Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / ZEYNEP KOÇAK / Reinaldo Arenas, Fidel Castro ve “dönemin şartları”
20 Aralık 2017

Reinaldo Arenas, Fidel Castro ve “dönemin şartları”

Biz bazı Türkiye solcuları olarak diktatörün, katilin sosyalistini severiz...

 
Facebook’ta “Tarihte Bugün” diye bir özellik var, anıları getiriyor. Yani, geçen senelerde aynı gün bir şeyler paylaşmışsan onları çıkartıyor önüne. Fidel Castro’nun ölüm tarihi, 25 Kasım. Bir Kim Jong-il’inki gibi olmasa da, dünya çapında tüm sosyalistler tarafından toplu taziyeler paylaşıldı. Methiyeler düzüldü, yazılar yazıldı. Ben de iki gün sonra şunu paylaşmışım, hatırladığım kadarıyla Beren Azizi’den alıntılayarak:

Reinaldo Arenas kimdir?

“1960'ların ortalarında, Castro rejimi eşcinsellere açıkça baskı uygulamaya başladığında, kendisi de bir eşcinsel olan Arenas devrimden uzaklaştı. Geleneklere uymayan, sınırları aşan ve kişinin kendini ifade özgürlüğünü savunan yazıları, "anti-devrimci" ilan edilip, sansüre uğradı. Sansürlerden sonra, devrime olan inancını tümden yitirdi. Kısa bir süre sonra Arenas'ın Küba'da kitap yayınlaması yasaklandı. Arenas buna meydan okurcasına, yazdıklarının müsveddelerini gizlice yurtdışına gönderdi. Bunlar kitap olarak orada yayınlandı.
 
Hükümeti çok kızdıran bu olay, kitaplarına el konmasına neden oldu. Birçok kez ülkeyi gizli yollardan terk etmeye çalışsa da tutuklanarak, katillerle tecavüzcülerin tutulduğu, kötü şöhretli El Morro Kalesi'ne kondu. Burada ağır işkenceler yaşadı. 1980'de Fidel Castro'nun eşcinseller ile âdi suçluların, Mariel Limanı'ndan toplu bir göçle ülkeyi terk etmelerine izin vermesi ile Küba'dan ayrıldı. ABD'ye gidip New York'a yerleşti. Özgür olduğu Amerika'da birçok kitap yazıp yayınladı. 1987 yılında AIDS teşhisi konulan Arenas, 1990'da aşırı dozda alkol ile ilaç alarak intihar etti.
Hasta siempre Fidel.”
 
Yorumlara baktım, sonra bir iki en-sosyalist arkadaşımla o dönemde telefonda ya da yüz yüze konuşma fırsatı bulduğumu hatırladım. Aynı şeyi diyorlardı: “Liboşlar uyduruyor bunları.” Ben: “Zaten 60’lı, 70’li yıllardan söz ediyoruz. O dönemde ABD’de siyahîler insan yerine bile konmuyordu. Eşcinsellik, yozlaşma olarak algılanıyordu. Solcuların, sosyalistlerin bu konuya bakışındaki değişim de zaman alıyor“ diye gayri-ihtiyarî cevap vermiştim. Arkadaştan: “Amerika üzerinden Castro’yu meşrulaştırmaya mı çalışıyorsun?” cevabımı almıştım. “Castro’nun meşrulaştırılmaya ihtiyacı yok. Ben o dönemi belirtiyorum, 60’ların dünyasında niye eşcinselleri korumadı demek biraz zorlama, bu sosyalist bir ülkede olsa bile” diye devam ettim ama boşuna.
 
Kısacası, ya da çok daha alışık olduğumuz bir söyleyişle tam tercümesi: Dönemin şartları. Bu “dönemin şartları” kullanımı artık, Osmanlı-Rus ilişkilerini sıcak denizlere inmek isteyen gavur-düşman anlatısından öteye gidemeyen bir jargonun temsilcileri arasında olsa da sanırım kazın ayağı yine de böyle değil.
 
