Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Gazeteciler ve “bizim çocuklar”
18 Nisan 2018

Gazeteciler ve “bizim çocuklar”

Fisk’le ilgili esas sorun, Kimyasal Silahları Yasaklama Örgütü uzmanları bekletilirken onun saldırı mahalline girmesine neden izin verildiği

“Suriye” ve “kimyasal silah” kavramları artık iyice yanyana anılır, kullanılır oldu. Mevcut rejime karşı cihatçıları desteklemenin mâkûl-meşru gerekçelerini üretmeye çalışanlar bu kavramları dillerinden düşürmüyorlar. Esad rejimini gözü kapalı desteklemenin yollarını  çizmeye çalışanlar da.

İlk grup, bütün kimyasal saldırı iddialarını daha ortaya atılmadan doğru sayıyor. Dayandıkları yer, onlara sorarsanız çok sağlam: Esad korkunç bir katildir, kimyasal da kullanır, her haltı yer. Beşar Esad, ordusu ve müttefiklerinin marifetleri mâlûm da, yapabilecek olmalarını her olayda yaptıklarının kanıtı sayacaksak, nerede kaldı akıl-mantık, nerede kaldı hakikat!.. Bu, olan bitene, eyleme, gelişmeye değil, hakkında baştan hüküm verilmiş faile odaklananların, olan biten her şeyi kendi siyasî hedefine yarar hale getirmeye çalışanların yöntemi, tavrı. Bu tavır sahiplerinin “Suriye”si, cihatçı-İslâmcı silahlı örgütler tarafından katledilmekten, sürülmekten korkan, onların hükmü altında yaşamak istemeyen, şu ya da bu sebeple rejimi destekleyen nüfusu içine almayan bir “Suriye”.

İkinci grup, kimyasal saldırıya ilişkin her lafı daha ağızdan çıkmadan oraya tekrar tıkmaya niyetli olanlar. Çünkü bu yalanları emperyalistler uyduruyor. Çünkü Saddam Hüseyin Irak’ının sözde kitle imha silahlarına dair de yalan uydurdular ve bunu Irak işgali için bahane olarak kullandılar. Nitekim Suriye’ye de aynısını yapıyorlar. Elbette bunlar doğru, ancak bu tutumu takınanların hedefi, “anti-emperyalist Esad”ı emperyalistlere karşı ne pahasına olursa olsun savunmak. Bu genellikle “Suriye halkı” şeklinde dile getiriliyor. Muhalifleri, yerli cihatçıları, Ege’de boğulanları, mülteci kamplarında yaşama savaşı verenleri, Beyoğlu’nda müzik çalanları dahi kapsamayan bir “Suriye halkı” bu da.

Şimdi buna bir de “açık versiyon” eklendi: Her kim ki kimyasal saldırı iddiasının gerçek olabileceğine dair söz söyler, emperyalistlerin ekmeğine yağ sürmektedir. Yani: emperyalistlerin işine yarıyorsa gerçeği söylememelisiniz.

Şahsen her iki tavrın da dünyadaki başka başka rezaletleri sürdürmenin yolları olduğuna inanıyorum. Hak-adalet, eşitlik-özgürlük mücadeleleri ve anti-emperyalist mücadelenin gerçeği eğip bükerek layıkıyla ve başarıyla sürdürülebileceğine inanmıyorum. Eğer gerçeğin ortaya çıkması bize zarar veriyorsa bizde sorun vardır.

Ayrıca, Beşar Esad tipi Üçüncü Dünya diktatörlerinin kurdukları rejimleri yalnız dünyanın güçlü, mütehakkim devletleriyle ilişkilerine göre değil, içeride yurttaşlarına nasıl davrandıklarına göre, hattâ asıl buna göre değerlendirmek gerekmez mi? Maalesef bu karşı karşıya gelişler, hak mücadelesi yapan insanları en çok sıkıştıran, zor durumda bırakan cinsten çatışmalar. ABD Irak’ı işgal etmesin diye seferber olduk. Doğruydu. Ama işgalle devrilecek adam, Saddam, karakollarına özel tecavüz odaları kurdurmuş bir soykırımcıydı. Libya’ya yönelik tezgâh çirkin, fırsatçı, açgözlü, tahakkümcü, düzenbaz emperyalistlerin işiydi. Ama Kaddafi, tırnak kadar demokrasi, hak-hukuk-adalet duygusu taşıyan biri için asla desteklenemeyecek bir zorbaydı.

İşte tam da bu yüzden, kolayca ve izahatsız taraf benimsemenin imkânsız olduğu durumlarda yol gösterecek ilkelere, sağlam bir yaklaşıma, dalaveracılıktan uzak tavırlara ihtiyaç var.
 
Fisk ve basit sorular
 
Suriye ordusu kimyasal silah kullanıyor mu? Kullandı. Kullanıyor.

