Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / ZEYNEP KOÇAK / Yeni Türkiye’nin Yeni Ordusu
30 Aralık 2017

Yeni Türkiye’nin Yeni Ordusu

Türkiye Cumhuriyeti’nin kendisi bir milis devlettir

 
Milis, savaş zamanı orduya destek vermek için biraraya gelen ve gerektiğinde yetiştirilen ve emir altına alınan silahlı halk örgütleri demektir. Genel olarak silahlı sivillerden oluşturulmuş paramiliter düzensiz askerî güçtür. Sadece Sovyetler Birliği’nin ve Varşova Paktı ülkelerinin resmi polis gücünün adı değildir milis. Tarih boyunca milislerin Mussolini İtalyası’ndan Hitler’in gamalı haç taşıyan SS’lerine, Doğu Bloku ülkelerinin ulusal polis teşkilatından Kuvâ-yı Milliye’ye kadar birçok hâlini gösterdi bize silahlanmış, örgütlü ve devlet teşvikli/devlet emri altındaki halkın, ve sanırım bu silahlı halk resm-i geçidi bitecek gibi değil.
 
696 Sayılı, Ümit Kıvanç’ın deyimiyle “muhalif öldürmek serbest” KHK’sı yürürlüğe gireli birkaç gün oldu. Muhalefetten ya da iktidar kanadından birçok tepki geldi, hükümet normalde hiçbir konuya karşı olmadığı kadar sessiz kalıp, “Canım bu KHK sadece 15-16 Temmuz’da olanlarla ilgili” deyip KHK’nın kendisini savuşturmaya çalıştı, birçok yazar, fikir önderi bu konuda görüşlerini belirtti.
 
Konuşulanlar arasında sıkça karşılaştığım, benim de geçen yazımda değindiğim ve giderek kullanımı da artan bir nokta var: Max Weber ve modern devletin şiddet tekeli sorunu. Bakın Aydın Selcen Duvar’daki Cumhuriyetimizin Sonu makalesinde ne yazıyor: En korkuncu, devleti şiddet tekelini kendi eliyle paylaşacak olması. Ümit Kıvanç Selcen’in makalesini alıntıladıktan sonra devam ediyor: Yani devletimiz… kendi meşruiyetinin yok oluşunu destekliyor.
 
Aynı şekilde BirGün’de Fatih Yaşlı da ‘’İç Savaş KHK’sı’’ başlıklı makalesinde Thomas Hobbes’un devletsizlik ve anarşiyi tanımladığı ünlü “insan insanın kurdudur” lafından dem vurarak, paramiliter gücün kurulmasının devletin kendini feshi ya da dağılmış devlet aygıtının bir alameti farikası olarak görüyor ve yine Weber’in devletin şiddet tekeli prensibine değiniyor. Hürriyet Gündem’e konuşan Anayasa Hukuku Profesörü Ergun Özbudun da aynı fikirde: “Meşru güç kullanma sadece devlettedir,” diyor, “devlet dışı, kamu görevlisi olmayan şahıslara ‘kendi takdirinize göre terör eylemi tanımı yapıp şiddet kullanabilirsiniz’ denemez.” Dinçer Demirkent Duvar’da şöyle demiş ve aslında tüm bu tartışmayı özetlemiş: "Modern devlet dediğimiz şey, Weber’in tanımında en iyi ifadesini bulduğu şekliyle meşru şiddet kullanma tekelidir. Bunu Bourdieu’nun genişlettiği biçimde fiziksel ve sembolik şiddet kullanma tekeli olarak düşünelim ya da Schmitt’in ifadesiyle ikincil kuvvetlerin pasifize edildiği siyasal birlik formu bağlamında. Her biri aynı kapıya çıkar: Bir devleti devlet yapan şey, kamu gücü kullanan kişiler dışında hiç kimsenin, bir başkasına karşı meşru biçimde fiziksel şiddet uygulayamayacağıdır. Hobbes’un kurucu eserinde azimli teorik çabasıyla meşrulaştırmaya çalıştığı yetkinin dayanağı; yani cebri ölüm korkusuna karşı yaşam hakkını ve sivil barışı koruyacak hukuki egemen güç, 696 sayılı KHK ile ortadan kaldırılmıştır. Bu KHK’yı fiili rejim açısından özel kılan şey, onun anayasal siyaseti olarak anayasasızlaştırmayı tanımlayan öz olmasıdır.’’
 