İstiklâl Mahkemeleri’nde kafaları kesilerek idamına hükmedilenler, sadece cumhuriyetin ilânından önceki gece karşı çıkanlarla sınırlı değildir. Darağacı, şapka kanununun uygulayıcısının da, uygulamayanın da cezası olmuştur. Dönemin şartları bunu gerektirmiştir.(!)
 
Kıvılcım Arat’la söyleşimizde [http://p24blog.org/soylesiler/2118/referanduma-dogru-kadinlar--feministler-ve-lgbti-] Kıvılcım, Kemalistlerin ve İslamcıların ikiz kardeş olduğunu, birbirleriyle danışıklı dövüş içinde el değiştirip birlikte hareket ettiklerini söylüyordu. Her konuda böyle ortaklaşıyor değillerse de konu dönemin şartlarına gelince, birbirlerini desteklemek zorundalar. Yoksa kendileri de yanar! Aralarına sosyalistler ne zaman katıldı bilmiyorum, ama öyle sanıyorum ki “dönemin şartları” betimlemesi, artık her ideolojide kullanılabilen bir geçer akçe.
 
Fidel Castro’nun Küba yönetiminin, Kübalıları, Amerikan mafyasının elinde oyuncak edilmekten, sömürüden kurtarıp, eğitim ve sağlık hakları verdiği, emperyalizme kafa tutarak sembolleştiğini kimsenin görmezden geleceğini sanmıyorum. Para harcamadan seçime katılmanın, örgütlenme hakkının en sınıfsız kullanımının kalbi Küba. Toprak dağıtımı, iletişim ağı ve zenginliklerin paylaşımının merkezi.
 
Demokrasinin tesis edilemediği gibi yersiz yurtsuz bir eğreti eleştiri çok yavan kalacaktır. Ancak, parametreleri bırakıp, kavramlara baktığımızda bile sistemin kavramları, demokrasinin kurulduğu kavramlardan çok daha farklı olduğunu görüyoruz. Selahattin Demirtaş’ın dediği gibi: Küba bir hayal, belki gerçekten bir ütopya. Yalnız, hayal olan kurulmuş Küba’dır, Küba Devrimi değil.
 
Tunca Özlen, “Comandante’nin ülkesinde eşcinsel olmak” başlıklı 5 Aralık 2016 tarihli Castro anma yazısında, olayların nasıl geliştiğini, Reinaldo Arenas ile işkence gören diğer tüm eşcinsellerin yaşadıklarını bir kenara koyarak, gayet güzel anlatıyor. Küba’da sosyalizmin ayakta kalmasının bir nedenini, 1959’dan itibaren maçolukla, erkek egemen toplumsal yapıyla ve alışkanlıklarla mücadele etmeye kararlı Yeni İnsan yaratımına bağlıyor anladığım kadarıyla.
 
Nagehan Alçı gibi, Castro Kübası’nın kapitalist Batı’ya kafa tutar gibi yaparak, aslında en büyük kapitalizmi yaratıp yaratmadığını tartışacak boyutta konuya hâkim değilim. Ben genel olarak başka bir şeyden söz ediyorum. Castro’ya, 2008 yılında Havana’daki Onur Yürüyüşü’yle ilgili, dönüp: “Cinsel yönelim özgürlüğü, eşitliğin toplumsal adaletin hüküm sürdüğü bir ortamda mümkündür” diyebilme cüretini gösterebilecek gizli maçoluk, babalık, erkeklikten bahsediyorum:
 
Eşitlikçi olduğunu ileri süren devrimlerde bir sıkıntı var. Sol devrimlerde, bir sıkıntı var. Solcu camialarda bir sıkıntı var. Bizden önce de varmış, bizde de var. Umarım bizden sonrasında olmaz. Cinsiyetleri, cinsel kimlikleri, oldukları gibi, o hâlleri ile benimsemeyen, anlaşılmaz bir Abi-Bacı ilişkisini dayatıp, kendinde, cinselliği ve cinsel ile ilgili olanı yaşam denkleminden çıkartma cesaretini bulan, umarsızlık ile duyarsızlığın ortaya koyduğu bir sıkıntı bu.
 
