Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / ZEYNEP KOÇAK / Bir devlet kurumu olarak popülizm ve yeni Türkiye
27 Ocak 2018

Bir devlet kurumu olarak popülizm ve yeni Türkiye

Devletlerin zaten bizim bel bağladığımız modern devletler olmadığına inanmak gerekiyor artık

 
Kuzey Kıbrıs’ta yayınlanan Afrika Gazetesi’nin “Kıbrıs’a Barış Harekâtı, Suriye’ye Zeytin Dalı Harekâtı…Türkiye’den Bir İşgal Harekâtı Daha” manşetinden sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan Bursa’da “Kuzey Kıbrıs’ta bir gazete ahlaksızca bir başlık atmış… Bu ne ahlaksızlıktır, bu ne edepsizliktir. Ben Kuzey Kıbrıslı kardeşlerime böyle bir durum sergilemek sûretiyle Kuzey Kıbrıs’ta onlara cevap vermeleri lazım,” dedi. Arkasından gazete binası militanlar tarafından sarıldı, çatılara çıkıldı, içerisi talan edildi, camlar taşlanarak kırıldı. Görüntülere bakın, Madımak’a benziyor. Çevik kuvvetin “herhangi bir müdahalede” bulunmadığı olayların üzerine muhaliflerden birçok tepki geldi.
 
Tepkiler genellikle basın özgürlüğü, “devletin ve cumhurbaşkanının kışkırtması,” ifade özgürlüğü ekseninde ilerlerken, olaya yine “linç”, faillere de “zorba” tanımı yapıldı.
 
Bu yazıda artık sözleşmecilerle, devletin şiddet tekelinin uygulanıp uygulanmadığıyla, paramiliter örgütlerin tarihteki kullanımlarıyla, filozof isimleriyle, BM’nin çağrısıyla uğraşmayacağım. Çünkü artık bu kavramların hiçbiri, gelinen şu noktadaki olayların, yapılanmaların, faillerin devletle ilişkisini, devletin kendi iç yapılanmasını ve devletin kurumsallaşmasındaki kırılmayı açıklamıyor. Bu kitle, özellikle 696 numaralı KHK’dan da sonra, farklı bir kurumsallaşmaya, kolektif saldırı da oluş biçimi itibariyle yepyeni bir devlet yapılanmasına işaret ediyor.
 
Eski yapıların çatılarının ve anlam bakımından katliama uğrayan kelimelerinin arkasından dolaşılarak yaratılan bu yeni hukuk(suzluk) sistemi başka türlü açıklamaya, başka türlü kavramsallaştırmaya ve bu sistemi, eski sistemin terimleriyle anlamaya çalışmaktan vazgeçmeye ihtiyacımız var. Eski sistem iyi bir sistem değildi, Kürt halkına yapılanlar başta olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman iyi bir şeylere vesile olamadı. Ne dış politikasında, ne iç politikasında tutarlı, insancıl ve muhaliflere alan açacak bir düstur edindi. Fakat eski sistemde, hukukun ağır, zahmetli de olsa işlemeye devam etmesi için uğraşan insanların toptan ortadan kaldırılmadığı bir aralık vardı. Devlet kanadından, hukukun üstünlüğü, yargının –bir ölçüye kadar—bağımsızlığı, uluslararası sözleşmelere uygunluk gibi kavramlar hakkında en azından bir kaygı, az da olsa bir uğraş varmış gibi görünüyordu. Gibi görünüyordu, deyip geçmemek lazım, gibi görünmeye uğraşmak da, sonuçlarının katliamlara vardığı koskocaman bir devlet mekanizması açısından değeri vardır. Eski sistemde barış umudu vardı, düzeltileceğini umduğumuz bir şeyler vardı. Bu kavramların hiçbiri artık devletin hiçbir kademesini bağlamıyor, biz ise hâlâ bağladığına inanmak istiyoruz.
 
Dolayısıyla bu yazıda sadece tespitler yapıyorum.
 
