Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Kaşıkçı’nın kaybedilmesi 1: O gün
16 Ekim 2018

Kaşıkçı’nın kaybedilmesi 1: O gün

Dolaşacağımız mesafe uzun, kazacağımız çukurlar derin. Sora sora ilerleyelim…

 
ÖN AÇIKLAMA: Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın 2 Ekim günü ülkesinin İstanbul Başkonsolosluğu’nda kaybedilmesine dair edinebildiğimiz bilgileri derlemeye çalıştığım bu yazı dizisinin beş bölümünü bitirirken, Türk ve Suudi istihbarat ve emniyet görevlilerinden oluşan ekip arama ve inceleme amacıyla başkonsolosluğa girmekteydi; ABD ile Türkiye, Suudi Arabistan yönetimini cinayet pisliğine bulaştırmadan işin içinden çıkılmasını öngören bir sihirbazlık numarasında anlaşmış gibiydi; Suudilerin, sorumluluğu üst kademeden habersiz iş gören bir sorgulama timine yıkarak Kaşıkçı’nın konsoloslukta öldüğünü kabulleneceklerine dair bir haber ortaya çıkmıştı. Kaşıkçı, sorgulamada “yanlış giden birşeyler” yüzünden hayatını kaybetmiş olacaktı. Esas amaç onu Suudi Arabistan’a kaçırmakken, iş bilmez görevliler yanlış yapmış, bu sonuca yolaçmış olacaktı. Riyad henüz böyle bir açıklama yapmadan, yazı dizimi teslim ediyorum. Aktaracağım bilgilerin çoğu, güncel gelişmeler ne olursa olsun gerekli ve geçerli. Ancak bazılarını gelişmelere göre düzeltmek, değiştirmek, ekleme-çıkarma yapmak gerekebilir. Gelişmeleri izlemeye, gereken güncellemeleri yapmaya çalışacağım. Dizinin yayımlanması bittiğinde, gelinen aşamaya göre eldekini toparlar, olan biteni yorumlamaya çalışırım.
 
*    *    *
 
Gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan İstanbul Boşkonsolosluğu’nda kaybedilmesini Gazetecileri Koruma Komitesi Yürütücü Başkanı Joel Simon, “apaçık ahlâksızlığıyla kan dondurucu”  diye niteledi. Simon, gazetecilere yönelik şiddetin ve hapsetme gibi susturma-bastırma-caydırma eylemlerinin dünya çapında yayılabilmesini, faillerin cezasız kalışına bağladı. Gazetecileri Koruma Komitesi’nin elindeki verilere göre, 2018’de öldürülen gazeteci sayısı 27. 2016’da 19, geçen yıl 18’di. Simon, gazeteci cinayetlerinin yüzde doksanında faillerin cezasız kaldığına dikkat çekti.

Kaşıkçı’nın kaybedilmesi şüphesiz yalnız bir gazeteci cinayeti olarak ele alınamaz. Hem kurbanın kimliği ve geçmişi hem cinayetin örgütleniş ve işleniş tarzı hem de cinayet mahallinin diplomatik özelliği bir uluslararası krize kapı açmaya adaydı; öyle de oldu. Şimdi olaya bir şekilde karışan bütün fail ve tanıklar bu krizi hafifletmeye, bundan kendilerine avantaj çıkarmaya, fazla dallanıp budaklanmadan olayı kapatmaya çalışıyorlar.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in BBC’ye söyledikleri önemsenmeli: “Bu tür olayların sayısı artıyor ve uluslararası toplum buna izin vermemeli.” Guterres, “bu tür olaylar” için “hesap verilebilirlik yolları” bulunması gerektiğine dikkat çekti.

Eğer riya, haksızlık ve ahlâksızlığın bunca itibar gördüğü bir devirde yaşamıyor olsaydık, böyle bir fecaatin örtülebileceğine, hiçbir devletin bundan zarar görmeden işin içinden çıkılabileceğine ihtimal vermezdik. Ancak zaman, zalimlerin yaptıklarının yanlarına kâr kaldığı, kötü bir zaman. Bu yüzden, en azından bir nebze adaletin sağlanabileceğini ummak kolay değil.

Bunca kirli hesabın görülmeye çalışıldığı yerde gidişata dair öngörülerde bulunmak da pek mânâlı değil. Ancak bildiklerimizi toparlamaya, sorularımızı üretip sıralamaya intiyacımız var. Bu tür soğukkanlı resmî cinayet ve katliamların karanlıkta, cezasız kalmaması için yapabileceğimiz bu.

Zamane Ruhu’nun insaniyete engel oluşuna rağmen, Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nda kaybedilmesi hadisesinin çeşitli yerlerde, daha sonra birilerinin çeşitli amaçlarla yararlanacağı izler bırakacağını da güvenle söyleyebiliriz.

