Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / ZEYNEP KOÇAK / Ev poğaçası, kirlilik ve ırkçılık
10 Ekim 2017

Ev poğaçası, kirlilik ve ırkçılık

Kavramsal kirlilikten bahsetmek istiyorum. Duman’ın yemeklerinin kirliliğinden. Ya da, neden İtalyan çocuklarının onları kirli gördüğünden


Pek kendi hayatımdan yola çıkarak bir şey anlatmamaya çalışıyorum genelde, ama bu sefer durumun biraz farklı olduğuna karar verdim. Yurtdışında yaşıyorum, eşim ve kızımla birlikte. Avrupa’da. Konuyla ilgili olduğu için, ülke ismini de yazayım: İtalya. Kızım altı yaşında ve eylülde ilkokula başladı. Fransız ex-pat’leri için açılmış Fransızca-İtalyanca bir okula gidiyor, ülkelerdeki geçici-kalıcılığımız ve zorunlu-daimi göçebeliğimiz nedeniyle, gitmek durumunda kalacağımız bir sonraki ortamın diline ayak uydurabilmesi açısından dil öğrenmesi önemli. Hâliyle, daha çok ya Fransız ya İtalyan çocuklarla birlikte okula gidiyor ve çok çabalamasına rağmen, tabii ki anadili İtalyanca değil.
 
Ayrıca, anadilinin İtalyanca olmaması sorun da değil. Sorun başka. Sorun, beslenme çantası.
 
Ve beslenme çantasını hazırlayan annesinin, yani benim, Türkiyeli olmam. Ve beslenme çantasına üzerine çörek otu ya da susam konmuş ev poğaçası gibi yemekler koymam.
 
Duman’ı okuldan aldık salı günü, eve giderken okul gününü anlatıyordu. “Bugün büyük sınıflardan iki çocuk bahçede beslenme saatinde gelip yemeklerime schifo dediler anne. Sonra da bana schifo deyip dalga geçtiler. Benim yemeklerim iğrenç değil. Niye öyle yaptılar?” Schifo, iğrenç, kirli demek.
 
Duman anlayamıyor bir türlü, neden kimsenin yemekleri schifo değilken, bir tek onun yemekleri kirli. Çünkü yemekleri ona iğrenç ve kirli gelmiyor. Anlamamasına rağmen, bir tek şeyin çok iyi farkında: Onun beslenme çantasındaki yemekler çoğunlukla diğerlerininkinden değişik. Farklı. Bunun farkında olduğunu anladığım zaman soruyorum, “Peki sen de onların yediğinden yemek ister misin, bundan sonra öyle hazırlayayım mı?” Cevap net: “Hayır anne, onlar hep tatlı yiyorlar, ben tatlı yiyince doymuyorum, aç kalıyorum. Senin yemeklerini yemek istiyorum. Senin yemeklerin kirli değil ki. Biz de kirli değiliz.”
 
Biz de kirli değiliz. Sanırım en vurucu cümle bu oldu. Biz de, tabii ki kirli değiliz. Biz de onlar gibiyiz, bizim yediğimiz yemekler de onlarınki kadar yemek. Ayrıca anne, ben kendi alıştığım yemekleri yemek istiyorum. Böyle diyor, altı yaşında.
 
Gurbetçiliğin yalnızlığını yaşamayan bilmez. Duygusal sürgünü, çaresizliği anlamak için yaşamak gerekir. Eyvallah diyerek bu yalnızlığı kabul edip hayattan keyif almaya çalışma kararı verilen o noktada bile insanın içindeki o yarım kalmışlığı, burukluğu, kırgınlığı ve özlem ile karışık “özleyecek ne var ya!” telkininin arasında gidip gelme halini ve geride bırakılanlara karşı gitmiş ve refaha erişmiş olmanın suçluluğunu anlayabilmek için yaşamak gerekir. Bu nedenle potansiyel itirazları şimdiden yok sayacağım. İsteyen için İtalya “rüya ülke”, ben de “şımarıklık yapıyor” olarak kalabilirim. Evet, dünyanın her yerinde çocuklar ölüyor ve belki de kendimizi Türkiye’nin giderek daha da yıkıcılaşan düşmanlığından bir nebze kurtardık ama bu, kızımın yaşadığı üzerinden anlatmak istediğim “kirlilik” müessesesiyle ırkçılığın arasındaki bağlantıyı dışlamaz, yok sayamaz.
 
Bu “kirlilik” hikâyesinin iki boyutu var aslında. Birincisi daha çok etnik fark gözetmeye tekabül eden kavramsal kirlilik; ikincisi de ilk bakışta etnik bir ayrımcılıktan çok sınıfsal bir ekonomik eşitsizliğe denk gelen gerçek bir kirli olma hâli. Kavramsal kirlilik algısı, dünyadaki yaygın beyaz ırk üstünlüğünün, azınlık ve dışarlıklı, dolayısıyla yabancı ve haliyle kötü olarak kabul ettiği kişilerin aslında tanım itibariyle “kirli” olmamasına rağmen kurduğu bağlantıları anlatır. Yani aslında kolonyalist bu beyazların kirli dediği üstünüzün başınızın “pislik” (ki, pisliğin ne olduğu da tamamen kültürel olduğu için tartışılır) olması değildir, kendilerinden olmayan, yani kendilerinden farklı her şeyin hayatlarının herhangi bir unsuruna zihinsel ya da fiziksel mikroplar bulaştırması riskidir.
 
