Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / MEHMET ALTAN / Mütareke basını polemiği
16 Ocak 2019

Mütareke basını polemiği

Siyasetin kirini pasını yıkayınca altından, muhalifi olduğu Atatürk’ü bile hayran bıraktığı söylenen parlak ve etkileyici bir kalem çıkıyor

               
 
Geçen hafta  Agamemnon zırhlısında biten ve başlayan…” başlıklı yazım şöyle bitiyordu :

“Mütareke Basını” toplumun hafızasına lanetli bir kavram olarak yerleşir.

Yenilmiş, parçalanmış, işgale uğramış bir toplumun onurlu mücadelesine karşı çıkanlara duyulan haklı öfke ne yazık ki daha sonra bağlamından koparılır.

Siyasi iktidarlar çok uzun yıllar muhaliflerini bu lanetli kavramla etiketlemeye çalışırlar.

Neredeyse her renkten, her görüşten, her inançtan iktidar kendini “Kurtuluş Savaşı” ile özdeşleştirirken, muhalif basını “işbirlikçi” olarak ilan etmeye özen gösterir.

Haklı bir öfke haksız saldırılara malzeme yapılır.

***

“Mütareke basını” kavramının 2010 yılında da genelkurmay eski başkanı İlker Başbuğ ile tarih profesörü Uğur Kocabaşoğlu arasında polemik konusu olduğunu gördüm, okuduğum haber aynen şöyleydi:
Prof. Dr. Uğur Kocabaşoğlu, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un sözleriyle gündeme gelen “mütareke basını” nitelendirmesinin bir efsane olduğunu, yanlış bilindiğini açıkladı.

Başbuğ, “Mütareke basını dahi bu kadar hain değildi” sözleriyle dün gazeteleri hedef aldı. Başbuğ konuşmasında “Hain” olarak damgaladığı ‘mütareke basını’ tanımının içine hangi gazetelerin girdiğini söylemedi.

1918'de 1. Dünya Savaşı'nı kazanan İtilaf Devletleri'yle Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan Mondros Mütarekesi'ne gönderme yapan “Mütareke basını” tanımının sıkça kullanıldığını söyleyen tarih profesörü Uğur Kocabaşoğlu şunları söyledi:

“Bu söz, mütareke dönemi basınının büyük kısmının Anadolu'ya, yani Milli Mücadele'ye karşı olduğu önyargısıyla söyleniyor ama bu doğru değildir. Yani mütareke basını diye bir mit yaratılmıştır ve sürekli bu söylenip durur. Başbuğ da bunu söylemeye çalışıyor ama bilgi yanlış. Bir iki gazete dışında İstanbul basını Milli Mücadele'ye destek vermiştir.”

Prof. Dr. Kacabaşoğlu Peyam-ı Sabah, Alemdar gazeteleri ile Refik Halid Karay tarafından çıkarılan Aydede dergisinin Milli Mücadele karşıtı olduğunu anlatarak devam etti:

“Bu iki gazete ve bir dergi dışında Milli Mücadele'ye karşı çıkan yayın yoktur. Hattâ İstanbul basını işgal dönemindeki sansürün el verdiği ölçüde Anadolu'yu savunan yayınlar yapmıştır. Akşam, Vakit, Tasvir-i Efkâr ve Tanin gazeteleri Milli mücadeleyi desteklemiştir.”

Prof. Dr. Kocabaşoğlu, Mütareke döneminde milli mücadeleye karşı olan gazetecilerin 150'likler listesine sokulduğunu anlattı.

“Yüzellilikler” Kurtuluş Savaşı sonrası yönetimin, düşman ve işbirlikçi ilan edip sürgün ettiği 150 muhalife verilen isimdi.

Tarihçi Kocabaşoğlu Peyam-ı Sabah gazetesi başyazarı Ali Kemal'in ise İzmit'te linç edildiğini anlattı. Prof. Dr. Kocabaşoğlu sözlerini “Mütareke basını da sanki tek bir yapıymış gibi anlatılıyor ama öyle değil. ‘Mütareke basını' derken hangi gazetelerin kast edildiğinin açıkça söylenmesi gerekir” diyerek noktaladı.

***

Milli Mücadeleyi desteklemeyen ve 150’likler listesine girenlerin dökümüne baktım:

150’likler deyince ansiklopediler şu bilgileri veriyordu:

YüzelliliklerTürk Kurtuluş Savaşı sonrası düşman işbirlikçisi olarak görülen ve Türkiye'den sürgün edilen, hepsi üst düzey makamlarda yer alan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına verilen isimdir.

Lozan Antlaşması'nın bir maddesinde sürgün edilecek insanların sayısının 150'yi geçmeyecek şekilde olması öngörüldüğü için Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı tarafından oluşturulan liste başlangıçta 600 kişiden oluşmakta iken alevli tartışmalar sonucu önce 300, ardından da 149 kişiye indirilmiştir.

