Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / SEZİN ÖNEY / Herkes ve hiç kimse
18 Aralık 2018

Herkes ve hiç kimse

Budapeşte’de özgür basın için, medya üzerindeki baskıların ve medyanın tekelleşmesinin kalkmasına odaklanan gösteriler gerçekleşiyor


 
Benim "Sarı Yelekliler"in kimliği ve hareketlerinin doğası ile ilgili duyduğum en iyi tarif, "herkes ve hiç kimse" olduklarıydı. Gerçekten de, her kesimden insanın içinde olduğu ve "kimse"nin liderliğinde "herkesin" örgütlendiği bir hareket söz konusu.

Ama başka "herkes ve hiç kimseler" de var.

Bu haftasonu, Paris'te sokağa çıkan Sarı Yelekliler'in sayısı azalırken, başka yerlerde gösteriler daha yeni başlıyordu. Brüksel'de aşırı sağ ve popülist hareketlerin çağrısıyla toplanan "göç karşıtı" protestoya karşılık, Viyana'da da "aşırı sağ/popülizm karşıtı" yürüyüş gerçekleşti.  

Avusturya'nın başkentindeki, iktidardaki sağ muhafazakâr Halk Partisi ve aşırı sağ-popülist Özgürlükler Partisi'nin koalisyona karşı protestoya yaklaşık 17 bin kişinin katıldığı söyleniyor. Gerçi, bu katılımın 50 bine ulaştığını öne sürenler de var.

Belçika'nın başkentindeki protesto ise, Birleşmiş Milletler'in öncülüğünde üye 164 ülkenin Marakeş'te geçen hafta imzaladığı "Düzenli, Güvenli ve Muntazam Göç Anlaşması"na karşı idi. Belçika, bu anlaşmayı ülkelerden; Türkiye de öyle.

Göç meselesini, "ölümcül" olmaktan çıkarmaya çalışan bir anlaşma bu... Ancak, "Avrupa'nın tam ortası" olarak niteleyebileceğimiz ülkeler kuşağı; Avusturya, Macaristan, İtalya, Polonya ve Slovakya, Birleşmiş Milletler'in bu anlaşmasına karşı çıkıyor.  Belçika'daki gösteriye katılım, yaklaşık 5500 kişi civarındaydı;  Avusturya'daki protesto ile karşılaştırınca, çok daha sönük, düşük katılımlı ama çok daha dikkat çeken, sesi yüksek çıkan bir gösteriden bahsediyoruz.

Aşırı sağ protestolar ile aşırı sağa karşı olan protestoların genel hikâyesi hep bu zaten: aslında, aşırı sağ/popülizm karşıtı gösteriler çok daha kalabalık ve geniş toplum kesimlerini çekiyor. Buna karşılık, aşırı sağ gösterilerin profili hep daha yüksek oluyor; daha çok "manşet" oluyorlar, medyanın ilgisini daha çok çekiyorlar.
 
Macaristan'dan bir ilk: medya özgürlüğü talep eden gösteriler

15-16 Aralık 2018 haftasonunda, Macaristan'da da gösteriler gerçekleşiyordu. Her iki gece de, yaklaşık 15 bin kişinin katılımı söz konusu oldu.

Ancak, bu gösterilerin ilginç yönü, katılımdan çok "dinamik" içerikleriydi. Başta, çalışma koşullarına yönelik bir kanunun yasalaşmasına tepkiyle başlayan gösteriler, 16 Aralık gecesi "farklı" bir rotaya girdi: medya özgürlüğü odaklı olmaya başladı.

18 Aralık sabahı ben bu satırları yazarken de, Macaristan'daki protestolar sürüyor ve ilk başladıkları yer olan Parlamento önünden, devlet televizyonu MTVA'nın önünde "köklenmeye" başlıyordu.

Türkiye'yi yakından ilgilendiren bir durum bu; çünkü özgür basın için, medya üzerindeki baskıların ve medyanın tekelleşmesinin kalkmasına odaklanmaya başlayan gösteriler gerçekleşiyor Budapeşte'de.

Başa dönelim:

Budapeşte'deki gösteriler de,  başladıkları zaman tıpkı Fransa'dakiler gibi, "yaşam şartları" kaygılarından kaynaklanıyordu.