Haklı olarak tüm bu yazarlar modern devletin varlığını devletin şiddet tekeli prensibine bağlı kalma şartına bağlıyorlar. Haklı olarak, çünkü Weber de, 1919 tarihli Meslek olarak Siyaset’te modern devleti devlet yapan şeyin şiddet tekeli olduğunu söylüyor. Yani, devletin 696 numaralı KHK ile başkalarına şiddet kullanım yetkisi vermesinin, kendi şiddet tekelini çiğnemek anlamına geleceği için devletin kendini feshi olarak yapılan yorum ilk bakışta gayet yerinde görünüyor.
 
Fakat, devletin şiddet kullanma tekeli prensibinin öngördüğü bu modern devlet modelinin, sanki Türkiye’de gelenekselleşmiş bir uygulamaymışçasına her paramiliter yapılanmada Türkiye özel durumuna uygulanmasında hep bir sıkıntı, Türkiye özeline oturmayan bir şeyler var. Bu şey kendini 696 sayılı KHK’nın yürürlüğe girmesinden sonra daha iyi belli etti.
 
Weber’in, Hobbes üzerinden yapılan yorumu ile salt kendi söylediği arasında farka sıkışıyoruz belki de. Weber’in anlattığı devletin şiddet tekeli aslında şöyle: modern devlet, “belli bir arazi içinde fiziksel şiddetin meşru kullanımını tekelinde bulunduran insan topluluğunu” ifade ediyor. Weber’in yazdıklarını Hobbes geleneği üzerinden takip eden akım ise, devletin şiddet tekelini elinde bulundurması hâlini sadece şiddet kontrolü olarak değil, aynı zamanda şiddetin kullanımını kapsayacak şekilde yorumluyor. Sanırım, bizim alışık olduğumuz ve sanki doğalmışçasına sarıldığımız bu devletin şiddet tekelini elinde bulundurmasını açıklayan akım, ikincisi.
 
Oysa bir başka bakış açısı, yani belki de sadece Weber’in söylediklerine odaklanmak, şu anda Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu daha iyi anlamamız ve bizi bekleyen felaketin ne kadar büyük olduğunu kavrayabilmemiz açısından daha basitleştirilmiş bir formül sunabilir. Weber’in şiddet tekelini tanımlarken kullandığı tek bir kelime aslında bu ikili ayrımın kilit noktasını oluşturuyor: fiziksel şiddetin meşru kullanımı.
 
Meşru neden kilit bir kelime olsun ki? Çünkü, meşru kelimesinin kullanımı bu bağlamda, devletin şiddet kullanmaya ehil ve yetkili tek kişi olduğunu belirtmiyor. Onun yerine devletin, şiddet kullanımını meşru bir şekilde yetkilendirebilecek tek mecra olduğunu söylüyor. Böyle düşünüldüğünde devlet, şiddet tekelini kaybetmeden, bir başka aktöre şiddet kullanımı tekelini devredebilir, ve bu gayet meşru bir devir olacaktır, özellikle dört elle sarıldığımız modern devletin, üzerine kurulmuş olduğu Hart-Kelsen ekolünün hukukî pozitivizm göz önüne alındığında. Kısaca anlatayım: (doğal hukuk-hukukî pozitivizm arasındaki fark ve modern devlet ile aralarındaki bağlar açısından bir tartışma yapılabilir pek tabii, ben kendimce bir özetini yapmıştım) Hukuki pozitivizm, çok kabaca, meşruiyetin usuûle ilişkin gerekliliklerin karşılanmasıyla yaratılabileceğine inanır. Her ne kadar Lon Fuller’dan Ronald Dworkin’e uzanan modern zamanın doğal hukuk ekolü meşruiyet için salt usûlün yeterli olmadığını, ayrıca bir takım etik değerlerin de karşılanması gerektiğini söylese de, en azından Türkiye açısından bunun pek de böyle olmadığını gördük. Türkiye özelinde devlet, Weber’in modern devlet tanımına uygun davranarak kendisi uygun gördüğü bir gruba şiddet kullanım yetkisini belli bir durum için devrediyor ve bunu, sadece usule dayanan bir hukuk perspektifinde gayet meşru buluyor.
 
