Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / MEHMET ALTAN / 31 Mart Vakası’nın Silivri boyutu…
28 Kasım 2018

31 Mart Vakası’nın Silivri boyutu…

"Bu suikast yöntemli muhalif tasfiye planı ülkemizde belirli aralıklara kullanılmış, muhalif odaklar bu yöntemle tasfiye edilmişlerdir’’


Yeniden  hatırlatayım, Osmanlı’da Kolağası Resneli Niyazi Bey'in 200 asker ve 200 sivilden oluşan bir çete ile dağa çıkması II. Meşrutiyet’e giden yolu açtı.

24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildi.
 
Dağa çıkan çetecilik sonucu gelen özgürlük de pek hayırlı olmadı. II. Meşrutiyet’in ilanından sekiz ay sonra, 6 Nisan 1909’da İttihat ve Terakki hükümeti gazeteci Hasan Fehmi’yi öldürttü. Hükümet öldürttüğü için katili hiç bulunamadı.
 
Hasan Fehmi İttihatçıların öldürttüğü ilk muhalif gazeteciydi ama sonuncusu olmadı.
 
Hasan Fehmi’nin katlinden bir yıl sonra da bu kez 9 Haziran 1910 gecesi İttihatçılar Ahmet Samim’i öldürdü. Bu iki cinayet arasında ise bu topraklar 31 Mart Vakası’nı yaşadı.
 
***
 
31 Mart Vakası tam olarak aydınlatamadığımız hazin bir trajedi olarak kaldı.
 
31 Mart Vakası ne ?
 
Ansiklopediler şöyle yazıyor :
 
“Meşrutiyeti ilan etmiş olmasına rağmen iktidarı tam olarak ele geçirememiş olan ve hükümet üzerinde dolaylı bir denetim kuran İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin devlet kademelerinde kadrolaşması politik istikrarsızlığa yol açmıştı. Cemiyet ile ters düşen memurların görevlerinden uzaklaştırılmaları, cemiyete girdiğini ispat için yemin etmeyenlerin tutuklanması, farklı siyasi oluşumlara hayat tanınmaması huzursuzluk nedeniydi. İttihat Terakki’yi ve hükümeti eleştiren gazetelere, hattâ bu gazeteleri satan bayilere baskı uygulanması isyan ortamını doğuran uygulamalardandı.”
 
***
 
Siyasi gerginliği  doğuran ve besleyen pek çok sorun vardı:  
 
Meşrutiyet’in ilanından birkaç ay sonra İstanbul’da kısa sürede bastırılan irtica yanlısı birtakım küçük ayaklanmalar meydana gelmişti.
 
Henüz tam egemen olamadıkları Kâmil Paşa kabinesine karşı ellerini güçlendirmek isteyen İttihatçıların Eylül ayı sonlarında Selanik’teki 3. Ordudan getirip Taşkışla’ya yerleştirdikleri üç avcı taburu ise, bir  başka gerginlik konusu idi.
 
***
 
31 Mart İsyanını başlatan bu avcı taburları akıl karıştıran bir konu olarak kaldı. Çünkü bu taburlara o günlerde cemiyetin destekçisi olarak bakılıyordu. Cemiyet, Bulgar tehdidini öne sürerek İstanbul’daki avcı taburlarının sayısını artırmak isterken Kâmil Paşa hükümeti kendisine karşı bir ihtilalde kullanılacakları endişesi ile taburların bir an önce gitmesini istiyordu.
 
Ne, nedir diye bir kez daha bakarken, bu taburlarla ilgili bir anlatıma rastladım :
 
“Osmanlı Devleti'nin kontrgerillasıydı. Dağlardaki çetelere karşı düzenli orduyla savaşamayacağını anlayan Osmanlı tıpkı onlar gibi dağlarda yaşayacak ve karşılık verecek bu birliği kurdurdu… Sonrasında Teşkilat-ı Mahsusa'ya dönüştürüldü.”
 
Gazi olaylarından, 1 Mayıs 1977’ye izleri devlet içlerinde kaybolan kanlı işlerin tanığı olarak geçmişteki bu tuhaf yapılanmaya mim koydum.
 
***
 
Ekim 1908’de ordu içinde “alaylı” ve “mektepli” subaylar meselesinden doğan hoşnutsuzluklar arttı.
 
Eski sisteme göre yetişmiş alaylı subayların kısa süre içinde ordudan tasfiye edileceği söylentileri, alaylı subayların mekteplilerle ilişkilerini her geçen gün biraz daha bozmaktaydı.
 
