Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / MEHMET ALTAN / “Kopsun seni alkışlayan eller!...”
22 Mayıs 2019

“Kopsun seni alkışlayan eller!...”

“Üniversiteli faşist gençler ellerinde önceden hazırladıkları baltalar, balyozlar ve kırmızı mürekkep şişeleriyle matbaaya saldırdılar…"

 

Bu topraklardan bir türlü silinip atılamayan ve son zamanlarda yeniden hortlatılmak istenen basına karşı şiddetin yüz kızartıcı lanetli bir örneğini Türkiye Tan Gazetesi Baskını’nında yaşadı.

Tan gazetesi 1926-1935 yılları arasında Milliyet adıyla yayınlandı. Gazete “en mükemmel baskıyı, en doğru haberi, en güzel yazıyı, en canlı resmi” vadettiği yeni atılımı adını Tan yaparak gerçekleştirmeyi hedefledi.

Gazetenin Tan olarak ilk sayısı 23 Nisan 1935’te yayımlandı. 9 Kasım 1938’de gazetenin yönetimi gazetenin yazarlarından Zekeriya Sertel ve Sabiha Sertel’in kontrolüne geçti. Diğer ortak Halil Lütfi Dördüncü gazete ve matbaanın idari ve mali işlerine bakmaktaydı.

Sertellerin yönetiminde Tan gazetesi yedi yıl boyunca hükümetin keyfî uygulamalarını eleştirdi, faşist ideolojiye karşı çıktı, ırkçılığı teşhir etti ve sol düşüncenin bayraktarlığını yaptı. 

II. Dünya Savaşı sırasında Almanya’ya karşı Müttefikleri destekleyen bir yayın çizgisi izledi.

Serteller  Nazizmi Türkiye için  büyük bir tehlike olarak görüyordu.

 

***

 

O dönemdeki siyasal ve sosyal ortamın anlaşılması açısından Alman Propaganda Bakanı Goebbels’in bir nutkunun, Cumhuriyet ile Tan arasında neredeyse meydan savaşına neden olduğunu söylemeliyim.

Alman Bakanın nutkunda “Davamız Lehistan’da, Avusturya’da, Bulgaristan’da, Sırbistan’da, Türkiye’de muvaffakiyetle yürümektedir” demesi üzerine Sabiha Sertel’in “Herr Goebbels Doğru Söylüyor” başlıklı makalesini yazınca, 18 Ekim 1937’de Cumhuriyet’in başyazar sütununda  “Bir nutuk üzerine koparılan lüzumsuz gürültüler” yazısı çıktı.

Sabiha Sertel yazılarında Cumhuriyet gazetesini Goebbels’in avukatı olmakla, Cumhuriyet ise Sabiha Sertel’i Komünist propagandası yapmakla suçluyordu.

İki gazete arasında  polemik uzun süre devam etti.

***

Bu sırada yayınlanan İğneli Fıçı adlı bir broşürde Almanya’nın Yahudilere yönelik politikası üstü kapalı da olsa destekleniyor, Türk halkına Yahudilerle alışveriş etmemeleri öğütleniyor ve Yahudilerin ekonomik hayattan uzaklaştırılmaları isteniyordu.

Tan gazetesinde Sabiha Sertel bu yazılara karşı harekete geçip, şahsî hiçbir polemiğe girişmeden faşizmin teorik esaslarını, emperyalist amaçlarını tek tek ortaya koydu.

Ayrıca bu yazılarında, Cumhuriyet anayasasının Türk uyruğunda olan, devlete vergi ödeyen, vatandaşlık ödevlerini yerine getiren her ferdin, hangi ırktan olursa olsun, hangi dili konuşursa konuşsun, vatandaş sayıldığını ve azınlıklara artık reaya muamelesi yapılamayacağını vurguladı.

Şükrü Kaya ile görüşen Ahmet Emin Yalman, Şükrü Kaya’nın dış politika yazılarının ağır bir üslupla yazıldığını söylediğini ve “biz Almanya ile bir anlaşma yaptık. Biz İngiltere ile müttefikiz, Sabiha Hanım İngilizlerin emperyalist politikalarını sert bir lisanla tenkit ediyor, Sovyet emperyalizmini savunuyor. Bu sebeple bir müddet yazmaması daha iyi olur” dediğini anlatır.

Bu yazıların yaratığı tartışmalar sonucunda Basın-Yayın Müdürlüğü Sabiha Sertel’in Tan gazetesine iki ay süreyle yazı yazmasını yasakladı.

***

Ayrıca yazılarında Sertel Türk milliyetçiliğinin yalnızca memleketi sömüren yabancı sermayeye karşı milli varlığı korumak için, anti-emperyalist bir milliyetçilik olduğunu ifade ederek dikkatleri Tan gazetesinin üzerine çekti.