Yani karşımızdaki tablo, Weber’i Hobbes üzerinden yorumlayan değil, tam olarak Weber’ci, hukukî pozitivist bir modern devlet. Türkiye, 696 numaralı KHK ile, bu açıdan bakıldığında, ne kendini feshediyor, ne meşruiyete aykırı bir şey yapıyor.
 
Bu ne demek? Bu, AKP’nin yaptığını meşrulaştırmak değil. Lakin kişisel olarak, meşruiyet oluşturulmasının gerekliliklerine dair düşüncelerim Hart’ınki kadar katı ve tek-yönlü (vektörel) değil.
 
Devlet, 696 sayılı KHK ile kendini feshetmediyse, Weber’in tam da dediği şeyi yaparak bir başka gruba, belli bir süre ve belli bir amaç için şiddet kullanım yetkisini devretmiştir. Şiddet kullanım yetkisinin tamamını devretmiş midir? Hayır. Bu, TC devletinin şiddet kullanma yetkisinin tekel oluşunu ortadan kaldırmış mıdır? Hayır. Bu, aynı bir komutanın savaş alanında verdiği “Vur!” emrine benziyor. Sıkı sıkıya çerçeve kurallara ve yetki kanunlarına inanan hukukçular haklı olarak “ama yetkinin devredildiği grup muğlak” diyebilir. Fakat aslında pek de öyle değil. Bu yetki devrinin süresi de, hedefi de, amacı da belli. Devir süresi OHÂL boyunca, hedefi “onlardan olmayanlar”, amaç ise tüm muhalif sesleri öldürme pahasına susturmak. Susturmak için kullanılan aygıt ise, görev esnasında işlenen suçların cezaya tabi olmayacağı (askerin savaşta insan katletmesinin mesela) prensibiyle aynı. Yetki devri sonucunda görev icabı insan öldüren Yeni Milisler Koruma Timi.
 
Bizler devletin kendini 696 sayılı KHK ile hukuken feshettiğine inanmak istiyoruz, çünkü nedense hâlâ iyimser taraftan bakıyoruz ve eğer devlet kendini feshetmişse, meşruiyetini tamamen kaybetmişse, bu bize bir umut verir.
 
Ama umutlanacak hiçbir şey yok ortada. Devlet kendini açıkça feshetmedi. Açıkça, kendi uygun gördüğü bir grubu silahlanmaya ve saldırıya davet etti. Hukukun üstünlüğü ilkesi ve meşruiyet açıkça devam ediyor.
 
Ve unutmayalım ki, Kuvâ-yı Milliye gibi milis kuvvetlerle kurulmuş, Sivas Katliamı’nda oteli ateşe verenlerin avukatının komiser olabildiği, “milli hassasiyetler” üzerine şiddet algısı kurulmuş bir geleneğe sahip bir Türkiye Cumhuriyeti’nden ve zorla hafızasızlaştırılmış, bölüm bölüm ve dönem dönem sürekli birileri tarafından etnik ve sosyal ayrımcılığa uğratılarak acıdan kaçma pratiğini çok iyi edinmiş, dolayısıyla geneli güç yanlısı TC toplumundan bahsediyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin kendisi bir milis devlettir. Bunun üzerine kurulmuş bir devletin bu kökünden kopmasını ve bütün bu gelenek hiç var olmamış gibi son çarede şiddete ve silahlandırmaya başvurmayacağını düşünmek ne kadar doğru bilmiyorum. Kendini, bu geleneği kanunlaştırma (güya geçici de olsa) iktidarını haiz gören AKP’nin kendi fikrî iç-ülkesini yaratmasına sadece “hukuka aykırıdır, devlet kendini feshetti” diyerek karşı çıkmanın ancak ve hâlâ umutlu ve sona kalan içtimaın naifliği olarak görüyorum bazen. Tabii ki umut, devrime dair ve ait fakat o umut, bu umut değil.
 
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden ne bekliyorduk ki, bulduklarımıza şaşırıyoruz?
 
O zaman, Tezer Özlü’nün hepimizin bildiği cümlesiyle kapanışı yapayım: Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi.
 
Hepimize öldürülmemeyi başarabildiğimiz, iyi yıllar.  

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.