Dolaşacağımız mesafe uzun, kazacağımız çukurlar derin. Sora sora ilerleyelim.
 
- Cemal Kaşıkçı kimdi?

Bir dönem Suudi Arabistan yönetici elitiyle arası çok iyi olan, saraydan haber alabilen ve saraydan haber iletebilen bir aracı-gazeteci muamelesi gören Cemal Kaşıkçı, Prens Muhammed bin Selman’ın dizginleri ele geçirişiyle birlikte, giderek “muhalif gazeteci” konumuna sürüklendi. “Çare demokrasidir” yollu görüşler beyan etti. Kendini güvende hissetmediği için ülkesinden ayrıldı, daha çok ABD’de yaşamaya, Türkiye’de de vakit geçirmeye başladı. Bu arada, “sarayın sesi” rolünden uzaklaştıkça gazeteci sıfatıyla daha çok ciddiye alınır olan Kaşıkçı, Washington Post’un köşeyazarları arasına girdi. Ve Suudi Arabistan’ın Yemen’de sürdürdüğü insanlık dışı saldırıyı eleştirmek, giderek Muhammed bin Selman’a açıkça karşısına almak dahil, Ortadoğu’nun yeni zorbasının sinirine dokunacak işler yaptı.

Kaşıkçı’nın kimliği, geçmişi, Suudi yönetimiyle ve kraliyet ailesinden çeşitli figürlerle ilişkisi-çelişkisi konusunda Fehim Taştekin’in BBC sitesindeki yazısı yeterince aydınlatıcı: “bir gazeteciden fazlasıydı (…) El-Kaide, Taliban ve 11 Eylül’ün hava korsanlarıyla bağlantılar dahil çok sayıda gizli dosyaya vakıf” ve “İhvan’la bağlantılı tarihsel arka plan”a sahipti.
 
- Niye Türkiye’deydi?

Kaşıkçı’nın Türkiye’de bol vakit geçirmesine sebep, Suudi gazetecinin -artık herkesin adını bildiği ama hakkında kimsenin dişe dokunur bir şey bilmediği- nişanlısı. Hatice Cengiz. Cemal Kaşıkçı’nın evlenmek üzere olduğu TC vatandaşı kadın.

Cengiz’in “bilinmezliği” öylesine ilginç boyutlarda ki, kendisi için “kimdir?” haberi yaptığını ilan edip bu duyuruyla okur çekmeye çalışan internet gazetesinde şu sözleri okuyabiliyorsunuz: “Hatice Cengiz'in Cemal Kaşıkçı'nın nişanlısı olması dışında bir bilgi yok.”

Oysa var. Ama “bilgi” sayılır mı, emin değilim. Washington Post, 8 Ekim’de Kaşıkçı’nın konsoloslukta kaybedilmesi üzerine, Hatice Cengiz’e dayandırdığı bir geniş haber yaptı. Burada, Cengiz ile Kaşıkçı’nın tanışmaları ve evliliğe giden süreç kısaca anlatılıyordu: Bu yılın Mayıs ayındaki bir konferansta karşılaşmışlardı. Cengiz, “Basra Körfezi ülkeleriyle ilgileniyor”du ve Kaşıkçı’nın “çalışmalarını takdir ediyor”du. Konferansta soru sormayla başlayan temas, köşeye oturup sohbet etme ve daha sonra “giderek güçlenen bağ” ile derinleşmişti.

Akla takılabilecek soru şu: Tanışmalarından önce, Hatice Cengiz, acaba Cemal Kaşıkçı’nın hangi çalışmalarına hayran olmuştu?
 
• Kaşıkçı Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’na neden gitti?

Bizde yazılanlara bakılırsa, “evliliğe engel hali bulunmadığına” dair belgeyi almaya veya BBC’nin haberine bakılırsa “boşanma işlemini sonuçlandırmaya”.
 
- Kaşıkçı bir şekilde “cinayet mahalline” yönlendirildi mi? Yılın büyük bölümünde yaşadığı ABD’de veya başka yerdeki bir temsilciliğe değil de Türkiye’deki konsolosluğa gitmesinin özel önemi-anlamı var mıydı?
Bilmiyoruz. Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçiliği’nce belgeyi almak üzere, nikahın gerçekleşeceği İstanbul’a yönlendirildiği söylendi. Ancak göreceğiz ki, kendisi de ülkesinin Washington’daki temsilciliğine gitmek için can atmıyor.