Protestoların başladığı 12 Aralık, Macaristan Parlamentosu'nda  "Çalışma Kanunu"nu düzenleyen bir değişiklik geçirildi. "Kölelik Yasası" olarak adlandırılan bu kanun, "fazla mesai" saatlerini, 250 saatten 400 saate çıkaran ve fazla mesai ödemelerinin de, mesaiden "üç yıl sonraya kadar ödenebilmesini" öngören düzenlemeydi. Macaristan, zaten son yıllarda, çalışma şartlarından ve ülkenin genel koşullarından şikayet eden yaklaşık bir milyon kişilik bir kitlenin ülkeyi terk etmesinin, yurtdışına yerleşmesinin; yani "beyin göçünün" yarasını taşıyan bir toplum.

Son bir yıl içinde Budapeşte'de, Orta Avrupa Üniversitesi'nin (Central European University) ülke dışına gönderilmesi, Başbakan Viktor Orbán'ın "diktatörleşmesi", Nisan 2018'deki genel seçimlerden sonra da "seçim adaleti" gibi temalara odaklı gösteriler gerçekleşti. Ancak, bu gösteriler daha çok, bir araya gelip de istim atan "Budapeşteli", kozmopolit, modern, orta ve üst sınıfların protestoları idi. Bu protestolar, şehir merkezinde belli bir rotanın yürünmesi ve Parlamento önünde toplanılması, belli bir süre slogan atılmasından sonra dağılınması gibi "klasik" bir reçeteye sahipti. Fakat, bu kez iki temel sebeple, gösteriler daha geniş kesimde yankı buluyor ve "dinamik" biçimde bir haftadır biçim, mekan ve içerik değiştirerek devam ediyor.

İki sebep dedik:

Birincisi, yukarıda bahsettiğimiz gibi, insanların doğrudan, somut biçimde hayatına dokunan bir konuda; ekonomi ve çalışma odaklı bir yeni yasaya odaklı başlamış olmaları, sadece Budapeşte'de değil, ülke genelinin "bam teline" dokunuyor. Geçtiğimiz günlerde, yargının siyasallaşması konusunda çok kritik düzenlemeler getiren bir kanun yasalaştı. Şimdi bu kanun da, göstericilerin protesto ettiği meselelerden; ancak, gösterileri tetikleyen aynı gün yasalaşan "Kölelik Kanunu" oldu. Oysa bu yasa da, Adalet Bakanlığı'nın "yolsuzluk, gösteri hakkı, seçim kanunu" gibi konulara yönelik davalara bakacak yargıçları bizzat atamasını öngörüyor. Kasım 2018 sonunda da, ülkenin neredeyse tüm medyasının sahipliği, "Orta Avrupa Basın ve Medya Vakfı" adı verilen bir şirketler grubuna geçirilmişti. Başbakan Orbán'a yakın bir işadamının sahip olduğu bu "Vakıf", başlıca hedefini "milli değerlere uygun bir kamusal tartışma alanı yaratmak" olarak göstermişti.

Ancak, göstericilerin başlıca önceliği, altını çizdiğimiz gibi "yargının siyasallaşması" veya medyanın tekelleşmesi değil, "çalışma şartlarının bozulması" idi.
Fakat, bir kırılma noktası işin gidişatını değiştirdi.

Gösterileri farklı kılan ikinci sebepse, 16 Aralık Pazar gecesi 17 Aralık Pazartesi sabahı yaşanan bazı olayların, ülkenin "tarihsel psikolojisi" açısından da bazı bam tellerine dokunması. İşte, bu tarihsel "bam tellerine" dokunulunca, medya özgürlüğüne yönelik talepler protestoların odağı hâline geldi.

Tarihsel bam telleri şunlar: muhalefet milletvekillerinin gösterileri devlet televizyonu binasına taşıması ve bu milletvekillerinin o binada yaşadıkları şiddetin (bana kalırsa), 1956'da gerçekleşen "başkaldırının" tarihsel psikolojisini tetiklemesi. Hatırlanacağı gibi 1956'da da, "totaliterliğe karşı" Parlamento'nun önünde başlayan ve devlet radyosuna taşınan gösteri dalgaları olmuştu. 2006'da da, o dönemin Sosyalist Parti ve Liberaller hükümnetine karşı geniş çaplı gösteriler gerçekleştiğinde göstericiler, devlet televizyonuna yönelmişti.   