Sabiha Sertel’in aşırı sağcı akımlar aleyhinde yazdığı makaleler basında tepkilere neden olmuş, bunun üzerine konu Meclis kürsüsüne taşınmıştı.

Başbakan Saraçoğlu konuyla ilgili kürsüden şöyle diyordu: “Türk Milliyetçiliği pasif bir milliyetçilik değildir. “

***

3 Aralık 1945 günü Hüseyin Cahit Yalçın, Tanin gazetesinde olayların ateşleyicisi olan “Kalkın Ey... Ehli Vatan!” başlıklı yazısını yazdı. Bu yazıda Yalçın, bir vatan cephesine gerek olduğunu belirtiyordu: “Bu memleket, asırlardan beri şimalden gelen hücumlara karşı koydu. Milletin varlığı, bu ızdıraplar ve felâketlerle yoğrulmuştu. Bu defa yine anavatan topraklarından parçalar ve Türk istikbalinin hatimesini teşkil edecek surette Boğazlar’da üsler isteniyor(...) Büyük Vatanperver Namık Kemal’in sesi bugünün parolasıdır: Kalkın Ey... Ehli Vatan!... Mücadele başlıyor. Ve başlamak lazımdır. Çünkü en azgın ve insafsız bir propagandanın Türk Vatandaşlarının ruhuna her gün en yıkıcı, yeis verici, ümit kırıcı bir propaganda zehrini dökmesine müsaade edemeyiz. Bir vatan sahibi olmak, bu vatanın içinde hür ve müstakil yaşamak isteyen her Türk bu propagandaya karşı koymaya mecburdur.”   

***

Yalçın, yazısında yıkıcı propaganda örneği olarak, Sabiha Sertel’in “Zincirli Hürriyet” makalesini gösteriyordu.

Yalçın’a göre Sertel’in yaptığı komünist edebiyatıdır, istediği Moskova demokrasisidir. Hüseyin Cahit Yalçın makalesinin sonunda; “Bunları susturmak için, cevap hükümete düşmez. Söz, eli kalem tutan gazetecilerin ve hür vatandaşlarındır” diyerek bir gün sonra yaşanacakların sanki işaretini veriyordu.

4 Aralık tarihli yazısında ise Hüseyin Cahit Yalçın, II. Dünya Savaşı sırasında Almanların beşinci kol propagandasına dikkat çekerek, bugün aynı silahı Rusların kullandığını  ve Türk hükümetini Atatürk’ün yolunda şaşmakla ve Hitlercilere meyletmekle itham ettiklerini ileri sürdü.

“Bu millet ve onun gençliği uyanıktır, kendini uyutmaya çalışanların oyunu önünde bir saniye kendinden geçmemiştir.”

***

Aynı sabah, 4 Aralık günü…

Ellerinde Atatürk ve İnönü’nün fotoğrafları vardı. Kısa zamanda sayıları 10-15 bin kişiyi buldu.

Saat 9:30’da kalabalık, Beyazıt Meydanı’ndan Çarşıkapı istikametine yürüyüşe geçti.

Tan gazetesine giderken Cağaloğlu yokuşunun başında bulunan ve komünizm ile ilgili kitaplar satan ABC Kitabevi’ni birkaç dakika içinde yok ettiler.

Bir taraftan da göstericiler “kahrolsun komünizm, kahrolsun Serteller, yaşasın Türkiye Cumhuriyeti” diye bağırıyordu.

Daha sonra, Tan matbaasına gelen göstericiler, taşlarla ve demirlerle pencereleri, kapıları aşağıya indirip matbaayı tahrip ederek çalışamaz hâle getirdi.

Artık ertesi gün çıkacak gazeteler arasında Tan gazetesi yoktu.

***

5 Aralık tarihindeki Cumhuriyet’in manşeti “Üniversite Gençlerinin Dünkü Nümayişi” şeklindeydi.

Manşetin altında ise “Tan ve Yeni Dünya gazeteleriyle, Görüşler dergisinin matbaaları ve iki kitabevi nümayiş esnasında tahrip edildi“ cümlelerine yer verilmişti.

Bu olayları basında olağan karşılayan kişilerden biri de, Akşam gazetesi başyazarı Necmettin Sadak’tı.

“Türk Gençliğinin Heyecanlı Gösterisine Dünya Hayran Kalmıştır” diyen  Sadak, “Bilhassa tehlike anlarında milletlerin varlık iradesi, yabancı ve zararlı tesirlere karşı kendini çok sert şekilde gösterir” diyerek üniversite gençliğinin davranışını doğru değerlendirmek gerektiğini belirtiyordu. Türkiye’deki gençliğin görevini yaparak tehlikenin büyüklüğünü dünyaya duyurduğunu söylüyordu..

