Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Seçimin katli “Allah’ın lütfu” mu?
08 Mayıs 2019

Seçimin katli “Allah’ın lütfu” mu?

6 Mayıs artık parlamenter demokrasiden kalan son kurumun da lağvedildiği tarih olarak da anılacak

 

Rakibe kafa attıktan sonra kendi kafa yemiş gibi yüzünü tutarak yere serilen futbolcununki ne zelil bir vaziyettir! Kaslı, güçlü bir genç adamın kendini rezil edişini değil, ‘onur’ diye andığımız canlının yerlerde sürünüşünü görürüz onu seyrederken. Onur, evet, canlıdır; ergenliğinde gururla, kibirle kırıştırır, kötü yollara düşer, büyür, olgunlaşır, yaralanır, tedavi görür ya da vurulur ölür... 31 Mart seçimlerinin İstanbul’da verdiği sonucu iptal ettirmek için tertipledikleri sefil müsamerelerle, bu oyunlardaki sinir bozucu rolleri, mide bulandırıcı performanslarıyla birbiri ardına karşımıza gelen iktidar temsilcilerinin ve bütün olarak iktidar pratiğinin üzerimizdeki etkisi, sahtekâr futbolcununkinden beter. Taraftarlık zehirinin tesiriyle gözü kulağı kapanmamış herkes hayretle, dehşetle, ibretle ve her zerresi haklılıktan mâmûl öfkeyle izliyor, alçalmanın bir siyasî varlığın kader macerasına dönüşmesini.

Olan bitene Demirtaş özgüveniyle, İmamoğlu sükûnetiyle bakmaya çalışalım. Öfkenin ve başka kışkırtıcı veya felç edici duyguların üstesinden gelme kapasitesi, önümüzdeki haftaların, ayların en acil ihtiyaç maddesi olacak belli ki.

İktidar sahiplerinde öngörüsüzlük

Muktedirlerden başlayalım. Nihayet ellerinde kalacak tek kudret aracına, sopaya güvenebileceklerini düşünüyor olmalılar. Bu kadar merkezîleştirilmiş, kişiselleştirilmiş, her türlü denetimden kurtarılmış iktidarı sürdürebilmenin başka yolunu bulamadıkları için, toplumla birlikte kendilerini de cendereye sokan güzergâhı seçtiler. Mesele iktidarı hiçbir şekilde paylaşmamak. Bunun özünü de şiddet ve iktidar alanında tekel sahibi devletin çoğulcu demokratik tesirlere kapalı kılınması oluşturuyor. Çoğulcu deyince Kürtleri, demokratik deyince hak-adalet, eşitlik taleplerini anlıyoruz haliyle; devletin bunlara kapalı kalması esas.

Ancak hâlihazırdaki iktidar koalisyonunun olmazsa olmazları Cumhuriyet’in bu geleneksel umdelerinden ibaret değil; bir de cumhurbaşkanının bekâsı şartı var, mevcut yapının sürebilmesi için. Ve Tayyip Erdoğan, öyle anlaşılıyor ki başka yol göremediğinden, geri dönüşsüz bir daracık yola saptı. Çıkmaz.

Üstelik şimdiye kadar yalnız Selahattin Demirtaş karşısında düştüğü ‘baş edemezlik’ halinin benzerini bizzat elleriyle hazırlayarak. Bu kadar da değil: Siyaset sahnesine, dikkat çekici ve anlamlı da olsa bir yan rolle çıkacak yardımcı oyuncuyu kendisine rakip başrol oyuncusu konumuna yükselterek. Ekrem İmamoğlu artık Erdoğan’ın karşısında kurulan muhalefet cephesinin alternatif lider ve cumhurbaşkanı adayıdır. İmamoğlu’nun, Muharrem İnce gibi, rektifiye edilmiş, turbo bilmemne takılmış taşra politikacısı olmadığı, böyle bir başrolün ağırlığını taşıyabilecek, başlıca rakibinin en zayıf olduğu, kitlesel sempati-destek için elzem alanlarda -samimiyet, sükûnet, güleryüz, “sivil”lik…- üstünlüğe sahip bulunduğu ortada.

Muhalif saflarda hayat belirtileri

6 Mayıs Pazartesi, Türkiye Cumhuriyeti siyasî -ya da: devlet suçları- kronolojisinde zaten yeralan bir gün; gencecik üç insanın, askeriyenin cezalandırma, Türk sağının intikam ihtiraslarına kurban edildiği tarih: Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilişlerinin yıldönümü. Ama artık parlamenter demokrasiden kalan son kurumun da lağvedildiği tarih olarak da anılacak. Varkalan son demokratik kurum, seçimler, 6 Mayıs günü açıklanan Yüksek Seçim Kurulu kararıyla geçersiz kılındı. Günümüz muktedir siyasî kadrosunun pek sevdiği deyimle “yok hükmünde” oldu. Abdullah Öcalan’a uygulanan tecrit politikasında gedik açılması, Öcalan’ın avukatlarıyla görüştürüldüğünün ve mesajlarının açıklanması, YSK kararının yarattığı depremin gölgesinde kalıyordu ki, ırkçı önyargılar, siyasî basiretsizlikler ve her türden densizlik biraraya geldi, bu iki gelişmeyi içiçe geçirmeye kalktı.