Dagmar Herzog, Avrupa’da Cinsellik kitabında bambaşka bir yirminci yüzyıl tarihi ortaya koyar. Der ki: “Eşcinselliğin, heteroseksüelliğin, fahişeliğin, tecavüzün, kadın ve erkek bedenlerinin, doğurganlığın denetlenmesi hakkındaki ısrar, bu konudaki hukuki cezalar, ülkelerce karşılaşılan işkenceler bir şeyi gösteriyor: Cinsel olan, politiktir. Fakat, sadece politik de değildir. Cinsel olan, politikanın sac ayaklarından biridir. Politikanın ta kendisidir cinsel olan.” Bunu görmek istemezseniz, Herzog’un kitabında anlattığı gibi, meydanlardan toplama kamplarına, ucuz kabarelerden genelevlere, sömürgeciliğin üzerinde rahatça konuşulan nesnesine bakabilirsiniz. Bunun nasıl bir güç çarkı olduğuna, bu tip devrimlerin, politikaların nasıl önce cinsel olanı vurduğuna, ne kadar derin bir erkeklik ile bağdaşarak zümreleri düşman ilân ettiğine, bununla kalmayıp işkence ettiğine de bakabilirsiniz.
 
Dönelim Castro’nun La Jornada gazetesindeki söyleşisinde suçu kendi üzerine almasına. Öncelikle, 1960’larda ve 1970’lerde birçok eşcinselin işten atılmasının, hapsedilmesinin veya işkence gördükleri rehabilitasyon kamplarına gönderilmesinin nedeni olarak gösterdiklerini bir düşünmek gerek: “O dönemde düzenli olarak sabotajlara hedef oluyorduk. Bize silahlı saldırılar düzenleniyordu. Birçok sorunumuz vardı. Birçok vatan hainini besleyen CIA'nın her zaman bir adım önünde olabilmek, kolay değildi.” Ekonomik ambargo ile CIA özelinde emperyalizme karşı verilen mücadele. Anlaşılan, bir kesimle bağdaşmış olacak ki, eşcinsellere tüm bir grup olarak işkence edilmiş. Ekonomik ambargo, CIA ile eşcinsellerin işkencesi !

Cinsel yönelim özgürlüğü, toplumsal adaletin ve eşitliğin sağlandığı bir ortamda mümkündür. Buradaki bakış açısı o kadar derinden ve temelden güç odaklı ki, cinsel oluşun ancak erkeklere, erkekliğe vakfedilmiş devletler ile devrimler savaşlarının izin verdiği, uygun gördüğü ölçüde tanınabileceğini söylüyor bize. Eşcinsel olabilmenin ön koşulu olarak toplumsal adaleti gösteriyor. Cinsel yönelimin, neredeyse haklar seviyesinde bir özgürlükten ibaret olduğunu anlatıyor. Cinsel yönelim bir özgürlük değildir, bir oluştur. Bunu kabul etmeyen tüm sistemler, güç-odaklıdır, dışlayıcıdır, işkencecidir.
Sözcükleri geçin, altmetindeki apolojetik gerçekliğe bir bakın: “Özgür ve eşit bir toplumsal adalet sağlayana kadar eşcinsellerin varlığına tahammül edemezdik. Çünkü eşcinsellerin varlığı, savaşçı olarak ortaya koyduğumuz devrimde fonksiyonel değildi, üstüne üstlük bir de burjuva kalıntısıydı.”

Son olarak, Castro’nun yine aynı söyleşide “Sorumluluğu üstlenmek gerekiyorsa, sorumluluk benimdir. Suçu başkalarına atmayacağım,” açıklamasından bahsetmek gerekir. Bu öylesine mağdur delikanlı, öylesine erkek bir yerden gelen bir özürdür ki, kendi adıma bunu bir özür olarak değil, yine bir meydan okuma olarak kabul etmeyi seçiyorum. Sorumluluk üstlenirken aynı cümlede diyor ki, “Sorumluluğu hiç üstlenmeyebilirdim bile, ya da başkalarına bile atabilirdim. Başkası yaptı diyebilirdim. Ama demedim, çünkü çok dürüst bir devrim başkanıyım.”