7 Aralık 1945; Hüseyin Cahit Yalçın da olayı, “memleket lehinde, sulh içinde kazanılmış bir muharebe” olarak görmüş, “Türk gazetelerindeki bazı neşriyattan cesaretlenen Bolşeviklerin milli Türk mukavemetinin parçalanamayacağını görerek  ders aldıkları” sonucunu çıkarmıştı.

Ayrıca Yalçın, üniversite gençliğini kendisine leke sürdürtmediği için de alkışlıyordu.

Cihad Baban  da “son zamanlarda kızıl faşistlerin yaptığı tahribatın bir fikir ve ideoloji davası olmaktan çoktan çıktığını, halkın birbirine karşı kışkırtıldığını, irili ufaklı dergilerin sistemli bir biçimde yayın yaparak yurtta anarşi doğurmaya çalıştığını”  yazıyordu.

***

Zekeriya Sertel  ise anılarında baskını şöyle anlatıyor: 

“4 Aralık 1945 gününün sabahı üniversiteli faşist gençler ellerinde önceden hazırladıkları baltalar, balyozlar ve kırmızı mürekkep şişeleriyle matbaaya (Cağaloğlu’nda Tan Gazetesi) saldırdılar.

“Orada bekleyen polisler olup bitene seyirci kaldılar. Görevlerini yapmaya kalkmadılar. Göstericiler, baltalarla matbaa kapısını kırıp içeri girdiler. Makinaları balyozlarla kırdılar. Binanın camlarını indirdiler. İçindeki eşyayı kırıp döktüler. Sonra ellerinde kırmızı boya şişeleriyle ‘Serteller nerede?' naralarıyla bizleri aramaya koyuldular.

Amaçları, bizi çırılçıplak soyup üzerimize kırmızı boya dökmek ve sonra önlerine katıp sokaklarda ‘İşte kızıllar,’ diye sergilemekti.

“Bütün bunlar polisin gözü önünde oluyordu. Göstericiler bizi bulamayınca vahşi naralarla yollara düştüler. Beyoğlu yakasına geçtiler, orada Sabahattin Ali ile Cami Baykurt’un çıkardığı La Turquie gazetesinin matbaasına gittiler. Orasını da kırıp döktükten sonra vapurla Kadıköy’e geçip bizi evimizde basmaya teşebbüs ettiler… Hükümet olaydan önce olduğu gibi, olaydan sonra da bu cinayeti işleyenlere karşı hiçbir harekette bulunmadı.

“Güpegündüz bir matbaayı yıkan bu faşist gençlerden hiç kimse tutuklanıp mahkemeye verilmedi. Bu işin İnönü’nün bilgisi içinde Saraçoğlu’nun verdiği emir üzerine polis tarafından tertiplenip yürütüldüğüne hiç şüphe yoktu. Gösteri yapan ve matbaaya saldıran gençler arasında birçok sivil polis vardı. Saldırıyı asıl bunlar yönlendiriyordu... 

“Kanun adına, hükümet adına, memleket adına yüz kızartıcı bir rezalet sayılabilecek olan bu 4 Aralık olayından ötürü sonunda kim tutuklandı, bilir misiniz? Biz. Yani, ben, eşim Sabiha Sertel ve Cami Baykurt. Bu olayın sorumlusu ve suçlusu olarak biz hapse atıldık ve biz mahkemeye verildik. Yargıçlar bizim haklı olduğumuzu biliyor ve anlıyorlardı. Fakat Ankara’nın emrine uyarak bizi mahkûm ettiler. Bereket versin Yargıtay bu kararı bozdu ve üç ay hapisten sonra tekrar özgürlüğümüze kavuştuk. 

Kavuştuk mu? Hayır. Artık Tan gazetesini yeniden çıkarmak olanağı kalmamıştı.

“Kırk yıllık çalışma hayatımın meyvesi enkaz altında yatıyordu. Evimiz polisle çevrilmişti. Arkamıza polis takılmıştı. Mahkemeden ve hapisten kurtulmuştuk ama bu kez daha geniş bir hapishaneye düşmüştük.” 

***

Vahşi ve kanlı bir şiddetin tutsağı olmanın rezilliği  bu topraklarda hep sürüyor. Uygarlaşamayan siyaset kurumunun barbarlaşmasına ne yazık ki dönem dönem şahit olmaya devam ediyoruz.

İttihatçılığın şiddet dolu yönetim  anlayışının belalı mirası mı bu?

Biliyorsunuz İttihat ve Terakki de doğasını Şubat 1912’teki seçimleri “Sopalı Seçimler” olarak anılır bir şiddet ortamına dönüştürmüştü.

Bu toprakların en dünyalı insanı olan Tevfik Fikret de o dönem “95’e doğru” şiirini yazmıştı:

Düşsün senin tahakkümüne boyun eğen baş,

Kopsun seni -bir hak diye- alkışlayan eller!...

 

 

 

 

 

 

 

 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.