Şuursuzluk şüphesiz moral çöküntüsü sayesinde kendine fazladan yaşam alanı bulabiliyordu. Çöküntü ilerleyen saatlerde arttı, bundan böyle hiçbir seçime güven duyulamayacağına dair haklı kaygıdan da beslenerek, sandığa gitmeme eğilimini epeyce güçlendirdi. Sonra Ekrem İmamoğlu, tıpkı seçim gecesindeki gibi, sahneye çıktı, pek naif, pek safça bir temenniyi sloganlaştırarak, “Her şey çok güzel olacak,” diye seslendi. Ve -belki daha önemlisi- sanatçıları, iş insanlarını adlı adınca belirterek, herkesi “artık konuşmaya” çağırdı.

Sosyal medyadan izleyebildiğimiz kadarıyla, bir saat içinde muhalif saflardaki hava döndü. Seçimi boykot etmekten yana olanların büyük kısmı, eğer bir “demokrasi cephesi” olarak girilecekse elbette sandığa gitmek gerektiğini söylemeye koyuldular. Kimileri, seçim süreci politikaları üzerine, “karşı saflar”a seslenirken nelere dikkat etmek gerektiğine varana kadar görüşler ortaya attılar. Kimileri kısa sürede meydana gelen duygu dönüşümünü değerlendirmeye çalıştılar. O arada İmamoğlu’nun “konuşsunlar” dediği “sanat” âleminden popüler isimler, muhtemelen birbirlerinden cesaret aldıkça çemberi genişleterek, muhalif tavırların açığa vurulmasını meşrulaştıran bir kervan düzdüler. Aynı sırada, şüphesiz daha önemli bir meşrulaştırma eylemine girişildi, kimi semtlerde tencere-tava sesleri eşliğinde insanlar grup grup sokağa çıktılar. Bunları ertesi gün, seçimde oy vermek için İstanbul’a gidip dönecek öğrencilerin yol ve barınma masraflarını karşılayacağını bildirenler izledi. Yeni seçim tarihi 23 Haziran’da sahillerine kar yağacağını, hava sıcaklığının 150 dereceye çıkacağını, plajlarının kapalı olacağını, vs. duyurarak İstanbulluları seçim sırasında sandık başında bulunmaya çağıran CHP’li Ege ve Akdeniz belediyelerinin esprili kampanyasıyla birlikte.

Ruh hali, hava, moral durumu kısacık sürede dönüştü, tersine döndü ve “şöyle mi yapıyoruz böyle mi?” diye konuşan bir koordine muhalefet hareketi potansiyeli doğdu. Burada, doğru zamanlama ile doğru mesaj ve duyguyu verebilen yeni lider İmamoğlu’nun ateşleyiciliği kadar, muktedir tek adamın attığı son adımın ve o adımla saptığı yolun belirleyici rol oynadığı açık. Belki de bugüne kadarki mücadelesizlik birikiminin rolü bunlardan fazladır.

Böylece, herhangi bir hak-hukuk, adalet, yasa, vs. mefhumuna bağlılığın kalmadığını ilan ederek, YSK’yi kullanarak seçim iptal ettirme işlemiyle, Erdoğan, hem kendine ulusal platformda bir rakip hem de şimdiye kadar olmadığı ölçüde bütünleşmiş ve şuurlu bir muhalefet hareketine zemin yarattı.

Muhalefetin iki meselesi

Bütünleşmiş bir muhalefet cephesiyle ilgili olarak iki sorun karşımıza çıkıyor.

İlki şu: Türkiye’de oluşması muhtemel bir demokrasi cephesinin aslî birtakım unsurları hâlâ Kürtlerin siyasî gücünün bu memleket siyasetinin aslî unsurlarından olduğunu idrak edemiyorlar, etseler de kabullenemiyorlar, bunu da becerirlerse hazmedemiyorlar. Biraz daha derinde, Kürtlere yönelik devlet baskısı ve onur kırıcı uygulamaların kendisini ilgilendiren bir mesele olmadığını düşünen büyükşehir ahalisinin kâh vurdumduymazlığı kâh “ama PKK” bahanesi bulunuyor. Daha da derindeyse, bildiğin ırkçılığın kökleri ve kolları uzanıyor. Ben bu satırları yazarken -gecenin ileri saatlerinde- Cizre ve Silopi’de henüz mahiyetini anlayamadığımız birtakım tuhaflıklar cereyan etmekteydi. Kürtler haklı olarak yarın belediyelerine yine zorla elkonduğunu, kayyımlar atandığını görebilecekleri endişesiyle ayaktaydılar. Ama ülkenin batısından bu endişelerin paylaşıldığına dair güçlü ses duyulmuyordu. (Siz bunları okurken umarım bu endişeler ortadan kalkmış olur.)

