Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Kaşıkçı’nın kaybedilmesi / 2: Kokular
17 Ekim 2018

Kaşıkçı’nın kaybedilmesi / 2: Kokular

Vakitlice harekete geçilse infaz timinin elini kolunu sallayarak gelip gitmesi imkânsız. Vakitlice harekete geçilememesi için sebep yok

 
Başkonsolosluk yetkilileri Kaşıkçı kaybolduktan sonra öyle tavırlar takındılar ki, daha ilk anda doğan şüpheler hızla beslendi, büyüdü. The Atlantic’te Graeme Wood, ilk anlar için “Suudilerin faullü oyununun kötü kokusu” duyuluyordu, diye yazdı. Birkaç gün geçip de Suudiler doğru dürüst bir açıklama zahmetine bile girişmediğinde bu, “kadavra kokusuna” dönüşecekti. İki gün geçmeden bütün dünya Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan İstanbul Başkonsolosluğu’nda öldürüldüğüne inanmıştı.

Kaşıkçı’nın konsoloslukta öldürüldüğü inancını yerleştirmede ve yaymada en büyük rolü, “adının açıklanmasını istemeyen”, fakat adları hariç her şeyi açıklamakla görevlendirildikleri anlaşılan “Türk yetkili”ler ve “güvenilir kaynaklar” oynadı. Ancak Türkiye çıkışlı bilgilerin güvenilirliği kısa süre içinde tartışılır hale geldi. Özellikle bu bilgilerin belirli bir zamanlamayla belirli “dozlarda” veriliyor oluşu, bunların pazarlık kozları olarak kullanılıyor olabileceği izlenimini yarattı. Giderek, bilgilerin edinilme kanalının başlıbaşına sorun oluşturabileceği ortaya çıktı.

Türkiye kaynaklı bilgiler tartılırken, dünyanın pek çok yerinden, uzman veya meraklı pek çok insanın, güvenilmezlik argümanı olarak Türkiye gazetelerinin “hükümetin propaganda araçları” veya düpedüz yalancı olduklarını, şimdiye kadar çok sayıda yalan haberi ortalığa pompaladıklarını öne sürmeleri, başlıbaşına ibretlik bir hadise; özellikle vurgulamak zorundayım.
Yine sora sora ilerleyelim.
 
- Konsoloslukta olağandışı birşeylerin yaşandığına dair ilk işaret neydi?

Şöyle anlatıyor, Cemal Kaşıkçı’nın bir türlü dışarı çıkmaması üzerine konsolosluğa telefon eden ve bir görevliyle konuşan nişanlısı Hatice Cengiz: “Görevli telefonu kapatıp, beklediğim kapıya geldi. Bana, gelmeden önce içeride tüm odaları kontrol ettiğini ve içeride kimsenin kalmadığını, burada beklememin anlamsız olduğunu söyledi.”! Normal bir konsolosluk işgününde, telefon çalıyor, bir kadın, içeri giren yakınını beklediğini, ama bir türlü çıkmadığını söylüyor; telefonu açan görevli ne yapar? Kimsenin olmadığını, boşuna beklememesini söyler, telefonu kapatır. Dışarıdaki ısrarla ararsa kapıdaki güvenliğe bildirir, vs. Fakat bu görevli özel olarak dışarı çıkıyor, merak ve endişe içindeki refakatçiye, “boşuna beklemeyin, bütün odalara da baktım, kimse yok içeride” diyor. Olağan mı? Suudi konsolosluk görevlileri hep mi böyle nazikler? :))

Cengiz, “Bu cevap üzerine gözlerim karardı…” diye devam ediyor.
 
- İkinci -ve bâriz- işaret neydi?

Türkiye’de haksızlıkla, adaletsizlikle, zulümle meselesi olan herkesin yüzünde ânında acı tebessüm yaratan “kameralar kayıtta değildi” hilebazlığı. Suudi konsolosluk yetkilileri, Kaşıkçı’nın kaybedildiği 2 Ekim günü konsolosluk içindeki güvenlik kameralarının kayıt yapmadığını büyük pervasızlıkla ilan edebildiler.

