Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / MEHMET ALTAN / “Senin gibi bir yargıç olacağına, benim gibi bir sanık olsun”
30 Ocak 2019

“Senin gibi bir yargıç olacağına, benim gibi bir sanık olsun”

Hüseyin Cahit bir efsanedir. Özellikle de İstiklal Mahkemeleri’ndeki savunmalarıyla…


Silivri ertesinde yeniden yazmaya koyulduğum ilk “Basın Tarihimizden” yazısı 2 Ağustos 2018’de yayınlanan “Yılan Yuvaları ve Sessizlik Yasaları” başlıklı  yazıydı. Hem istibdatta hem işgal döneminde hem de Cumhuriyet’te başı derde giren çilekeş Hüseyin Cahit’ten ilk kez o yazıda söz ettim. Hayatı  yakın tarihin bir özeti gibiydi. Düşünün ki her dönem başı belaya girmiş, İstiklal Mahkemesi’nde üç kez yargılanmıştı.
Geçen hafta da Hüseyin Cahit’in  İstiklal Mahkemesi’ndeki ilk yargılanmasını ve savunmasının hikâyesini anlatıyordum.
 
***
Türkiye çok genç bir nüfusa sahip. Gençliğin geçmişle ilişkisini kuracak kurumsal mekanizmalar da yok. Bu zafiyet, geçmişe merakı öldürmekle kalmıyor, hatalardan ders alarak toplumsal sağlığı güçlendirmeyi de önlüyor. Halbuki genç kuşaklar sadece Hüseyin Cahit’in yaşamını biraz derinlemesine merak etse çok daha sağlıklı bir gelecek söz konusu olabilir.
 
***
Ben  Hüseyin Cahit’i babamdan dinleyegeldim. Dinlediklerimin bir kısmını babam Milliyet gazetesinde  22 Şubat 1980 tarihinde “Hüseyin Cahit ve Bazı Anılar” başlığıyla yayınladı.
 
O yazı şöyle başlar :
 
Ben o tarihte Türkiye’nin en genç fıkra yazarıydım. Hüseyin Cahit Yalçın da en yaşlı başyazarı. İkimiz de aynı gazetede çalıştığımız için, o Ankara’ya geldikçe sık sık karşılaşırdık,  bazan da başbaşa öğle yemeğine giderdik…
 
Sadece  enseye doğru olan bölümünde kalmış beyaz seyrek saçları, çıplak kocaman başı ve ince çerçeveli gözlükleriyle bir anıta bakar gibi bakardım Hüseyin Cahit’e…
 
Küçük küçük sözcüklerden örülü, sönük denecek kadar coşkusuz ama daima çakı gibi bir mantığın disiplini içinde kalan bir konuşması vardı.
 
***
Yazısı şöyle devam eder:
 
Bir gün bana, “Ben Çorum’da sürgünken kırk yaşımı geçmiştim. Bir ara avukat olmayı düşündüm ama sonra kırk beşine dayanmış bir insan için, yeniden uğraşıp savaşıp bir meslek edinmeye kalkmanın anlamsız olacağına karar vererek vazgeçtim, nereden bileyim seksen aşacağımı o zaman” demişti. Şimdi neredeyse kırk yıl olacak o günleri geride bırakalı…
 
Hüseyin Cahit kırk yıl önce kırk beşe yaklaştığı bir dönemden söz ediyordu. Ben ise, kırk beşe ancak yirmi yıl sonra varacaktım… İkimizin yaşam toplamında zaman kavramı algılamayacağım kadar büyüyüp genişliyordu. Ve konuşurken düşüncelerimin başı dönüyordu.
 
***
 
Bu ülkede yazarların, çizerlerin, düşünce insanlarının ikinci adresi mahkemelerdir. Hüseyin Cahit’in yaşadıkları bu genel ortalamanın da üstünde, çok daha ağır bir zulmü içerir. Babamın yazısından izleyelim:
 
Bir gün de kendisinin bir mahkemesine gitmiştik. Dava, yazdığı yazılardan birinde, “Hükümetin manevi kişiliğini tahkir” ettiği iddiasıyla açılmıştı. Ceza Yasası’nın 159’uncu maddesi muhalif yazarlara karşı hızla işliyordu. Gazetenin sorumlu müdürü Cemal Sağlam  için açılmış olan davaların sayısı çoktan yüzü aşmıştı… Bu sayının kendi meslek yaşamımda üç yüzü dahi aşacağını  o tarihlerde  bilmediğim için, taze demokrasimizin Sağlam’ın başına ördüğü çoraplara hayretle bakıyordum.
 
Hüseyin Cahit, sakin ve sessiz, sanık sandalyesinde oturuyordu. Kendisine, “Hükümetin manevi kişiliğini tahkir” iddiasına ne diyeceği sorulduğu zaman ayağa kalktı, ince ve coşkusuz sesiyle konuşmaya başladı. Küçük küçük sözcükler ve kısacık cümlelerle konuşuyordu:
 
— Efendim, Başbakan bize çatınca biz “Başbakanın yansız  olması gerektiğini” söylüyoruz. O da, “Ben parti genel  başkanı sıfatıyla konuşuyorum” diyor. Biz de kendisini parti genel başkanı olarak eleştirince, bu kez de, “Ben başbakanım, bana hakaret ettiler” diyor.
 