ABD, Birleşik Krallık ve Fransa’nın bahane edip saldırmasına yolaçan son olayda, Duma’da kullandı mı? Bilmiyoruz. Evet, henüz bilmiyoruz. Kimse bilmiyor.

“Kimyasal kullanıldı” diyerek Suriye’yi bombalayan üç büyük devlet de mi bilmiyor? Hayır, bilmiyorlar. ABD Savunma Bakanı, “klorin kullanıldığı kesin, ama sarin veya başka sinir gazına dair bir şey söyleyemem” dedi. Ancak sundukları delillerin çoğu açık kaynaklardan, sosyal medyadan alınma veya bunlardan hareketle akıl yürütülerek varılmış hükümler. Hiçbirinden kesin kanıt çıkmıyor. Bu devletlerin hiçbiri, “elimizde özel istihbarat var” demiyor, diyemedi.

Buna karşılık, Robert Fisk -ki, kendisi çok büyük saygı duyduğum, gelmiş geçmiş en önemli gazetecilerden biridir-, “kimyasal saldırısı olmamış” dedi. Kesin güvenelim mi? Hayır. Çünkü Fisk bu defa çok yönlü ve sağlam bir soruşturma yapmadı, yapamadı. Kaynağı, bütün öbür iddiaları kenara atıp “o diyorsa gerisi hikâye” diyebileceğimiz sağlamlıkta değil. Sunduğu versiyon imkânsız değil, ama kanıtlanmış da değil, öbür versiyondan daha akla yakın da değil.

Fisk, kendisinin Batılı olmasının yolaçtığı katmerli ve karmaşık öfkeyle, son derece haklı bir hüküm hattı üzerinde tepinen bir gazetecidir. Batılıların menfaat düşkünlüğü, bencillik ve düşüncesizlik içerisinde başka ülkelere, özellikle Ortadoğu’ya verdikleri hasarı temel hayat derdi edinmiştir ve emperyalist devletlerin cihatçıları silahlandırıp isyan yönettiği, bilahare bizzat bombaladığı bir Ortadoğu ülkesine ne olursa olsun içten içe yakınlık duyar. “Şu kimyasal işi uyduruk çıksa da emperyalistlerin yalanı kendi suratlarında patlasa” isteği duyduğundan emin olabiliriz.

Son olayda Fisk’le ilgili esas sorun, kendisinin vardığı yargıdan çok -gazeteci yanılabilir-, Kimyasal Silahları Yasaklama Örgütü uzmanları bekletilirken onun saldırı mahalline girmesine neden-nasıl izin verildiği.

Burada elbette şüphe uyandıran bir yan var. Fisk’le ilgili olarak değil; uzmanların bekletilmesiyle ilgili olarak. Kimyasal saldırı ile suçlanan, bu işi daha önce yaptığı için şaibe altındaki bir devletseniz ve böyle bir suçu işlememişseniz, neden bütün dünyanın sözüne kulak vereceği uzmanları derhal olay mahalline götürüp inceleme yapmalarına meydan vermez ve sonuçları da gümbür gümbür ilan etmezsiniz?

PR beceriksizliği midir, içeride nobranlığa, hesap vermemeye alıştıkları için birilerine herhangi bir durumu izah etme pratiklerinin olmayışından mıdır, Suriyeli yetkililerin kimyasal saldırı iddialarından sonraki tavırları genellikle, inanmak istemeyenin zihninde bile derin şüphe yaratacak tarzda oluyor. Söyledikleri çoğunlukla şundan ibaret: “Beyaz Baretliler teröristtir.”

Beyaz Baretliler terörist mi? Silahlı muhalif gruplarla ilişkili oldukları kesin. Peki kurtarma ve sağlık işleriyle ilgileri yok mu? Bütün yardım-kurtarma görüntüleri uydurma mı? Hayır. Elbette yedi senedir savaşan silahlı örgütlerin sağlık birimleri, arama-kurtarma ve ilkyardım ekipleri var. Bunların elemanları aynı zamanda savaşçı mıdır? Kimse doğru dürüst bilmiyor. Muhtemelen bazıları eline silah almıştır, alıyordur. Ama bir kısım insanın sadece ilkyardım ve genel olarak sağlık hizmetleriyle uğraşması kaçınılmaz. “Beyaz Baret”, silahlı örgütler açısından başarılı sayılabilecek bir PR motifi.

Beyaz Baretlilerin iddiaları ciddiye alınabilir mi? Suriye ordusununkiler kadar alınabilir, neden alınmasın? Savaşan taraflar bunlar. İşlerine geldiğinde gerçeği söyleyebilirler, gelmiyorsa çarpıtabilir, gizleyebilirler. “Esad kimyasal kullandı” iddiasını ortada böyle bir şey yokken ortaya atabilirler mi? Atabilirler. Peki bunlar bir iddia ortaya attıklarında, bu, sözkonusu iddianın illâ uydurma olması anlamına gelir mi? Gelmez. Çünkü kimyasal silah gerçekten kullanıldıysa bu da işlerine geliyor. “Beyaz Baretlilerin her söylediği yalan” diyorsanız, aynı zamanda, “Esad hiç kimyasal silah kullanmadı”yı da kabul etmelisiniz. Buna karşılık, sadece Beyaz Baretliler veya muhalif kaynaklardan gelen herhangi bir bilgiyi de tek başına değerlendirmeye alamaz, delil veya kanıt sayamazsınız. En başta, Suriyeli silahlı muhalif veya cihatçı örgütler de kimyasal silah kullandığı için. Şimdiye dek defalarca kullandılar.
 