Suudi Arabistan Washington Büyükelçisi, ABD Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı (Cumhuriyetçi) Bob Corker’a, İstanbul’daki konsolosluğun güvenlik kameralarının kayıt yapmadığını, yalnızca canlı izlemeye imkân verdiğini anlattı. ABD’nin elindeki başka istihbaratı da görme şansına sahip senatör bunun üzerine, “her şey cinayete işaret ediyor” kanısına vardığını söyleyecekti.

İstanbul polisi, kamera sistemini kuran Filipinler kökenli şirketle konsolosluk yetkilileri arasında bir buçuk yıldır herhangi bir iletişim, dolayısıyla herhangi bir arıza veya bakım başvurusu saptayamadı. Konsolosluğun dış cephesindeki kameraların görüntüleriyse polisin elindeydi.

“Kameralar bozuk” riyakârlığı o kadar beylik, o kadar bildik, özellikle bizde o kadar iş görmüş olmasına rağmen o kadar iş göremez nitelikteydi ki, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan devreye girerek, olay ilk duyulduğunda yaptığı kan dondurucu soğukluktaki açıklamayla Yasin Aktay’ın cansiparâne korumaya çalıştığı diplomatik sınırları zorladı: “Olayın cereyan ettiği Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nda kamera sistemlerinin olmaması mümkün müdür? Yani buradan bir kuş uçsa, buradan bir sivrisinek çıksa bu sistemler bunu yakalar ki, onlarda bu sistemlerin en ileri dereceleri vardır.”

Düşünüyorum da, başka hiçbir kanıt, belirti, vs. varolmasa da Türk yetkilileri içeride cinayet işlendiğine ilk anda ikna edecek ayrıntıydı bu. Türkiye’de “kameralar bozuktu” dendiğinde hangi tür haltın yendiğini ve kimin bunu yediğini anlamayacak olan mı var? Yetkililer bir yakınlık, bir sıcaklık hissetmiş bile olabilirler.
 
- Başka işaret var mı?

Evet. 2 Ekim günü 11:30 sularında, konsoloslukta çalışan 28 Türk elemana, “diplomatların toplantısı var” dendi ve öğleden sonrası için izin verildi. Hürriyet’in haberine göre, iki gün sonra başkonsolosluk çalışanlarının üzerine ses ve görüntü kaydeden kameralar takıldı, bazı kapıların kilitleri değiştirildi. Hürriyet, kapı kilitleriyle uğraşan üç kişinin konsolosluğa girdiği saati “dün 21.30’da” diye verdi. Yani polis pek yakın takipteydi.
 
- Kaşıkçı’yı öldürmek için Suudi Arabistan’dan özel infaz timi mi geldi?

Sabah gazetesi öncülüğünde iktidar propaganda aygıtı, 15 Suudi vatandaşını, isimleri, doğum tarihleri, İstanbul’da kaldıkları adresler ve havalimanında çekilmiş fotoğraflarıyla birlikte kamuoyuna takdim etti. Görüntü, hadisenin polisiye boyutunu zenginleştirmekle kalmıyor, büyük çaplı bir uluslararası skandalla karşı karşıya olduğumuz izlenimini yaratıyordu.

İktidar propaganda aygıtının tarifiyle “jetle gelen iki suikast timi”, Suudi Arabistan’dan iki özel uçağa atlamış, İstanbul’a gelip “işi” halletmiş, gitmişti. Sorgucusu, tetikçisi, otopsi uzmanı, ortalık “temizleme”cisi ve ellerindeki kemik testeresiyle, tam teşkilatlı bir operasyon timiydi bu. Aralarında Suudi adlî tıbbının en üst düzey yetkililerinden biri de vardı.