150’likler adı verilen ve 23 Nisan 1924 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin oturumunda saptanan bu listeye 1 Haziran 1924 tarihindeki kararla Köylü gazetesi sahibi Refet Bey de eklenerek nihai şekliyle 150 kişi olarak kabul edilmiştir ve bu kişiler 28 Mayıs 1927'de kabul edilen bir yasa ile yurttaşlıktan çıkarılmışlardır.

28 Haziran 1938 tarihinde, Yüzellilikler'in yurda girmelerini engelleyen kanun kaldırılsa da başta Çerkez Ethem olmak üzere pek çok muhalif ve saltanat taraftarı geri dönmemiştir.

Bu listenin 600 kişilik ilk hâli açıklanmamıştır.

***

Bu listedeki gazeteciler 13 kişiydiler:

1-Mevlanzade Rıfat - Serbestî gazetesi sahibi, Hürriyet ve İtilaf üyesi 

 2-Sait Molla - Türkçe İstanbul gazetesi sahibi 

 3-İzmirli Hafız İsmail - İzmir Müsavat gazetesi sahibi ve eski muharriri, Darülhikmet üyesi 

 4-Refik Halit Karay - Aydede Gazetesi sahibi ve Posta Telgraf eski Müdür-ü Umûmisi 

 5-Bahriyeli Ali Kemal - Bandırma Adalet gazetesi sahibi 

 6-Neyir Mustafa - Edirne’de Teemin ve Elyevm, Selanik Hakikat gazetesi sahibi 

 7-Ferit - Köylü gazetesi eski muharriri 

 8-Refii Cevat Ulunay - Alemdar gazetesi sahibi 

 9- Pehlivan Kadri - Alemdar gazetesinden 

10-Fanizade Ali İlmi - Adana Ferda gazetesi sahibi 

11-Trabzonlu Ömer Fevzi - Balıkesir İrşad gazetesi sahiplerinden 

 12-Hasan Sadık - Halep Doğru Yol gazetesi sahibi 

 13-İzmirli Refet - Köylü gazetesi sahibi ve müdürü

***

Cumhuriyetin ilk yıllarında “hain” ilan edilen 150 kişinin sürgünü 1938 yılına kadar sürdü.

1938 yılının 16 Temmuzunda çıkarılan yeni bir kanunla yurda dönmelerine izin verildi. Meclis’te yine tartışmalar yaşandı. Birçok milletvekili bu kişilerin hain olduğunu, af çıkarılmamasını savundu.

Meclis’teki tartışmaları Adliye Vekili Şükrü Saraçoğlu’nun şu sözleri sonlandırıdı:

“Büyük milletler ve büyük şefler cezalarında ve aflarında daima büyük hamleler yaparlar. Türk milleti ve onun şefi çok büyüktür; affı da eserleri gibi büyük olacaktır.”

***

Af Kanunu 29 Haziran 1938’de Meclis’te kabul edildi. Ancak sınırlıydı.

Kanunun yürürlüğe girdiği 16 Temmuz 1938 tarihinden başlayarak sekiz yıl kamu hizmetlerinde bulunamayacaklardı. Askerlik, hâkimlik ve zabitlik gibi eski mesleklerini yapabilmelerine de mümkün olmayacaktı.

Bundan dolayı 150’liklerin birçoğu memleketlerine dönmeye bir engel olmamasına karşın, bulundukları yerden ayrılmayacak ve bazıları yurtdışında yoksulluk içinde ölecekti.

Affın ardından 150’liklerden 50 kişi yurda döndü. Bunlar arasında  Refik Halit Karay  ile Refii Cevat Ulunay da vardı.

Sevr antlaşmasını imzalayan Rıza Tevfik de yurda dönenlerdendi.

Ancak çoğunluğu bulundukları yerden ayrılmadılar.

***

Hem daha önce İttihat ve Terakki döneminde, hem de 150’liklerle beraber iki kez sürgüne giden Refik Halit Karay için siyasi çıkar ve çalkantıların negatif etkisinden geriye kalan nedir diye baktım.

Arama motorunda anında 274 bin sonuç çıktı.

Bunun hülâsası Türkçe’yi en iyi kullanan yazarlardan biri olduğu, diğeri önemli yazarlığı, bir üçüncüsü de bildiğini söylemekten şaşmayan muhalif kimliğiydi.Bir de hiçbir zaman vaz geçmediği mizah… Övgü dolu edebî eleştiriler okudum.

Siyasi çalkantıların hükmü ile hayatın uzun süreçli soluklu üst üste oturmayınca büyük acılar yaşanıyor.

Tarihin suları günlük siyasetin kirini pasını yıkayınca altından, muhalifi olduğu Atatürk’ü bile hayran bıraktığı söylenen parlak ve etkileyici bir kalem çıkıyor.

Tabii bir de unutulmayan Memleket Hikâyeleri.

Daha sonra, okullarda güzel Türkçe öğrenmeleri için okutulan o muhteşem hikâyeler. 
 
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.