1. Sondan başlayıp, büyük yapılanmadaki sorunlara varalım. Kıbrıs’ta olan olay bir linç değildir. Linç hakkında birçok teori var. Genel olarak linç, ânında ortaya çıkan şiddet içeren halk hareketlerini ifade eder, ve her zaman, sosyal, etnik, ekonomik ya da etik olarak o anda ve o alanda azınlık olanlara karşı gerçekleşir. Teorilerden biri, bunu devletin kolluk kuvvetlerinin çok güçsüz olduğuyla, diğeri de devletin adalet sisteminin yönettiği halkın büyük kesiminin adalet anlayışıyla örtüşmediğiyle açıklar. İlki daha çok sınır teorisi olarak bilinir, yani devletin kolluk kuvvetinin ulaşmadığı, giremediği ya da yetersiz kaldığı sınırlarda toplumsal düzeni sağlama görevini sivil inisiyatifin ele almasıdır. İkincisi ise vigilante olarak bilinen, “gerçek adaleti sağlama” söylemine sahip daha organize örgütlerin yönetimindeki adalet sağlama birimleridir. 2015’in yazından beri olagelen, (gerçek amaçlarına bakıldığında son derece başarılı olmuş) darbe girişimiyle birlikte ivmesi iyice hızlanmış ve en son Kıbrıs’ta örneğini gördüğümüz bu grupların ise (a) yönetenleri, (b) hukukîlikleri ve dolayısıyla meşruiyetleri ve (c) icralarının kaynakları açısından birer linç kitlesi olduğunu söyleyemeyiz. Madımak ile ilgili bahsettiğimiz ana konu, devletin teşviki ve/ya görmezden gelmesi ve bunun kanıtlanamazlığıydı. Teşvik ile emir arasında büyük bir fark vardır. Özellikle politik olan linç kitlelerinin “linç” tanımına uyabilmesi için teşvikin gizli olması gerekir. Kıbrıs olayında ise bir teşvik, görmezden gelme değil, bir emir bulunmaktadır. Bu açıdan Kıbrıs kitlesi, devlet tarafından yönetilmiştir. Hukukîlik açısından kolayca 696 numaralı KHK’ya sokulabilecek seviyededir: Milli hassasiyet artık hukukîleşmiştir. İcraları, kaynağını toplumun uzun süren huzursuzluğundan ya da politik/etnik/sosyal kutuplaşmadan kaynaklanmaz. Kutuplaşma, devlete karşı olanların topu ve devleti sevenler arasında olduğu için, artık bu bir toplumsal ve doğalından bir kutuplaşma değil, bir harekâttır.

2. Buradaki en büyük sorun, devletin meşruiyetini nereden aldığı sorunudur. Bir önceki yazımda, modern devletin temeli olduğunu düşündüğümüz “devletin şiddet tekelini elinde bulundurması ilkesi”nin aslında 696 sayılı KHK ile ihlâl edilmediğini anlatmıştım. Bununla birlikte artık, sorunun bambaşka bir yerde olduğunu düşünüyorum. Modern devletlerin temel yapıları, dolayısıyla kurumları değişti. Eğer Weber’ci ya da Hobbes’çu bir modern devlette, devletin şiddet tekelini elinde bulundurduğu bir ortamda yaşıyor olsaydık, devletin yaptığı her şiddet eyleminin, usulen ve lafzen hukuka uygun olduğu durumlarda bile neden ve nasıl yanlış olduğunu söyleyebilirdik? Bu bir meşruiyet savaşıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin temsil ettiği modern devlet artık bildiğimiz klasik modern devlet değildir. Böylesi bir devlet olsa olsa, kurumları yıkılmakta bir olan bir modern devlet olarak tanımlanabilir ve klasik modern devlet modeline ait yapıları artık dönüşü olmayan bir biçimde çözülmüştür. Böylesine yeniden kurulma sürecindeki bir devletin, meşruiyetini, eski ve klasik modern devlete dair sistemin kavramı olan “devletin şiddeti tekelinde bulundurma ilkesinden” alacağını bekleyemeyiz. Yeniden kurulabilme yolundaki bu yeni tip devlet örgütlenmesi modeli, bilerek, ya da tamamen süreçlerin pragmatik gereklilikleri amacıyla sistematik bir şekilde uymayı reddederek ortadan kaldırdığı hukukun yerine, kendi meşruiyetini sağlayacak başka bir kuvvet bulmak zorundaydı. Ve bunu, kıtalar-arası yükselen totaliter yapılanmalar modasına da uygun fakat özgün bir biçimde, popülist politikalardan aldı.

3. Dolayısıyla linç gibi görünen bu eylemler aslında birer linç eylemi değildir. Giderek daha çok silahlanan gruplar, artık devletin, kendinden önceki hükümetlerin imzalarıyla bağlı olduğu (uymadığı takdirde büyük bir uluslararası tepki yaratacak ve özellikle ekonomik olarak hiç de işine gelmeyecek yaptırımlara maruz kalacağı) uluslararası birtakım sözleşmeler nedeniyle, alenen ve hukuken devletin tanımlı ve tam teşekküllü kurumları tarafından icra edilemeyen muhalif temizliği ve baskı operasyonlarını yönetmek ve yürütmek adına birer devlet aracı hâlini almıştır.
 