HaberTürk’te Güntay Şimşek, gelişigüzel yığılan ayrıntıları düzeltmeye girişti. 2 Ekim günü Atatürk Havalimanı Genel Havacılık Terminali’ne inen iki “özel iş jeti”, Sky Prime Aviation (SPA) bünyesindeki Gulfstream 4 tipi HZ-SK1 ve Gulfstream G450 HZ-SK2 idi. Ancak “Riyad’dan iki jetle gelip dönen on beş kişilik suikast timi” sözkonusu değildi.  HZ-SK1, Kahire’den boş gelmiş, aynı gün 18.40’da, Hatice Cengiz’in konsolosluk kapısından telaş içinde birilerini aramasından bir buçuk saat kadar sonra, altı yolcuyla dönmüştü. Riyad’dan dokuz kişiyle gelen, öbür uçaktı. O da Kaşıkçı’nın kaybedildiği günün gecesi 22:00’de yedi yolcuyla dönüş için hareket edip Dubai’ye inmişti. Yani tek uçakla dokuz kişi gelmiş, iki uçakla on üç kişi gitmişti; Kahire ve Riyad’dan gelmişler, Kahire ve Dubai’e dönmüşlerdi.

Bir uçak (HZ-SK1), 2 Ekim günü 13:23’te Riyad’dan kalkmış, 17:15’te İstanbul’a varmış, havalimanında bir saat yirmi beş dakika durduktan sonra 18:40’ta kalkıp Kahire’ye yönelmiş ve 23:31’de oraya inmiş. Belli ki İstanbul’a gezmeye-oyalanmaya gelmemiş. İkinci uçak (HZ-SK2), Riyad’dan 1 Ekim gecesi 23:40’ta kalkıp, 03:13’te (artık 2 Ekim olmuş) inmiş; Kaşıkçı kaybedildikten sonra, o gece 22:54’te kalkıp Dubai’ye gitmiş, 02:48’de inmiş (hepsi TSİ, kaynak: BBC, planefinder.net - Washington Post, AirNavRadarBox sitesine dayanarak, ilk uçağın iniş saatini 16:15 olarak verdi; burada saat farkına dayalı yanlışlık da olabilir).

Bu gelen gidenlerle ilgili iki mühim nokta var. İlki, Medyascope’un “Güne Bakış”ında “Görevdeyken buna benzer bir olayla karşılaştınız mı?” sorusuna muhatap olan, eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’in kurduğu bağlantı: “Suudi Arabistan’dan uçakla görevlilerin gelmesi ve tekrar geriye dönmesi gibi olaylarla cinayet saati arasında bağı kurduğunuzda, şimdiye kadar böyle bir olayla karşılaşmadık.” Yani, “cinayet işlemeye böyle ekip gelip gitmedi” demek istiyor!

İkincisine Şimşek sözkonusu yazısında işaret ediyor: Bu uçaklar kalkışlarından önce polisçe aranmadı.
 
- Uçaklar aranabilir miydi?

Uçaklardan ilkinin aranamaması belki kabul edilebilir; çünkü “Kaşıkçı kayıp!” diye henüz ortalık ayağa kaldırılmaktayken (18:40’da) bu uçak kalktı gitti. (Gerçi “şüphenin 17:15 gibi ortaya çıktığı” ve “istihbarat ve emniyet kurumları”nın “17:30 itibarı ile ‘acil’ koduyla harekete geçtiği” söyleniyor, ama bunları teyit etme şansım yok.) İkinci uçak -BBC’nin planefinder.net’ten derlediği bilgiye göre- gece 22:54’de kalkmış. Yani neyin ne olduğunu anlamak, en azından şüphelenmek için bol zaman var. Hele elde “kayıtlar” varsa, emin olmak için de var.

Kaşıkçı’nın nişanlısının konsolosluk önünden telefon ettiği ve Kaşıkçı’nın saatlerdir ortada olmadığını bildirdiği ilk kişi, AKP Genel Başkan Danışmanı Yasin Aktay, 6 Ekim günü şöyle anlattı: “(…) O telâş içinde birkaç dakika titreyen parmaklarım telefonda uygun isimleri aradı. Aradıklarımın bir kısmına ilk denemede ulaşamadım. Neyse kısa süre içinde bilmesi gereken herkes bildi, o saat itibariyle [Kaşıkçı’nın] kaçırılması halinde alınması gereken bütün tedbirlerin en üst düzeyde alındığı bilgisi bile geldi.” O halde ikinci uçak, içindeki tetikçi ve temizlikçilerle birlikte neredeyse gecenin on birinde nasıl rahat rahat uçup gitti?