16 Aralık Pazar gecesi, 13 milletvekili resmî televizyon kanalı MTVA'ya gitti ve orada sabahladı.  MTVA, artık 2006 ve öncesinde olduğu gibi şehir merkezinde değil; daha dış bir bölgeye, Óbuda'ya taşındı; buna rağmen, Pazar gecesinden beri, kalabalıklar mesafeyi dert etmeden devlet televizyonu binası önünde toplanıyor.

Televizyonda siyasi taleplerini yayınlatma isteğiyle, MTVA binasında sabahlayan milletvekillerinden muhalefet lideri Ákos Hadházy, 17 Aralık Pazartesi sabahı tartaklanarak, fiziksel güç kullanılarak kamu kanalının binasından dışarı atıldı.  

Hadházy, "Politika Farklı Olabilir" (Lehet Más a Politika- LMP) lideri; daha önceden iktidardaki Fidesz'in milletvekillerinden biriydi. Başbakan Orbán ve partisinin yolsuzluklarından sıkıldığı ifade ederek, 2013'te Fidesz'ten istifa etti. Bu istifadan sonra da, Fidesz'e yönelik yolsuzluk bilgilerini ifşa etmesiyle ve iktidara karşı sert söylemi ile dikkat çekti.

Hadházy partisinin eş başkanı Bernardett Szél ile, 16 Aralık Pazar gecesi gerçekleşen protestolardan sonra şu beş maddelik listenin devlet televizyonunda okunmasını talep etmişti:

--Protestoların başlamasına neden olan "Kölelik Yasası" olarak adlandırılan kanunun geri çekilmesi,

--Yargının bağımsızlaşması (Kölelik Yasası ile aynı gün yasalaşan yargı düzenlemelerine atıfla),

--Macar güvenlik güçleri/polise fazla mesai yaptırılmaması (kibarca, protesto gösterilerinde güç kullanılmaması demek oluyor),

--Macaristan'ın Avrupa Kamu Savcılığı Ofisi'nin bir parçası olması (sınır ötesi yolsuzluk olaylarının araştırılması için) ve medyanın bağımsızlığının sağlanması...

Hadházy'den aralarında kadınların da bulunduğu dört milletvekili daha tartaklandı ve biri de hastanelik oldu.

Biz, Türkiye'de "uçan tekmeli", itiş kakışlı Meclis birleşimlerine alışkın olabiliriz; hattâ milletvekillerine karşı güvenlik güçleri tarafından güç kullanıldığına da şahit olduk. En son Cumartesi Anneleri yasaklı hâle geldiğinde, sokakta herkesin gözü önünde gerçekleşti bu tarz bir şiddet. Ancak Macaristan'da, son olarak 2006'da ülkeyi sarsan protesto dalgasına karşı Sosyalist Parti-Liberaller hükümetinin protestocular ve milletvekillerine karşı şiddet kullanması büyük tepkiye neden olmuştu. O tepki, Sosyalist Parti ve Liberalleri, bugüne kadar negatif biçimde etkilemeye devam ediyor. 

Orbán'a karşı "düdük"

Başbakan Viktor Orbán'ın istediği kanunu geçirmesinin önünde aslında teknik olarak hiçbir engel yok; zira, partisi Fidesz'in parlamentoda "süper çoğunluğu" var: Macaristan Meclisi'ndeki 199 sandalyeden 133'ü Fidesz'in...

Hâl böyle olunca, muhalefet partilerinin bir araya geldiklerinde dahi, yasama sürecindeki aritmetik nedeniyle yapabilecekleri çok birşey yok. Buna karşılık olarak, Türkiye'den oldukça farklı biçimde, Macaristan'ın milletvekilleri Meclis'in sivil itaatsizlik alanına haline getirilmesine çabalıyorlar. Tabii, Macaristan'da milletvekili olup da, "sivil itaatsizlik" yapabiliyor olmanın ağır bir bedeli yok. Sağ kanatta 26 milletvekili olan "Daha İyi" (Jobbik), sol kanatta 20 milletvekili olan "Macaristan Sosyalist Partisi" (Magyar Szocialista Párt), 8 milletvekili olan "Siyaset Farklı Olabilir" Partisi, üç milletvekili olan "Demokratik Koalisyon" (Demokratikus Koalíció) ve 1 milletvekili olan "Beraber"(Együtt), Meclis'teki Macar muhalefetini oluşturuyor.

