Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / LÂLE MÜLDÜR / Osman nereden geliyordu?
17 Kasım 2017

Osman nereden geliyordu?

Babasının 6. Osman dediği kadar vardı hani. Tam limitte durmuştu yani


Standart orta sınıftan mı, yüksek burjuvaziden mi, 6. Osman olarak uzaylılardan mı, gettolardan mı, Marksistlerden mi, durumculardan mı, mavi gömlekli sanatçılardan mı, post Dada düşünürlerden mi? Tuhaf bir şey: Osman hepsine de yakındı. Anlayamadığım bir konuşma stili, bir yazı stili ve duruşu vardı. Sessizdi, olağanüstü sessiz. Konuşana kadar onun bir konuda tam ne düşündüğünü anlamak imkansızdı. Bir yazısını görmüştüm. Bir durumdan sevinçle bahsederken zıt konuya geçiyor ondan da pozitif olarak söz ediyordu. Tezle antitezi karıştırıp senteze varmaya çalışıyordu. Zekasını bilmesem, saçmalamış der geçerdim.

Tuhaftı Osman, gerçekten tuhaftı. Lisede insanların yüzüne bakıp karakter analizleri yapardı. Bunun gerisinde sahip olduğu çeşitli hayvan kompartımanları olduğunu bilmiyordum. İlk hayvan severlerden biridir Osman Kavala. Birlikte İngiltere’ye giderken (1977) her gece takıldığı ve beraber yemek yediği İstanbullu balıkçılar takımına kullanmaları için bıraktığı araba teslim edilmediği için (ki kendi arabası kötü bir Anadol mu, ne idi) ailesi ile kavga etti.

Zavallı bellissima annesi durumu içine gömdü. ODTÜ’de okuduğumuz yıllar Yıldırım Türker’in odasında geçerdi olaylar. Bir gün evde yalnız ikimiz vardık ve tuhaf bir oyuna başladık. Kim kimi daha çok korkutacak? Osman’ın antik Yunan başları gibi estetik yüzüne bakıp pek bir şey ummadım ama sonuçta öyle bir korkutucu oldu ki Osman, ikimiz de sokağa çıkmak zorunda kaldık. Başka çeşit çeşit durumlarda bu bakışını hatırlıyorum. Uzaylı mıydı neydi Osman! Örneğin bir gün kolejin bahçesinde bir arkadaşımla yürürken bir fren sesi duyuldu ve tepeye baktık. Orada Osman Volvo’sunun direksiyonunda, şoför mahallinde yani, o tuhaf bakışıyla duruyor bana bakıyordu. Babasının 6. Osman dediği kadar vardı hani. Tam limitte durmuştu yani. Ölümden ne kendi ölümünden ne de yakınındakilerin ölümünden korkmuyordu demek ki…

İngiltere yılları (1977-1980) onun bir anarko-Marksist olarak kendini belgelemesiyle geçti. Bir kere, herkes Osman’ı çok fakir sanırdı. Neleri risk ettiğinin farkında değildi kimse. Yine de üniversitedeki tüm yabancı öğrencilerin lideri oldu ve okulu işgal etti. ODTÜ’deki okul işgallerinden sonra İngiltere’ye bu yana…

Hiç unutmam otobüste bir gün eve dönerken Manchester’da, indiğim yeri görünce, şoför “Burada o acayip lider oturuyor; TV’de görüyorum” demişti. Osman’ın demeçlerini kimi zaman ben İngilizce’ye çevirirdim, ne yaptığımdan habersiz. Osman da öyleydi sanırım. Bilinçli bir devrimci olduğuna inanmıyorum. Kesilmesi gereken bir rol vardı ve o da bunu kesiyordu. Bilinçli ölümcül bir tiyatronun içinde rol kesiyorduk.

Babasının vefatının ardından Osman’ın nerelerin başına geçtiğini duyan İngiliz akademisyenler Osman’a üzerinde adı yazılı bir salon vaat etmişler. İngiliz mizahı da acımasızdır. Daha sonraları ne Osman’ın giriştiği işlerden ne de kimlerle görüştüğünden haberim var. Ne biliyorsam onu tanıyanlardan biliyorum. Bana sorulacak olursa daha çok postmodern durumcu ve nihilistti. Şu tanım onun için uygundur: “Şov bitti. Dinleyiciler yerlerinden kalkıyor. Paltolarını alıp eve gitme zamanı. Dönüyorlar… Palto da yok… Ev de yok…”

Osman’ın nihilizme kattığı şey tarihsel gerçekçilik duygusu, çürüme, erozyon ve parçalanmadır. Marks Romantizm’i inceleyemedi ve özellikle de sanatsal fenomenleri… Lenin gündelik hayatın önemine karşı kördü. Oysa bizim şimdi asıl ihtiyacımız tarihsel bilinçle nihilizmin bir araya gelişidir. (Marks’ın Kentish şehrinde sokak lambalarından daha iyi bir şeyi parçalaması, karnında ateşle Mallarmé…)

Bir nihilist yaşamak ve hayatta kalmanın arasındaki farkı ciddiye alan biridir. Eğer yaşamak imkansızsa, neden hayatta kalmalı? Çözülüşte para var ve çok ama daha çok çöp pazarlanıyor. HERKES TARAFINDAN YAPILAN ŞİİR’in hakiki duygusu sürrealistlerin boyun eğdiği edebi duygudan çok başka bir şeydi.

Her sabah Tzara, bir Papa ciddiyetindeki şaklaban, Descartes’in şu cümlesini yineler: “Benden önce birisinin var olup var olmadığıyla ilgilenmiyorum bile.” Ama bu aynı Tzara, bir Stalinist olarak evrildi, gerçek tarihsel duyguları bulamadığı yani kitleler ayağa kalkıp kaderlerini kendi ellerine alamadığı için…

İlk taviz sonuçlarında daima korkunçtur. Sade’ın, Fourier’nin ve Lautréamont’un yoldan çıkarıcı dehalarını tanımak kahramanlar için birkaç ders kitabında birkaç saygıdeğer not kazanmaktan başka bir şey getirmez çünkü…

Ama nereye nereye doğru… çılgınlar gemisine doğru… bu garip sarhoş gemi o kanalların sakin nehirlerinde kayıp gider… Kim diyor? Foucault diyor… Hangi dille deliliğin söylemini yazacaksın? Alıntıların sakin söyleminde ya da sessizliğin çıldırtıcı görkeminde… bazı deliler kırbaçlanarak geliyordu… Bazıları da şehir dışına itiliyordu… Bir yere indiği zaman Öbür Dünya’dan geliyordur… Yarı gerçek yarı düşsel coğrafya. O bir tutsaktır en açık denizlerde… Mutluluğa daha yakın olduğunu söylüyor akıldan… Osman Kavala da Rimbaud gibi ruhunun düzensizliklerini kutsal bularak bitirdim diyor…
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.