Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / ÖZGÜN ÖZÇER / Afrin ve kendimizi kandırma aracı olarak basın
20 Mart 2018

Afrin ve kendimizi kandırma aracı olarak basın

Gerçekler Afrin’deki güç gösterisinin yarattığı yanılsamayı ortadan kaldırabileceği için ürkütücü...

 
Türkiye’nin tarihi kapalı bir cezaevi. Herkesin, toplumsal tarih bilincinin konforlu üstünlük duygusunda gönüllü bir tutsaklık yaşaması isteniyor. Tarihiyle yüzleşmeye çalışan, “belki başka bir hakikat vardır” diye umup bu dört duvardan başını dışarı çıkaran ise derhal dışlanıyor, cezalandırılıyor. Gönüllü tutsaklık derken şunu kast ediyorum aslında: Köklerini tarihten alan gurur ve güç hislerini terk etmeye hiç kimse hazır değil, niyetli de değil. Aksi takdirde bir işgal teşebbüsünün bertaraf edilmesinin, başka bir ülkenin toprağının bir kısmının ele geçirilmesiyle eş tutulması başka nasıl açıklanabilir?
 
Bu dört duvar arasında ne sorgulayan bir gazetecilik ne de itiraz eden bir muhalefet gördük: Kutuplaşmalar üstü bir koalisyon izledik tüm Afrin harekâtı boyunca. Bozkurt-Rabia ittifakına CHP milletvekilleri sosyal medyada profil fotoğraflarını Türkiye bayraklarıyla donatarak destek verdi. 19 Mart sabahı gazeteler ise “Tek devlet, tek din, tek millet, tek bayrak, tek adam” tekerlemesine el birliğiyle “tek manşeti” de eklemişlerdi sanki. O kadar ki, pekâlâ sözleşip, ortaklaşıp tek baskıyla çıkabilirlerdi. Hürriyet’in Sabah’tan, Sözcü’nün Güneş’ten, Posta’nın Takvim’den, kendini Marksist olarak tanımlayan Aydınlık gazetesinin Yeni Akit’ten çok da farkı kalmamıştı. Gazeteleri, partileri birbirlerine eşitleyen yine hâlâ aşamadığımız “kazanma, alt etme, fethetme” hazzı ve vazgeçemediğimiz ulusalcı kibir. Nusaybin, Sur’da yaşananlar karşısında kafasını kuma gömenler, Afrin için kendilerini gizlemek zorunda kalmadılar.
 
Ama olan yine haber alma hakkımıza oldu. Zira bu gazetelerin hemen hemen hepsi, Afrin’e asılan Türkiye bayrağının fotoğrafını büyük büyük paylaşırken, ÖSO ve Türkiye’nin kente girmesinden geriye kalacak büyük tabloyu ve hafızalara kazınan pek çok resmi görmemeyi seçti. Bunlardan biri, AFP’den Bülent Kılıç’ın kamerasından, sağ elinde upuzun bir keskin yüzü olan bir bıçağı saldırganca havaya savuran, yüzünde yeşil balaklavalı bir ÖSO savaşçısının yakın plan çekilmiş fotoğrafıydı örneğin. ÖSO savaşçılarının karşılarına çıkan marketleri, dükkânları yağmalarken görüldüğü fotoğraflar da yine Türkiye askerinin Afrin’e girmesiyle birlikte anılacak karelerden. Ve elbette yenilgiye uğratmanın olmazsa olmaz sembolik mizanseni de… Demirci (ve efsaneye göre devrimci) Kawa heykelinin yıkılması ayrıca çok sayıda Kürt yurttaşı rencide etti. Suriçi gibi büyülü bir güzelliğe sahip bir mahallede taş üstünde taş bırakmayan bir devletin yurttaşı olarak böylesine bir tahribatı garipsemek bile fazlasıyla iyimser belki de. Ancak bu yıkımlara, yağmalara mahal verenler ve bu sonuca “sevinenler” olarak bu görüntülerin gelecekte toplumsal barış üzerinde oluşturacağı tahribattan da sorumluyuz.
 