Bir diğer askerî gerginlik konusu, ordudaki disiplinsizliğin en önemli sebebini ibadet bahanesiyle talimden kaçmak olarak gören İttihat ve Terakki ile buna tepki gösterenler arasındaki yükselen tansiyondu.
 
Volkan ve Mizan gibi gazetelerin kullandıkları kışkırtıcı üslup da, İttihat ve Terakki'nin uygulamalarından mağdur olanlar üzerinde etkili oluyordu.
 
***
 
İttihat ve Terakki ile çatışan Kamil Paşa hükümetinin 4 Şubat 1909’da Meclis’in vermiş olduğu “âdem-i itimad” oylarıyla düşürülmesinden sonra sadarete Hüseyin Hilmi Paşa gelince İttihat ve Terakki Cemiyeti, hükümeti resmen ele geçirmiş oldu.
 
Toplumda kutuplaşmanın ve tahammülsüzlüklerin artması mevcut ortamı daha da zehirliyordu. 
 
Serbestî gazetesi başmuharriri Hasan Fehmi’nin öldürülmesi gerginliği iyice artırdı.
Bunlar sonunda II. Meşrutiyet’e karşı büyük bir ayaklanmaya dönüştü.
 
İsyan 13 Nisan 1909’da başladı. Bu tarih Rumî Takvim'e göre 31 Mart 1325'e denk geldiği için 31 Mart Vakası olarak anılıyor.
 
Ayaklanma askerî bir isyan olarak ortaya çıkmasına rağmen isyana dahil olan softaların propagandaları sonucu sonradan dinî bir hâl aldı.
 
Sebepleri tam olarak belirlenemeyen bu olayın planlı ve bilinçli bir hareket olup olmadığı hiçbir zaman  kesinlik kazanmadı.
 
Neden kazanamadı, çünkü o kadar çok ve farklı teori ortaya atıldı ki…
 
Örneğin,”İttihat ve Terakki Partisi’nin, İngilizlerin desteklediği Manastır kolu ile Almanların desteklediği Selanik kolu arasında görüş ayrılıkları vardı. Özellikle bulunduğu konum itibariyle stratejik önem taşıyan Osmanlı Devleti’nin Almanya’ya yakınlaşması İngilizleri rahatsız etmekteydi. İngilizler, bu dönemden sonra muhalif hareketleri destekleyerek halkı isyana teşvik etmiştir’’ türü bir yoruma rahatlıkla rastlamak mümkün.
 
İsyanın ilk günü hükümet istifa etti, isyancı askerler yedi gün süre ile İstanbul'a hâkim oldu.
 
Bir milletvekili, bir nâzır ve tespit edilemeyen sayıda asker ve sivil hayatını kaybetti. Kan döküldü.
 
***
 
İsyan, Selanik'te bulunan Üçüncü ve Edirne'de bulunan İkinci Ordulara mensup askerlerin oluşturdukları, Rumeli halkının gönüllü katıldığı “Hareket Ordusu”nun İstanbul'a gelmesi ile bastırıldı.
 
Üç gün süren çarpışmaların ardından sıkıyönetim ilan edildi; padişah II. Abdülhamid tahttan indirilip yerine V. Mehmed Reşad tahta çıkarıldı.
 
İsyana katılanlar ve destekleyenler yargılanarak, içlerinden 70 kişi idam edildi, 420 kişi ise çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı.
 
***
 
İsyanı bastırmak üzere toplanan kuvvetlerin başına Selanik IX. Redif Fırkası (tümeni) Kumandanı Hüsnü Paşa , Kurmay Başkanlığına da Kolağası Mustafa Kemal Bey atandı. Mustafa Kemal, Selanik’ten İstanbul’a hareket eden orduya “Hareket Ordusu” adını verdi.
 
Hareket Ordusu İstanbul’a girme hazırlığında iken komuta değişikliği yapıldı; ordunun komutanlığına Mahmut Şevket Paşa getirildi.
Hareket Ordusu İstanbul'u asilerden temizledikten sonra birliklerini Yıldız Sarayı'na yönlendirdi. İki günlük kuşatmadan sonra 27 Nisan'da Hareket Ordusu saraya girerek denetimi ele geçirdi.
 
***
 
Bütün tarihler Mahmut Şevket Paşa’nın 31 Mart İsyanı olarak bilinen ayaklanmanın bastırılmasında ve II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesinde çok önemli bir rol oynadığını yazar. El hak bu doğrudur da…
 
Ama bizlerin bildiği, Harekat Ordusu’nun tek amacı vardır, 31 Mart İsyanı’nı bastırmak.
 
