dedim. Alkış kopmadı hâliyle.

Bu imkânla buluşmak, değişmeye başlamaktır.

Ama değişmek ve değiştirmek edebiyata ön yargısız, teklifsiz yaklaşmamıza bağlıdır. Hani şu “kırmızı çizgiler”imiz var ya! Yasaklarımız ve peşin kabullerimiz, kutsallarımız... Bunun üzerinden bir ilişkiler ağına ortak olabilir veya kendimizi dışarıya atabiliriz. Bunu anlayabilirim. İyi de, bir edebî metin nasıl olur da varoluşumuza ilişkin bir tehdit olabilir?

Raskolnikov’a özenip de cinayet işleyen birisi veya birileri olmamış mıdır? Bilmem, olmuş mudur? Boris Vian’a bakıp, tükürülecek mezar arayanlar? Hadi vardır, diyelim. Genet olduysa ben de eşcinsel olurum diyeni duydunuz mu? Edebî metin, ne kadar hamasî ve sakil olursa olsun, ne yapar da bir suçu özendirebilir? Bu soruyu şöyle de sorabilirim: Bir şiir meselâ, okurunu bir hayra, bir devrime, isyana filan, artık neyse neye teşvik edebilir? “Kalkın ey ehl-i vatan biz de şadan olalım / Din –ü millet uğruna haydi kurban olalım” çağrısına uyan kaç tane kurban biliyorsunuz?

Şimdi artık meseleyi sadeleştirelim.

Birisi Ankara, diğeri Adana Barosu’ndan iki avukat, Zümrüt Apartmanı romancısının cezalandırılmasını, hattâ önce hemen tutuklanmasını talep etti.
Ankaralı avukat, geçen birkaç gün içinde İstanbul’da İş Mahkemeleri’ndeki “dizüstü on beş santim etek” edepsizliğine karşı tavırlı, hayvan haklarına duyarlı, kadına şiddet mağduru Berfin Özek’i sahiplenen, başı örtülü göstericiye cinsel tacizde bulunan polise soruşturma açılmasını sağlayan barosuna teşekkür eden, Şule Çet davasını yakından takip eden, seküler hayat tarzına sahip bir hukukçu.

Adanalı avukat ise sık sık Binali Yıldırım retweetleyen, AKP ile organik bağı yanı sıra Adana İHH yöneticisi. Muhafazakâr ve milliyetçi refleksleri üst düzeyde bir yurttaş.

Ben işte, her ikisini bir araya getiren (muhtemelen hissettikleri o aynı) infial duygusunun peşindeyim. Ne oldu da siyaseten birbirlerine bu kadar zıt kutupta iki hukuk insanı, aynı refleksi gösterdi? 23 Haziran’da İstanbul’da oy kullanacak olsalar iki ayrı adayı destekleyecekleri çok net bu iki seçmeni, hangi “seçimleri” bir araya getirdi?

Edebiyatla kurdukları ilişki biçimi, şüphesiz. Her ikisi de edebiyatın, kendi “müesses nizam”larını bozabileceğine, kötülük saçabileceğine dair ortak ve oldukça genel geçer bir kanaat, hattâ endişe sahibiler. Üstelik edebiyatın yayacağı o kötülüklere karşı toplumu güçsüz ve kırılgan görüyorlar. Devletin bu zararlı maddelere karşı toplumu koruması için gerekli tedbirleri almasını talep ediyorlar.

Edebiyat tarihine bakıldığında bu tarz tedbir alma ve yasaklama çabalarının çok daha ağır, hattâ dramatik örnekleri de– komik örnekleriyle birlikte tabii ki – var. Bundan sonra da olacak. “Yerli ve millî” veya “dindar” bir nesil yetiştirmede değil sorun, nasıl bir nesil yetiştirmek isterseniz isteyin, Nesil Torna Tevsiye işlerinde Edebiyatın İşlevi gibi başlığınız olduğu müddetçe, Savcılıklara dilekçe veren avukatlar hep olacak.

İyi de edebiyat dokunulmaz mı?

Hayır, edebiyatın varlık nedeni bu zaten. Dokunulmak! Yazımın başında söylediğim “temas”ı da içeren ama ondan daha fazla bir eylem, demek istediğim. Orhan Koçak’ın Turgut Uyar’a, Gide’in Dostoyevski’ye, Nurdan Gürbilek’in Tanpınar’a dokunması gibi. Biraz daha uca gideyim, Beauvoir’ın sorusuna: Sade’ı Yakmalı mı? Cemal Süreya çevirisiyle Türkçe’de ilk basımı 1966 yılında yapılan kitapta Beauvoir, Sade’ı, herkesin kendi kendine utançla itiraf ettiği şeyi yüksek sesle bağırdığı için değerli bulmuştu. Tartışılır. İyi işte, sonuçta bir metin etrafında yapılan tartışmalar bunlar.

Cinselliğin, edebiyatta da erkeklik inşasının ve devamlılığının bir alanı olduğu, bunu tersine çeviren metinlerin görece azlığını söylememe bile gerek yok. İçinde cinsel ilişkinin geçtiği her edebî metni benim gözümde önemli kılabilecek ilk halka, Deleuze’un dediği yerden bakmaya çalıştığımda ne gördüğümdür. “Erkek olmanın utancıyla”mı yazılmış?

Bana şunu söyleyebilirsiniz. Verdiğim örnekler, isimler ile şimdi yasaklanması, toplatılması istenen şey aynı mıdır? “Bu mu yani roman” sorusu meselâ? Şikâyetçi avukat, “bu paçavranın” derhal toplatılmasını istediğine göre, tutuklanması ve cezalandırılmasını istediği “şüpheli”nin yazdığını, bir roman olarak görmüyor.

Böyledir ama bu işler. Bir romanın ne yazıp yazmaması, yazılacaksa da nasıl yazılması gerektiği konusunda kendini yetkili görenler, kaçınılmaz olarak neyin roman, neyin de paçavra olduğuna karar verebilecektir.

İyi de, zaten bir metnin edebî eser (roman, şiir, hikâye) olup olmadığı, edebiyat içi bir tartışma değildir ve hiçbir zaman da olmamıştır. Hele bir romancı, neyin roman olup olmadığı konusunda otorite yerine koymaz kendisini. O da sonuçta okurdur ve bir okur gibi, ilişki kuracak kadar önemli bulmaz… O kadar!

Sonuç olarak, “Bizim edebiyattan beklediğimiz” diye bir cümleye başlıyorsanız; siz, yasakçısınız, yasaklamak istediğinizin ne olup olmadığı önemli değil. Üstelik bunu makûl hattâ meşru yollarla (arkadaş dost ve sosyal medya çevrenizle meselâ) değil de, meşruiyeti ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber kanunî yollarla, yani devlet yetkisini arkanıza alarak yapıyorsanız… Ne diyeyim, bilemedim.

“Benim edebiyattan beklediğim” diye bir cümleniz varsa; buna da bu kadar güvenmeyin. Sandığınız kadar masum bulmayın bu cümleyi. Bir gün bir bakmışınız elinizde okunmaması gereken romanlar listesiyle dolaşıyorsunuz.

Ya da hiçbir şey beklemeyin edebiyattan. Belki daha “seviyeli bir ilişkiniz” olur bundan sonra.

Düşünsenize, bir mikrofon uzanıyor ve konuşuyorsunuz: “Peki ya edebiyat” diyor birisi. “Edebiyat mı? Biz onunla artık sadece arkadaşız. Çok seviyeli bir ilişkimiz var.”

Nasıl ama!



 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.