Yıkımı övmekle meşgulken öğrenemediklerimiz
 
Kaldı ki TSK ve ÖSO, YPG’nin kentten çekilmesi üzerine çatışma yaşanmadan Afrin’e girdi. YPG daha sonra yaptığı açıklamada bu kararın sivil can kaybını önlemek için alındığını belirtecekti. Bir haftadır YPG’nin sivilleri “canlı kalkan” olarak kullanabileceğine dair çeşitli haberler yapılıyordu. Bu haberler de boşa çıktı. Öte yandan basın, her ne kadar cılız da olsa, uluslararası toplumun Afrin harekâtına yönelik tepkilerini hakkaniyetli bir şekilde haberleştirmemek için çok uğraştı. Mesela, 16 Mart 2018 tarihli haberinde BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Sözcüsü Ravina Shamdasani’nin sivillerin kentten ayrılmalarının engellenmesine ilişkin endişelerine yer veren Hürriyet gazetesi. Shamdasani’nin aynı açıklamada BM’nin “Afrin’den, hava saldırıları ve top atışları sonucu sivillerin öldüğüne ya da yaralandığına dair ciddi alarm verici bilgiler aldığı” sözleri haberde yok. “İlginçtir” diyemeyeceğim, çünkü ana akımın işine gelmeyen bilgileri düpedüz ve bilinçli bir şekilde sansürlemesi ya da çarpıtması naif tepkilerle teşhir edilebilecek cinsten değil artık. Nitekim, cumhurbaşkanının “biz Batı gibi sivilleri vurmuyoruz” diye ilan ettiği bir ortamda harekâtta sivillerin ölüp ölmediğini sorgulamak bir tabu. Ancak internette her yerde görülebilecek bu bilgileri saklamakla nasıl bir kâr elde edilebilir? En ufak basın özgürlüğü kaygısı olan bir gazete böylesine apaçık sansürlere nasıl izin verebilir?
 
İşte bu yüzden de Esad rejiminin yol açtığı ölümler için tüm Türkiye basınının sürekli kaynak olarak gösterdiği Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin Afrin’de sivil ölümlere dair paylaştığı rakamlara yine basının büyük kısmında ulaşamıyoruz. Londra merkezli kuruluşa göre harekatta bugüne kadar 230 sivil yaşamını yitirdi, 600’den fazla sivil yaralandı, ÖSO ve TSK’nin kente girmesiyle de 150 bin kişi Afrin’i terk etti. Kuruluş en son TSK'nin Afrin Hastanesi'ni vurduğu ve aralarında iki hamile kadının da bulunduğu saldırıda 16 sivilin yaşamını yitirdiği açıklamış, TSK ise reddetmişti. Hastanenin bombalandığı haberinin uluslararası ajanslara yansımasının hemen ertesinde Anadolu Ajansı önderliğinde bu iddianın “yalan” olduğuna dair bir haber bombardımanı yapıldı. O hâlde, madem yıllardır referans olarak kullanılan bir kuruluş yerine devletin resmî haber ajansına güvenilecekse, tutarlılık adına Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin Suriye’nin geri kalanıyla ilgili açıkladığı bilgilere bakmaksızın Suriye resmî ajansı SANA’nın haberlerine itibar edilmesini beklemeliyiz.
 