31 Mart Vakası’nın Silivri’ye uzanan tarihsel boyutu bu noktadan sonra başlıyor.
 
Ben gözaltına alındığımda, Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’nun üç hak ihlali tespitine rağmen anayasal suç işlenerek beş buçuk ay da fazladan tutularak tahliye edildiğim 26  Haziran 2018’e kadar yanımda, benimle tutuklu kalacak bir şey daha vardı:
 
II. Meşrutiyet’in Meclis Başkanlığını da yapan Ahmet Rıza’nın anıları… Daha önce de bunu yazdım.
 
Ahmet Rıza, anılarında olayların perde arkasını anlatıyor.
 
Satır satır aktarayım :
 
“Mahmut  Şevket Paşa, boşaltılmış bir evde beni bekliyordu; ‘Yolda gelirken haber aldım. Mebusan ve ayan, padişahın tahttan indirilmesini tartışıyorlarmış; ben emrimdeki askeri Meşrutiyeti ve padişahı kaldırmak isteyenleri yola getireceğiz, padişahın ve ulusun canı tehlikede diyerek buraya getirdim.
 
Tahttan indirmenin bizim taraftan olacağını askerim duyarsa isyan eder, mahvoluruz. Siz ayan ve Mebusan’a gizlice anlatınız; şimdilik ses çıkarmasınlar; bu işi tartışma zamanı geldiğinde ben size haber veririm. Şimdi gidiyorum’ dedi ve gitti.”
 
Ardından şunları yazıyor:
 
“Ahmet Muhtar Paşa ile birlikte Harbiye Nezareti’ne gidip Mahmud Şevket Paşa’yla konuştuk. Duruma egemen olduğunu, tehlike kalmadığını, artık tahttan indirme konusunun tartışılabileceğini söyledi.”
 
***
    
Peki “duruma tamamen egemen” olduğunu söyleyen Mahmut Şevket Paşa’ya ne oldu?
 
Okuyalım:
 
“Siyasi çekişmeler had safhaya çıkmışken 1913'ün 11 Haziran günü öğle saatlerinde Bayezid Meydanı'nın Divanyolu'na çıkan noktasında bir cenaze alayının kapattığı yolun açılmasını bekleyen otomobile dört bir taraftan ateş açılmıştı.
 
Otomobilde zamanın hem sadrazamı hem de Harbiye Nazırı yani ‘Savaş Bakanı’ olan Mahmud Şevket Paşa ile yaverleri vardı ve yaverlerden İbrahim Bey hemen orada, Paşa da bir saat sonra can vermişti.
 
Büyük bir törenle Çağlayan'daki Âbide-i Hürriyet'e defnedildi ve cinayetin ardından İttihad ve Terakki Partisi tek başına memlekete hâkim oldu.
 
İşte tam bu günlerde Sadrazam Mahmut Şevket Paşa'ya düzenlenen suikast,
İttihadçılara rakiplerini yok etmek için yeni bir fırsat oluşturmuştu.
 
İttihatçılar bir taşla iki kuş vurmuşlardı.
 
Hem önce göreve getirdikleri sonradan söz geçiremedikleri Sadrazam Mahmut Şevket Paşa‘dan  kurtulmuşlar hem de bu suikast vesilesiyle İttihatçılara muhalif kişi ve cemiyetleri tasfiye etme fırsatına kavuşmuşlardı.
 
Bu suikast yöntemli muhalif tasfiye planı ülkemizde sonraki yıllarda  belirli aralıklara kullanılmış, rejime muhalif odaklar bu yöntemle tasfiye edilmişlerdir.”
 
***
 
Kimin elinin kimin cebinde olduğunun hiç mi hiç anlaşılamadığı depremli bir coğrafyanın insanlarıyız.
 
Bu ürkütücü kaotik karmaşanın en iyi örneklerinden biri de 31 Mart  Vakası…
 
Sürekli eski hastalıkları yaşayıp, huzurlu, özgür, zengin ve sağlıklı bir noktaya gelememek, sancılı ve hüzünlü bir Tantalos işkencesi gibi…
 
Biliyorsunuz, Tantalos işkencesi bolluk ve varlık içerisinde susuzluk ve açlık çekmek üzere verilen ilahî bir ceza.
 
Bu cezayı birileri mi bize verip duruyor, biz mi kendimizi sürekli bu cezaya çarptırıyoruz, anlaşılır gibi değil.
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.