Vakitlice harekete geçilse infaz-temizlik timinin elini kolunu sallaya sallaya gelip gitmesi imkânsız. Vakitlice harekete geçilememesi için de sebep yok görünüyor. Ya karanlık bir nokta var ya da bilgi eksikliğinden kuramadığımız bir bağlantı.
 
-  Minibüsler izleniyor muydu?

Özel uçaklardan camları karartılmış siyah minibüslere. İçinde çok sayıda kutunun bulunduğu bir siyah araçtan sözediliyor. Polis peşine düşmüş. Pek erken bir aşamada, devlet katında hakim kanı Kaşıkçı’nın öldürüldüğü. Yasin Aktay konuşuyor: “Kaşıkçı’nın girdiği İstanbul Konsolosluğu’ndan aynı gün camları siyah film kaplı altı aracın çıktığı bilgisi var. (…) Kaşıkçı’dan hemen önce Suudi Arabistan’dan uçakla gelen 15 kişi camları siyah film kaplı altı araç ile konsolosluğa giriş yapıyor. Kaşıkçı’nın öldürüldükten sonra konsolosluktan çıkarıldığını ve bu uçakla götürüldüğünü düşünüyoruz. Uçağın içinde o gün herhangi bir inceleme yapılmadı.”

Yeni Şafak’ın görüştüğü bir “güvenlik uzmanı”, Dr. Erhan Canikoğlu da minibüsler hakkında şunları söyledi: “Suudi heyet normal kapıdan girmesine karşın, minibüsün özellikle konsolosluğun garaj bölümüne sokulması olağandışı bir durum. Aynı şekilde konsolosluktan çıkıp Başkonsolosun yakın mesafedeki evine giden aracın da doğrudan kapalı garaja girmesi dikkati çeken bir diğer husus.”

Takvim de, Kaşıkçı içeri girdikten bir saat kırk beş dakika sonra konsolos Muhammed Uteybi’nin konutuna yaklaşan ve içinde Kaşıkçı’nın (veya naaşının) bulunduğu ileri sürülen 34 CC 1865 plakalı siyah Mercedes Vito’nun macerası ve onunla ilgili olarak etrafta yaşanan hareketlilik üzerine bol yayın yaptı. Servis edilen bunca görüntüden anlıyoruz ki orası anbean izleniyor.

Yukarıdaki “vakitlice” meselesini hatırlayalım.
 
• Eli silahsız, savunmasız, tek başına bir adamı öldürüp cesedini yok etmek için bunca elemanı oradan buradan gönderip aynı gün içinde geri götürmenin anlamı var mı?

Bu soruya cevabı özellikle adlî tıp uzmanları verebilir. Muhtemelen öldürmekten çok, iz bırakmadan öldürüp ortadan kaldırmak için birtakım uzmanlıklara gerek vardır. Ayrıca, her ihtimale karşı, suça doğrudan, fiilen karışacak kişilerin, suç mahalli yabancı ülkede bulundurulmaması, cinayete karar verenler açısından anlaşılır bir karar. Eğer kaçırma amaçlandıysa belki daha karmaşık bir operasyona ihtiyaç olacaktı; bunun için hangi işlevleri yerine getirecek kaç kişi gerekir, bilmiyorum haliyle.

Suudi yetkililer, “böyle birilerini göndermedik” diye iddia ettiler. 2 Ekim’de “herhangi bir heyet” gönderilmemiş! Suudilere göre ayrıca, iktidar propaganda aygıtı ve Türk medyasında isimleri, fotoğrafları yayımlanan kişiler “ülkelerine dönmekte olan normal turistler”di!

Siz bu satırları okurken, cinayetin bu ekibin işgüzarlığı veya iş bilmezliğine bağlanması yönünde arayışlar sürüyor.
 
—- DEVAM EDECEK —-
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.