Türkiye’yi karşısına alabilecek açıklamalarında fazlasıyla temkinli davranan UNICEF ise 16 Mart’ta yaptığı ve harekâttan övgüyle söz eden hiçbir mecrada çıkmayan basın açıklamasında şu ifadelere yer verdi: “Afrin’in içinden alınan bilgiler, bölgede çatışmaların başlangıcından bu yana onlarca çocuğun öldüğüne ve çok daha fazlasının ise yaralandığına işaret ediyor. Afrin’e su dağıtımını sağlayan kaynağın kesilmesi nedeniyle son 10 gündür çocuklar ve aileler ciddi su kıtlığı sorunuyla karşı karşıya kaldı. Aileler, işlenmemiş ve sondaj deliklerinden elde edilen suları kullanmak zorunda kaldı, bu durum da yaklaşık 250 bin kişi için sudan bulaşan hastalık riskini artırıyor. Yerel kaynaklara göre çoğu sağlık tesisi kapatıldı, dersler ise askıya alınmış durumda.” Açıklamada ayrıca kenti terk eden sivillerin cami ve sokaklarda kaldıkları ve erişebildikleri insani yardımın son derece sınırlı olduğu belirtiliyor. Özellikle sağlık hizmetinin yetersiz olduğunun altı çiziliyor. UNICEF’in Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgesel Direktörü Geert Cappelaere’nin Doğu Guta ve Afrin’e dair Euronews’ta yayımlanan açıklamasında ise çağrı kendisini teslimiyet ve siteme bırakmış: “Geçtiğimiz yedi yıl boyunca çatışan taraflar ve onlar üzerinde etkisi olan ülkeler tek bir gün, tek bir an için bile kutsal olan çocukların bulundukları her yerde korunması ilkesine en ufak bir saygı dahi göstermediler. Tek bir an için bile...”
 
Bu açıklamalar ışığında, sizce gazeteciliğin önceliği gerçekleri mi sunmak, yoksa devletin propagandasını olduğu gibi servis edip ulusal gurur duygularını mı körüklemek? Üstelik bu çoğu zaman faşizan propaganda, yıllardır her fırsatta yasaklarla, yargılamalarla, operasyonlarla hedef alınan Kürtleri daha da ötekileştirecekse?
 
Masum değiliz hiçbirimiz
 
Afroamerikan yazar James Baldwin beyazlığı “gücün bir metaforu” olarak tanımlar. Aynı şey pek çok egemen etnik kimlik ve tabii Türkiye’de “Türklük” için de geçerli. Bireysel ilişkilerimizde güç duygusunu seven bir toplumuz. Kimlik üzerinden güçlü hissetmeyi daha da çok seviyoruz. Bu yüzden bir türlü tarihimizle, hatalarımızla, hakikatle yüzleşemiyoruz. İllâ haklı çıkmalıyız, hep kazanmalı, alt etmeli, had bildirmeliyiz. Gerçekler bizim duymak istediğimiz gibi olmalı, zaten öyle değilse “gerçek” olarak tanımlamama imtiyazımızı derhal kullanırız. İşlediysek bir kusur, bunun sebebi biz değiliz. Herkes bize hayran ama herkes bize düşman…
 
Arka planıyla, iç politikaya yansımalarıyla, bölgedeki dengelere ilişkin sonuçlarıyla, hele hele toplumsal barışa yönelik olabilecek etkileriyle son derece şaibeli olan Afrin harekâtını değil tartışmaya açmak, eleştirmek, galeyana gelmeyi reddetmek bile tehditkâr sayılıyor. Harekâtı savunan çoğunluğun gözünde ortaya çıkan güç gösterisi, hakikatten daha kıymetli. Daha doğrusu, gerçekler bu güç gösterisinin yarattığı yanılsamayı ortadan kaldırabileceği için ürkütücüler. Bu yüzden, birbirimizle kavgalıysak da mevzubahis “Türk” kimliği olduğunda kendimizi hapsettiğimiz dehlizin dört duvarı arasında mutlu mesut geçinebiliyoruz.

Ancak güç gösterisi, gerçek anlamda güç demek değildir. En azından kaynağı erkeklik olmayan tanımlarına göre güç, şiddet uygulama imtiyazı veya karşındakini mutlak yenilgiye uğratmak anlamına gelmemelidir. Bilgi güçtür örneğin. Kendinle dürüst olmak ve kendini değiştirebilmektir. Gerçeklerle yüzleşmek güçlü olmayı gerektirir, çünkü bunu yapacak farkındalığı geliştirmek bir birey ya da bir toplum için zordur, yol açacağı suçluluk duygusunun üstesinden gelebilmeyi gerektirir mesela. Kendimizi mahkûm ettiğimiz yanılsama duvarlarını kırmak, tutsaklığı bırakıp özgürleşmektir güç. Hakikat da güçtür bu nedenle.
 