Memleketin batısının, karşılığında duygudaşlık, hakşinaslık göstermeyerek Kürtlerden demokrasi mücadelesine koşulsuz katılım beklemesi Kürt toplumunda elbette kırgınlık dargınlık yaratıyor, çeşitli sebeplerle tehlikeli ölçüde açılmış “duygusal mesafe”yi daha da açıyor. Buna karşılık, Türkiye toplumunun en siyasî ve siyaseten en bilinçli, kararlı, disiplinli kesimi olan Kürt ahalinin gelecek seçimlerdeki tavrını bu mesafeye bağlı olarak almayacağını düşünmemiz için çok sebep var. Kürtler, gösterilen genel dayanışmasızlığa ve kendileriyle araya mesafe koymak için en ufak fırsatın dahi kollanmasına rağmen, demokrasi cephesinde yeralmaktan vazgeçmeyeceklerdir. Ancak kapatılmasından göz göre göre imtina edilen, böylece başlıbaşına zararlı sonuçlar doğurabilecek bir zehirli atık halini alan şu mesafe varoldukça da bu topraklarda tam anlamıyla ferah ve güvenli bir adaletli-demokratik ortam kurulamayacak. Bu “gelecek bilgisi” şüphesiz muhalif saflar için güçten düşürücüdür.

Muhalefet cephesiyle ilgili ikinci mesele, AKP “karasularına” gemi indiren eski hasım, yeni potansiyel müttefik siyasetçilerle nasıl bir ilişki kurulabileceği. Erdoğan+AKP iktidarının kuruluşuna, yerleşmesine katkıda bulunmuş bazı ağır toplar artık Erdoğan’a muhalif. Ve önce Ahmet Davutoğlu, ardından Abdullah Gül, hele o camianın ortalık yerde, başkaları önünde takındıkları alışılmış tavırlar gözönüne alınırsa çok sert ve keskin sayılması gereken beyanlarla sahneye fırladılar. AKP bünyesinin içinde filizlenecek muhalefet, doğal olarak, genel muhalefetle temasa geçecektir. Bu temas nasıl olacak? Siyaset soğuk ve mesafeli ilişkileri kaldırır; ittifak değil taktik işbirlikleriyle politika yürütülebilir. Ancak bizdeki hırçın özcü zihniyet ve kültür siyasetin gereği olan esnekliği çok yerde baştan imkânsız kılan bir etken. Nasıl olacak? Bu şüphesiz, iktidar bölgesinden kopacak potansiyel muhaliflerin kendilerini nasıl sunacaklarına, hangi konularda iktidara bayrak açacaklarına bağlı. Erdoğan ve yakın çevresindekilerin onlara pek fena davranacağını şimdiden kestirebiliriz.

*    *    *

Memleketin en değerli akademisyenlerinden Füsun Üstel, mâlûm barış bildirisini imzaladığı için hapse giriyor. Uğurlanırken şöyle dedi: “Sözün bittiği değil başladığı yer.” Hak-adalet ve demokrasi mücadelesinin gerektirdiği sebat ve fedakârlığı bilen, özgürlüklerin ancak ısrarlı ve uzun ömürlü çabalarla elde edilip korunabileceğini idrak etmiş bir insanın sözleri. Ekrem İmamoğlu da ısrarla böyle bir bakış açısını yerleştirmeye çalışıyor: “Bizim hayallerimiz,” dedi, “bir gecede yıkılacak hayallerden değil.” Potansiyel örgütlü muhalefet cephesinin öncelikle düstur edinmesi gereken, bu iki cümlede saklı olmalı.

Her gün başka bir Türkiye’de yaşar olduk. Hattâ öğleyin başka, geceleyin başka ülkedeyiz sanki. Ve artık az sonra nelerin olacağını hiç bilmiyoruz. Başımıza gelebilecekleri yakın örneklere bakarak tahayyül etmekten kendimizi alamıyoruz, bu da gündelik hayat dediğimiz şeyin öylesine akmasına izin vermiyor, olağan, sıradan, bildik, tanıdık hiçbir şeye meydan bırakmıyor. Bu, ne şahane, ne mükemmel olduğunu vehmetse de pek çok zaafla mâlûl insanın kaldıramayacağı bir dengesizlik hali. Böyle yaşayamayız.

Büyükşehir ahalisini hak-adalet kavramlarına, bunlar için mücadele etmek gerektiği hükmüne, sol muhalifleri “burjuva hukuku” denen şeyin bile bazen toplum yaşamı için pek elzem olabileceği fikrine yaklaştıran, diyalogsuz, dayanışmasız hiçbir muhalif toplaşmanın dönüşüm yaratabilecek harekete evrilemeyeceğini herkese gösteren şu son gelişmeler, belki de bu defa başka birileri için “Allah’ın lütfu”dur.

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.