Sözlerden delil olur mu?
 
Ancak! Evet, ünlemli ancak. Çünkü bazen güvenilmez ağızlardan çıkan sözler de dolambaçlı yollardan delil, en azından karine yerine geçebiliyor. Meselâ, 2017 Nisan’ındaki Han Şeyhun kimyasal saldırısından (bu konuda iki yazım var; biri burada, öteki şurada) sonra Rusya önce böyle bir saldırının vukû bulmadığını ileri sürdü. Sonra şöyle bir versiyon sundu: Muhalif örgütlerin kimyasal deposu vardı, Suriye uçağı burayı bombalayınca etrafa gaz yayıldı. Suriye kaynakları kısmen bu versiyonu tekrarladılar. Kısmen, muhalif silahlı örgütlerin kimyasalı kendilerinin attığını ileri sürdüler. Hattâ, ellerindeki Alevi esirleri gazla öldürüp “kurbanlar” diye etrafa yatırmışlardı, kimilerine göre. Bunlara bir başka versiyon eşlik etti: Kimyasal silah, gaz, hiçbir şey yoktu ortada; her şey mizansendi. Çocuklar getirilip üstleri başları kana, pisliğe bulanıyor, yerlere yatırılıyorlar, aslında sapasağlam insanlar gazdan mahvolmuş gibi sürünüyorlar, Beyaz Baretliler, ilkyardımcılar, sağlık elemanları tırışkadan koşturuyor, saldırı sahnesini canlandırıyorlardı.

Şüphesiz bunların hepsi aynı anda birarada varolamazdı. Mizansense ortada kimyasal yoktu. Kimyasal deposu bombalandı, gaz buradan yayıldıysa mizansen yoktu. Ayrıca Rusların bildirdikleri zamanlamaya göre, bu bombardıman ilk kimyasal kurbanlarının hastaneye koşmasından üç saat sonra yapılmıştı!?

Şahsen, dönüp dolaşıp şu noktaya takılıyorum: Basitçe gerçeği açıkladığında senin söylediğin doğrulanıyorsa bunca çelişkiye, acayipliğe ne gerek var?

Bunlara karşılık, kimyasal kullanıldığında bu işin genellikle hangi uçak ve helikopterlerce nasıl yapıldığına dair bilgiler, o gün o saatte oraya bomba atan hava araçlarının olup olmadığı, bazen becerilip olay mahallinden temin edilen örneklerin incelenmesi sonucu ortaya çıkanlar, görece temiz ve güvenilir veriler. En çok da sonuncusu.
 
Hakikatsiz siyaset!?
 
“Suriye’nin kimyasal silah kullandığına dair görüş belirtmek, emperyalist saldırıya destek olmaktır” mealinde mesaj okudum sosyal medyada. Dolaylı olarak hep, bazen de açıkça, Rusya’yı görece iyi bir şey saymayı da içeren bu yaklaşım nasıl bir siyasetin nesine hizmet eder, nasıl bir iyi amaca bizi yaklaştırır, anlayamıyorum. Şam’ın kimyasal silah kullanmadığını sahiden kanıtlayabilen çıkarsa, hakikat peşindeki bir gazeteci olarak kendisine müteşekkir kalırım. Veya Rusya’nın bütün öteki emperyalistler gibi nüfuz alanı arayışında, tahakkümcü, üstelik içeride de gaddar bir devlet olmadığını gösterebilen olursa, bu aydınlanma için ona da teşekkür ederim.

Hak-adalet, demokrasi ve özgürlük konularında duyarlı meslektaşlarıma da, nâçizâne, şunu öneririm: Bize söylenen her şeyden şüphe duyalım. Hem gerçeği eğip bükmeye hakkımız olmadığını bilelim hem de bu yoldan iyi bir yere varılamayacağını. Eğer hakikatin ortaya çıkması birilerini rahatsız ediyorsa onlar “bizim çocuklar” değildir. “Bizim çocuklar” suç işler de biz gizlersek biz de gazeteci değilizdir.
 
(NOT: Bu yazı, Kimyasal Silahları Yasaklama Örgütü -OPCW- uzmanlarının Duma’ya girişine izin verilmesinden hemen sonra yazıldı, yani incelemenin gidişatına dair henüz bilgi yokken. Sonuç neyi gösterirse göstersin dediklerimin geçerli kalacağını sanıyorum.)

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.