Hakikati bilmek ayrıca hakkımız. Eğer şu anda Afrin’de siviller öldüyse, haftalarca kente yönelik bombardımanlarda aileler çocuklarıyla dehşet içinde bodrumlarda saklandıysa ve şimdi de evlerine zorla terk ediyorsa, tüm bu vahşeti vergilerimizle biz ödüyoruz. Kaç sivilin öldüğünü, halka korku saçan SİHA’ların, bombaların kaça mal olduğunu öğrenmek kamu yararı değilse ne o zaman? Kimsenin adına konuşmamam – kimse de benim adıma konuşamaz – ancak ben vergimin insanları öldürmek için kullanılmasını reddediyorum. ÖSO savaşçısının savurduğu bıçağın vergimle alınıp alınmadığını bilmek istiyorum. UNICEF’in açıklaması doğruysa ve tek bir çocuk benim verdiğim vergiler yüzünden yaşamını yitirdiyse bunun hesabının sorulmasını talep ediyorum. Cizre’de bodrumlarda ölen çocukların da, Yüksekova’da geçtiğimiz hafta patlamamış bir askerî mühimmatın infilak etmesi sonucu hayatını kaybeden 10 yaşındaki Berat’ın da...
 
Haftalardır şiddet yüceltilirken ve her gün haberlerde anons edilen “ölüm sayacı” ile göğsümüzün kabarması beklenirken, şimdi de aradan bir asır geçmesine rağmen gözlerimizi gerçeklere kapamamız için Çanakkale üzerinden ucuz bir böbürlenme kullanılıyor. Çanakkale ile Afrin’i karşılaştırmak olgusal açıdan yanlış değil sadece, aynı zamanda Afrin harekâtını meşrulaştırma çabası için yapılan son manipülatif çarpıtma. Öldürmeyi övünç kaynağına dönüştürmekten ve bu propagandalardan daha iyisini hak etmiyor muyuz?
 
“Masumiyet öldükten çok sonra dahi hâlâ masum kalmakta ısrar eden herkes kendini bir canavara dönüştürür” diyor Baldwin, ABD’de beyazların siyahîlere yönelik tavırlarıyla ilgili. Baldwin, her konuşmasında hiçbir beyazın bir düzenin parçası olarak bireysel sorumluluktan kaçamayacağını vurgulamıştır. Aynı şey bizim için de geçerli. Toplamda yüzde 85’i aşkın bir kitleyi temsil eden partiler ve basının yüzde 90’ı tarafından aldatılmaya izin veriyorsak, masum değiliz hiçbirimiz. İşgal edilen ve yüzbinlerce sivilin evlerini terk ettiği bir kentle ilgili Hürriyet’in 20 Mart’ta “Afrin’in ilk özgür günü” manşetini bırakın sorgulamayı, utanarak okumuyorsak, masum değiliz. Hâlâ devlet tarafından dikte edilen bir “Türklük” adına yurttaş kimliğimizin propaganda malzemesi olarak kullanılmasına izin veriyorsak, masum olmaya niyetimiz yok. Yine Baldwin’den alıntılayacak olursak, “İnsanlar istedikleri kadar özgürdür.” Rahatsız edici gerçekleri duymamak adına rahatsız edici soruları soranları dinlemeyerek, susturarak, baskı altına alarak, karalayarak, cezalandırarak kendimizi konforlu cezaevimize mahkûm etmekten başka bir şey yapmıyoruz. Özellikle de yeni harekâtların yapılacağının açıklandığı bir ortamda, geleceğimiz bu soruları sorup sormamamıza göre şekillenecek.
 
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.