Asu Maro’nun geçenlerde Manuş Baba ile Emrah Serbes delikanlılığı üzerine yazdığı “Mağdur delikanlı edebiyatı” başlıklı aynı noktaya değinen yazısı bence çok önemli. Bakın Asu Maro, Manuş Baba’nın “Eteği Belinde” şarkısının çalıntı olduğu iddiası ile Emrah Serbes’in üç kişilik bir aileyi katletmesinin üzerine yaptıkları açıklamalar hakkında ne diyor? Güzel bir insan olduğunuzu anladık fakat şu an başka bir şey konuşuyoruz. Ona dair hiçbir açıklama yok “açıklama”da.

Devam ediyor Asu Maro: “Hemen bir ‘Meyve veren ağaç taşlanıyormuş meğer’ edebiyatı… ‘Bunların hepsi çok güzel de konumuzla ne alakası var?’ derseniz, Emrah Serbes’in ‘İstesem yurtdışına giderdim, hiçbir ülke de beni iade etmezdi’ gibi kendisinin fikir suçlusu kategorisine koyan açıklamasının üç kişinin ölümüyle ne alakası vardıysa o. Damar aynı damar.”
Evet, damar aynı damar.
Aynı metodolojiyi geçen yıllarda konuşurken kendisine Esad’ı eleştirme cüretinde bulunduğum bir solcu kadın arkadaş da uyguladı; Castro için duyulan aynı sorgusuz-sualsiz militanlık metodolojisiyle şöyle söylemişti bana: “Sen Kaş’ta rahatça salınıyorsan, Esad sayesindedir.”
 
Bu kadın arkadaş, benimle Esad arasındaki tüm denklemleri ortadan kaldırmış, tüm diğer özneleri insandışılaştırmış, kendi ideolojisi adına Esad ile aramızdaki ilişkiyi lineer bir düzleme çekmiş; üstelik benim güvenliğimden Esad’a pâye biçiyor! Belli ki benim Kaş’ta salınmamı burjuvadan saymış (Esad’ı da burjuva koruyucusu mu ilân etmiş yani?). Üstelik sadece Kaş’ta olmam değil, kadınsı bir şekilde salınmam rahatsız etmiş kendisini. Tabii, devrime uymaz. Hele Türkiye solcu devrimine hiç! Cinsel olan, devrim dışıdır!
 
Tüm bunlar, aynı metodoloji işte. “Vıcık vıcık burjuva, yalancı ilişkiler, burjuvaya atfedilen kendini olur olmaz ciddiye almalar. Kendini bir evrensel kurtuluş sanmalar…”
 
Bir arkadaşım bir yazısında yazıyor, “yerli yersiz hakikat yahut varlık demeler, olma denilen fasıl kısacası” diye sunulan, eleştirilen kadınlık; hattâ toptan “cinsel olan”. Tunca Özlen’in makalesinde tam da üzerine bastığı gibi eşcinsellik, ve hattâ cinsel olan Küba’da (ve birçok yerde) “burjuva toplumunun kalıntısı” olarak görülüyor. Hâlâ da böyle görülüyor bazı solcu camialarda.
 
Ben yine çok sevdiğim Ted Kaczcynksy’e, Unabomber’a döneyim. Endüstri Devrimi ve Geleceği manifesto kitabının 213. Maddesinden başlayarak, Solculuğun Tehlikeleri’ni yazar Kazinsky. Bunlardan biri, solculuğun totaliterliği ve dışlayıcılığıdır.
 
Biz, bazılarımız, politikanın neresinde duruyorsak, katilin ile diktatörün o yanlısını severiz. Stalin’i severken Polonyalı ilkokul öğretmenlerinin burjuva ahlâkını çalışma kamplarında temizlediğini, ya da Adolf Hitler ile masaya oturup, kampların bir kısmını ortak inşa ettiklerini, Castro’nun kulelerde eşcinsellere, sendika temsilcilerine, gazetecilere yaptığı işkenceyi olağan, dönemin şartlarına dâhil; hattâ, dönemin şartları açısından, zaman zaman da gerekli görürüz.
 
Biz bazı Türkiye solcuları olarak diktatörün, katilin sosyalistini severiz.
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.