Nişanlısı şöyle anlatıyor: “Kendisine, 'Neden ABD'den bu kağıdı almıyorsun?' diye sormadım zira evlilik burada olacaktı. Oradaki konsolosluktan alınan belgenin burada geçerli olduğuna dair bir bilgi de yok. Ayrıca nikah müdürlüğüne gittiğimizde görevli bize hangi ülkede evlilik gerçekleşiyorsa evlenen yabancı kişi bu evrağı sadece o ülkenin elçiliğinden alabilir bilgisini vermişti. Ülkemize gelmeden orada bu konuda bir girişimde bulunup bulunmadığını bilmiyorum. Ama eğer bulunsaydı bana mutlaka söylerdi. Ya da eğer sorsaydı ve olumsuz yanıt alsaydı da bunu ifade ederdi. Diğer yandan Riyad Washington elçisi, ‘Cemal Bey ile geçen sene bir programda konuştuk’ diye, ‘kendisi makul düzeyde Suudi yönetimini eleştiren bir yazardı’ şeklinde bir açıklamada bulundu. Bu açıklamayı dün gece geç saatlerde ajanslar geçti. Eğer kendisi ihtiyacı olan evrağı onlardan da istemiş olsaydı sanıyorum ki elçi açıklamasında bunu da söylerdi. Sonuç olarak benim bildiğim ülkede bu işlemlerin daha hızlı ve kolay olabileceğini düşündüğü için işlemleri burada yapmak istemişti.”
Yani: Hatice Hanım ya Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan Washington Büyükelçiliği ile ilişkisi ve oraya dair hissiyatından habersiz ya da söylediği doğru değil. Kendisinin verdiği bir ayrıntı, Kaşıkçı’nın “Suudiler TC topraklarında bana bir şey yapmaya kalkışamaz” diye düşünüyor olması, açıklayıcı kabul edilebilir. Yine de, Kaşıkçı’nın Washington’daki dostlarının bildiği sıkıntı ve korkularından nişanlısının bîhaber görünmesi dikkat çekici. Hatice Hanım, “Washington’daki Suudi Büyükelçiliği ile sorunu yoktu” demeye getiriyor, ama dostları, Kaşıkçı’nın oraya girdiğinde ve çıktığında mesaj atarak kendilerine “güvendeyim” haberi verdiğini anlatıyorlar. Kaşıkçı Washington’da gittiği camiden de, Suudi yönetimiyle ilişkili kurum olduğu için ayağını kesmiş.
 
-  Kaşıkçı konsolosluğa giderken nişanlısına, “terslik olursa şunu şunu (Kaşıkçı’nın “eski dostum” diye andığı, AKP Başkanlık Danışmanı Yasin Aktay ile Türk-Arap Medya Derneği Başkanı Turhan Kışlakçı) ara” dedi mi?
Hatice Cengiz’in anlatımına göre, hayır, demedi. İktidar propaganda aygıtı ve medyanın gerikalanı -veya medyadan gerikalan- uzun süre, Kaşıkçı’nın içeri girerken nişanlısına böyle dediğini yazdı. Ancak AA’dan Semra Orkan’ın Hatice Cengiz’le daha ileriki günlerde yaptığı (10 Ekim’de yayımlanan) görüşmede, “tehlike halinde” aranacak isimler konusunda Cengiz’in farklı bir anlatımı yeraldı: Bir defasında genel olarak ülkesi ile siyasi duruşundan kaynaklı bir sorun, olay, beklenmedik bir problem ya da önemli bir mesele olduğunda kiminle ya da hangi arkadaşı ile irtibata geçmem gerektiğini sormuştum kendisine. O da bana Türkiye'de Yasin Aktay'ın eski dostu olduğunu, onu arayabileceğimi söylemişti. Ayrıca Turan Kışlakçı'nın da kendisinin çok yakın arkadaşlarından olduğunu biliyordum. Onu da bu vesile ile aradım. Bana, ‘Turan Kışlakçı'yı ara’ diye özel bir tembihte bulunmadı” (vurgu benim -ük).
 
- Kaşıkçı oraya giderken tedirgin miydi?

Yine tek kaynağımız olan Hatice Hanım’ın Türkiye’de iktidar propaganda aygıtı ve gazetecilere söylediklerine göre, hayır, değildi. Zira 28 Eylül’de konsolosluğa ilk defa gittiğinde iyi karşılanmıştı, memnundu.
Ancak aynı Hatice Cengiz’in, aşağıda daha geniş sözünü edeceğim Washington Post haberinde yeralan ifadesine göre, “Bir noktada, ‘Belki de gitmesem daha iyi’ demiş”ti, “birşeyler olabilir diye kaygılanıyor”du, ancak “daha sonra fikrini değiştirmiş”ti.