4. O zaman, bu gruplara paramiliter örgütlenmeler, linç güruhları, kalabalıkların bir anlık düşmanlığı, azınlığa karşı girişilen toplumsal vakalar olarak yaklaşmak doğru değildir. Bu gruplar, 696 numaralı KHK’dan sonra hukuk ile kurumsallaştırılmış örgütlerdir. 
 
5. Özellikle bu kurumsallaşmanın mahiyetini belirlemek önemli, çünkü bu tuhaf kurumsallaşma biçimi devletin, modern devlet unsurlarından ayrılıp yeni bir devlet yapılanması kurduğunu gösteriyor. 696 numaralı KHK, yeni bir ordu yaratacak diye endişeleniyorduk ve şu anda artık bunun kendine üst olarak gördüğü kişiden emir almak sûretiyle harekete geçen ve cezasızlığından emin olan bir yarı-kurumsal kimlik oluşturmakta olduğunu görüyoruz. Tam olarak kurumsallaşmadığını düşündüren nokta da, bu grupların iç-organizasyonunun kendilerine bırakılmasıdır. Yani, Ahsen TV’de yayınlanan pek popüler videoda gördüğümüz gibi, liderliği ve önderliği ele alıp silahlanmayı seçenlere eylemlilik hakkı tanınıyor. Kurumsallaşma açısından buranın biraz kafa karıştırıcı olabileceğini düşünüyorum. Sürekli savaş/şiddet yanlısı gruplar, devlet tarafından alenen ilan edilen iç-düşmanlara karşı (ki kendi tarafında olmayan herkesi kapsıyor bu neredeyse) serbest devlet-koruma birlikleri olarak işlev gösteriyor. Bu, adeta Kurtuluş Savaşı’nda “vatanını seven savaşa katılsın” söylemine benziyor. Evinin camlarından demir söküp muhalif dövmeye giden var mıdır bilmiyorum ama, silahlanıp gidenler olduğunu açıkça görüyoruz.

6. Burada değinmeye değer bir şey daha var. Seçimlerde mühürsüz oyların sayılıp sayılmayacağıyla ilgili karar olmaması ve dolayısıyla hangi hükmün neye uygulanacağının bilinmemesi ve bunun yarattığı karışıklık, gayet bilinçli bir belirsizlikti. Belirsizliğin de devletler tarafından yapıldığında politik bir çıkar karşılığı sağladığını unutmamak gerek. Bu bir düşünce biçimidir ve uygulama olarak bugün Türkiye’de gelenekselleştirilme yolundadır. Dolayısıyla, devletin, içeriği, patlaması ve sonuçları belirsiz bir şiddet güruhunu popülist bir tavırla işe koşması, bahsettiğim yeni kurumsallaşma modeline aykırı değil, tam da devletin yeni edindiği aklına uygun bir belirsizlik ile yönetme yöntemidir.
 
7. Son olarak, bu örnekteki modern devletin kurumsal şemasının, özellikle kolluk kuvvetleri açısından tamamen değiştiğini görüyoruz. İçeride ve dışarıda büyük bir beceriksizlikle yaratılan düşmanlara karşı girişilen topyekûn savaş, aynı zamanda, fikir-şiddet-aksiyon birliğine dayanan, popülist, tekçi, birci yeni bir devlet, yeni bir sosyal düzen ve yeni kurumlar kurma çabasıdır. Değerlerin sorgulanmak durumunda olduğu, büyük bir hızla kesimlerin kendi kimlikleri, hayat biçimleri, seçimleri ve yönelimleri hakkında bilinçlenerek uygulamaları özgürce hayata geçirmek için kamusal alanda adımlar attığı bir düzeni, tam olarak dinsel değilse de belli bir cemiyet, âhlak, biat ve itikat üzerine kurululmuş tek kimlikçi ve İttihatçı eksene geri çekmek için daha iyi bir büyük-plan olamazdı herhalde.
 
Ya da mesela, tüm bu modern devlet meselesini bir kenara bırakıp, devletlerin zaten bizim bel bağladığımız modern devletler olmadığına inanmak gerekiyor artık. Akademide de, tartışmalarda da, analizlerde de bir devrim gerekli. Devletin bir yapay kişilik (artificial person) değil de, bir ilişkiler ağı olduğunu ve bu ilişkiler ağının da belki de sosyal ve kan akrabalığı (Levi-Strauss, kinship) üzerine kurulduğunu kabul etmeliyiz.
 
 
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.