Bizim Başbakan bazen Başbakan bazen parti genel başkanı sıfatını öne çıkararak, hem denizde yüzen, hem karada yürüyen, hem havada uçan garip bir hayvana benziyor.
 
Sözcükler çok tabii ve çok gerilimsiz söylendiği için, yargıçlar Hüseyin Cahit’in yaptığı benzetmedeki gizli ağırlığı hemen yakalayamamışlardı…
Konuşmayı tutanaklara geçirtirken “hayvan” sözcüğünden azıcık irkildiler ama bir şey demediler.
 
***
Hüseyin Cahit bir efsanedir. Özellikle de İstiklal Mahkemeleri’ndeki savunmalarıyla…
 
Okuyalım:
 
Dönüşte kendisine kafamı öteden beri kurcalayan bir konuyu sormuştum. Hüseyin Cahit, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki ünlü, İstiklal Mahkemesi’nde de, o dönemin birçok yazarı gibi, yargılanmıştı.
 
Ancak, şu farkla ki, Hüseyin Cahit için istenen ceza, idamdı. Ve mahkemenin başkanı, gözünü  kırpmadan yüzlerce kişiyi darağacına gönderen Ali Çetinkaya idi.
 
Hüseyin Cahit ise “Kel Ali” adıyla anılan acımasız Ali Bey’in karşısında yaptığı savunmada:
 
—Senin gibi yargıç olmaktansa böyle sanık olmayı yeğlerim, demişti…
 
İnsanların haklı haksız, yirmi dört saatte salkım saçak sallandırıldığı bir dönemde, “Kel Ali”nin yüzüne, böyle bir şeyi söylemek kolay değildi.
 
Hüseyin Cahit’e:
 
—Bu sözü söylerken korkmadınız mı, diye sormuştum.
 
—Korkmaz olur muyum hiç, demişti. Elbette korkuyordum. Ama baktım ki, ne  desem adam beni asacak, aklına koymuş bunu… Hiç değilse işin gereğini yapayım, dedim…
 
***
Basınköy’deki “baba evi”ndeki duvarda “çıplak kocaman başı ve ince çerçeveli gözlükleriyle” Hüseyin Cahit’in bir resmi durur. Üzerinde incecik bir cümle vardır:
 
Haklarında büyük umutlar beklediğim Çetin Altan ve Bülent Ecevit’e…” diye yazar.
 
Babam bu resme yazılanın aynı zamanda bir başyazıya da konu olduğunu anlatır:
 
Hüseyin Cahit’in benimle, şimdi çok önemli ve ünlü bir siyasetçi olan eski bir dost hakkında yazdığı ilginç bir başyazı  vardır…
 
Genç gazetecilere duyduğu sevgiyle ikimizi de övmüş, ilerde önemli kişiler olacağımızı söylemişti… Benim hakkıma düşen yüzde yanılma payı elbette  onun suçu değildir…
 
***
Zamanın yıpratamadığı, aksine gerçek cevherlerini daha fazla ortaya çıkarttığı gerçek yazarlarla dostlukların yaşam lezzetleri de kaybolmaz.
 
Yazı şöyle biter :
 
Bilemezsiniz bazen nasıl özlüyorum o eski yazarları… Özellikle gençlere karşı ne kadar ince ve hoşgörülüydüler… Öğüt vermeden öğretir, kırmadan uyarır, kişiliklerinin eziciliğini kullanmadan arkadaşlık ederlerdi…
 
Bir Yakup Kadri, bir Reşat Nuri, bir Refik Halit, bir Aka Gündüz… Hepsi  de ne kadar alçak gönüllüydüler… Ve nasıl  sabırla dinlerlerdi benim delibozuk gevezeliklerimi… Şimdi onları çok daha iyi anlıyorum…
 
(…)
 
Bir yazı işçisi için en büyük mutluluk, kendisinden önceki  kuşakların yazarlarıyla dostluk etmiş olmaktır. Ne çare ki, acısı da, onların yaşlarına doğru yaklaştıkça, onlarsız kalmanın öksüzlüğünü, daha çok duymak oluyor…
 
***
 
Türk basın tarihinin ve zulüm faslının abide şahsiyetlerinden biri olan Hüseyin Cahit babamın yaşamındaki önemli örneklerden biriydi, yaşadıklarımız bugün onu hâlâ hepimizin imreneceği ve mümkünse sarsılmaz cesaretini izleyeceği bir örnek olarak önümüzde tutuyor.
 
Babamın 38 yıl önceki yukardaki yazısı benim için bu nedenle etkileyici tazeliğini  koruyor.
 
Dilerim yarınlar için sadece bir eskimiş anı olarak kalır.
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.