133 temsilcili iktidara karşı, 64 kişilik temsiliyeti olan muhalefet... Alman Azınlığı'nın Özerk Hükümeti'nin bir temsilcisi ve bir de bağımsız milletvekilini sayarsak, toplamda 66 sandalyeli muhalif kanat.

Macaristan'ın Seçim Yasası, Fidesz 2010'da iktidara geldiğinden beri defalarca değişti: tabii, iktidar partisinin lehine olacak biçimde. Sonuçta, Nisan 2018'deki seçimlerde, Fidesz'in yüzde 49'luk oyuna karşılık Meclis'teki temsiliyeti yüzde 70'i buldu. Bu tarz bir seçim kanunu ile, her ne kadar ülkenin yüzde 51'i başka siyasi hareketlere oy vermiş olsa da, parlamentoda sadece çoğunluk değil; ezici çoğunluk Fidesz'in oluyor. 

"Kölelik Yasası" geçirilirken, Macar milletvekilleri, "sivil itaatsizlik" eylemleri gerçekleştirdi: sirenler ve düdükler çalmak,  iktidarla dalga geçen pankartlar açılması gibi yöntemlerle, yasanın oylanmasının başlamasını engellediler. Ama bu tepkiler, son kertede yasaların onaylanması sadece geciktirebiliyor.
Dahası, kamuoyu araştırmaları Fidesz'in oylarını son dönemde yüzde 51 civarında gösteriyordu. Ancak, geçtiğimiz aylarda bir ara Fidesz oylarının yüzde 55-60 bandına yaklaştığını da anımsatalım. Daha kritik gelişme, sağ kanatta oyların toptan düşüşe geçmesi. Ana muhalefeti oluşturan aşırı sağ kökenli Jobbik de, yüzde 17-18 bandından yüzde 12'ye düşmüş gözüküyor. Jobbik, Nisan 2018 seçimlerinde yüzde 19 civarı oy almıştı. Belki de bu düşüş sebebiyle, şimdi Jobbik de "sokağa indi".

Momentum gibi genç, yeni ve hattâ Orbán'a karşı "dişe dokunur zaferi" olan hareketler de, yavaştan yükselişte gözüküyor, yani yüzde 3-4 oranında bir çıkışları söz konusu ve toplamda yüzde 10 oy oranına yaklaşıyorlar.

Gene şimdilik, Budapeşte'de gerçekleşen gösterilerin bir "lideri", "siyasi örgütlenmesi" yok. Bu açıdan, Fransa'nın Sarı Yeleklileri'ne çok benziyorlar.
Bu benzerliğe rağmen, Macaristan'ın protestoları, Sarı Yelekliler'den çok daha az ilgi gördü, görüyor. "Düşük yoğunluklu ilgi" hâli devam ederse, Macaristan'ın 1956'daki başkaldırısının dünya kamuoyu tarafından yüzüstü bırakılmasında olduğu gibi bir toplumsal gönül kırıklığı yaşanacağı öngörülebilir.
Tam da, "Karácsony" yani Noel zamanı yaklaşırken, göstericiler "artık herkes evlerine dönmeli" derler mi bilinmez...

Şu ana değin, protestoculara karşı (biber gazı dışında) şiddetli bir müdahale olmadı. Başbakan Orbán tamamen sessiz; hükümet ise, "George Soros" başta olmak üzere dış mihraklar ve iç işbirlikçilerini protestoların "komplocu örgütleyicileri" ilan etti.

Gösterilerin "medya özgürlüğüne" odaklı hâle gelmesi bile, beklenmedik ve başlı başına ilginç bir durumdu. Proganda, işte böyle bir "bastırılmış" ve dışa vurumunu bekleyen bir alerji ve tepki yaratıyor; tarihte olduğu gibi, bugün de böyle...

 

oneysezin@hotmail.com

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.