8 Ekim’de Washington Post’ta bu sözleri yayımlanan Hatice Cengiz, 14 Ekim’de Sabah’a göre şöyle konuşmuştu: [Cemal Kaşıkçı,] 2 Ekim’deki ikinci görüşmeye girerken aklında soru işareti taşımıyordu. Ciddi anlamda endişeli olduğunu görseydim kesinlikle gitmesine müsaade etmezdim.”

Hangisi? Bilmiyoruz. Hatice Cengiz’in ifade farklılığı mı, aktaranların yarattığı tahribat mı? İfade farklılığıysa, Cengiz’in yaşadığı sarsıntı ve üzüntüden kaynaklanıyor olabilir. Öbürüyse, mâlûm memleket halleri.
 
- Hatice Cengiz konsolosluğa neden girmedi, dışarıda beklerken herhangi bir şeyden şüphelendi mi?

Kendi anlatımına göre, “konsolosluklarda doğrudan işi olmayanlar içeri alınmadığı için” dışarıda bekledi. Ve şüpheleneceği bir şeye şahit olmadı. Konsolosluğun sokağı dardı, ayrıca güvenlik sebebiyle geliş gidiş özellikle zorlaştırılmıştı. Zaman zaman oluşan trafik kargaşasını ve sıkışıklığı Cengiz normal bulmuştu -ki başka herkes de öyle buluyor büyük ihtimalle.
 
- Cengiz beklerken ne zaman telaşlanmaya başladı?

AA 10 Ekim’de, yani aslında epey ileri aşamada, duygusal-sansasyonel bir öykü yaratmaya çalıştı, ama Cengiz’in başka her yerdeki anlatımları biraraya getirildiğinde çok daha mâkûl bir manzara ortaya çıkıyor.

“İçeri girip çıkmadığında neler düşündünüz? Hangi kaygılarla Yasin Aktay ve diğer irtibatı aradınız?” sorusuna Cengiz, şöyle bir cevap veriyor: “Hayatımda daha önce hiç yaşamadığım büyük bir korkuya kapıldım. Dünya başımda dönmeye başladı ve ne yapacağımı şaşırdım. En yakın arkadaşıma mesaj atarak hemen gelmesini söyledikten sonra dehşet içinde konsolosluğun demir parmaklıklarına doğru koştum ve orada bulunan güvenliğe Cemal Bey'in içeriden çıkıp çıkmadığını sordum. Emniyet görevlisi, şaşkın şaşkın bana baktı ve Cemal beyin kim olduğunu bilmediğini, içeride kimsenin kalmadığını, herkesin çıktığını söyledi. Bu cevap üzerine Başkonsolosluğu aradım. Kapıda beklediğimi, Cemal Bey'in saat 13.00'te içeriye girdiğini daha sonra da kendisinin kapıdan çıkmadığını söyledim. Görevli telefonu kapatıp, beklediğim kapıya geldi. Bana gelmeden önce içeride tüm odaları kontrol ettiğini ve içeride kimsenin kalmadığını, burada beklememin anlamsız olduğunu söyledi. Bu cevap üzerine gözlerim karardı ve hemen Yasin Aktay'ı arayıp meseleyi olduğu gibi hızlı bir şekilde kendisine aktardım. Turan Kışlakçı'yı da Yasin Bey'den hemen sonra aradım.”

(Sorudaki “diğer irtibatı” kavramını birilerine özenme sayıp kenara itelim de ayağımıza takılmasın.) Bu aktarıma göre, Cengiz hangi anda o büyük korkuya kapılmış ve “dünya başında dönmeye” başlamış, hemen mesaj atıp arkadaşını çağırmış, konsolosluğun parmaklıklarına doğru koşmuş? Korku ve baş dönmesinin saniyesi saniyesine tesbit edilemeyeceği söylenebilir şüphesiz. Ama mesaj atma ve koşma, ânı ânına saptanabilir. Bunlar tam ne zaman olmuş?

Hatice Cengiz’in anlatımına göre, 13:00’ten 18:00’e kadarki bekleme süresinde kendisi önce telaşsızdı. Gazete okudu, çıkışında Cemal Kaşıkçı’ya vermek üzere çukulata ve şişe su aldı. Giderek endişelenmeye başladı. Kapıdaki polis ve görevlilerden bilgi alamayınca konsolosluğu aradı. Dışarıda beklediğini belirtti. Yanına çağırdığı arkadaşına mesajı da bu arada atmış olmalı, “hayatın doğal akışı”na göre.

Ve o sırada, şüphelenmeyi, telaşlanmayı gerektirecek, sonradan da içeride saklanması gereken birşeylerin döndüğüne ilk işaret sayılabilecek bir şey oldu!
 
—- DEVAM EDECEK —-

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.