Gerçekten kirli olma hâli ise, aynı şehirlerde yaşayan insanların gerçekten “kirli” olması hâline denk geliyor. Yazının konusu bu değil, ama kısaca özet geçmek istiyorum. Bir Avrupalı bu “gerçekten kirlilik”ten irkilme tepkisini, karşısında “gerçekten kirli” birini görünce veriyor ve bu kirli kişinin Avrupalı olması ya da olmaması bir şey değiştirmiyor. Kirli kişiyi gören temiz beyaz, karşısında sadece kirlilik görür ve kaçması gerektiğine inanır. Çoğu böyledir yani. Kirliliğin sınıfsal eşitsizliklerle ilgisini görmez. Sınıfsal eşitsizliklerin ırkçılıkla ilişkisini kuramaz. Daha da ötesi, Pyotr Kropotkin’in sınıflar-dışı addettiği bir siyasi temsiliyetsizlik hâline denk geldiğini anlayamaz. Aklıma burada kaçınılmaz olarak İtalyan pozitivist kriminoloji okulunun kurucusu, hattâ kriminoloji biliminin babası olarak bilinen Cesare Lombroso geliyor. Suçun insan doğasının bir karakter özelliği olduğunu savunan klasik okulu reddetmiş ve yerine yeni bir mistik sapma teşekkül etmiştir. Lombroso’ya göre suçluluk ırsîdir ve suçlu doğanlar fiziksel kusurlar ile tanımlanabilir. Böyle bir safsatanın doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışabilirdim ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kafatası ölçüm pratikleriyle karşılaştırarak anlatabilirdim, fakat herhalde o başka bir yazının konusu olur.
 
Yine de şunu söylemeden geçmeyelim: Lombroso bu “doğuştan gelen suçluluk hâli” sonucuna, hapishanelerde ve akıl hastanelerinde yaptığı araştırmalar ile varıyor. Diyor ki, belli bir etnik kökenin fenotipi (dışyapı, genlerin ve çevresel etkenlerin yarattığı özelliklerin canlının dış görünüşündeki yansıması; fenotip yani dış görünüş çoğunlukla genler tarafından belirlenir, mesela Lazların burunlarının belli bir yapısının olması ya da Meksikalıların boylarının kısa olması gibi) olarak fiziksel tipoloji, bir etnik grubun tamamının suçluluğa yatkın olduğunu gösterebilir, hapishanelerde yaptığım araştırmalar da bunu onaylar nitelikte. Fakat kriminolog şunu düşünmüyor: Hapishanede suçlu sıfatıyla bulunan kişilerin çoğunun aynı ya da benzer etnik kökene (ve dolayısıyla fenotipe) sahip olmasının nedeni aslında beyaz adamın o etnik gruba uyguladığı baskı, dışlama, yaşamsal hakların verilmemesi ve dolayısıyla ırkçılıktır; bu nedenle özellikle etnik bir gruba mensuplukları nedeniyle dışlanan bu bireyler, suça yönelmiştir. Yani Avrupa şehirlerinde evsiz dolaşanların ve üstü başı kirli olanların büyük kısmı göçmenlerse, bunun nedeni göçmenlerin bilfiil pislik içinde yaşamaktan haz alıyor olması değil, beyaz adamın kendi cinsinin hayatına ve diğer haklarına gösterdiği özeni bu kişilere göstermemesidir, değil mi? Bu özenin içine barınma, sağlık hakkından başlayın, eğitim ve insanca yaşama hakkına kadar birçok hakkı dahil edebilirsiniz.
 
Neyse. 150 yıl sonra, özellikle artık aklı başında hiç kimse açısından geçerliliği kalmamış Lombroso teorileriyle kavga etmeyi bir kenara bırakalım. Bu yazının konusu aslında “gerçekten pis olma hâli” ve azınlıkta kalan etnik grupların beyaz adamların şehirlerinde tutunmaya çalışırken uğradıkları ayrımcı politikalar ve baskılar nedeniyle ekonomik olarak düşük sınıflarda, hattâ sınıf bile sayılmayan “evsizler” topluluğunda bulunmaları değildi.
 
Daha çok, kavramsal bir kirlilikten bahsetmek istiyorum. Duman’ın yemeklerinin kirliliğinden. Ya da, neden İtalyan çocuklarının Duman’ın yemeklerini kirli gördüğünden.
 
Eleştirel ırk/etnik teorinin önde gelen isimlerinden ve hâlâ California İnsan Bilimleri Araştırma Enstitüsü’nde karşılaştırmalı edebiyat bölümünde profesör olan Güney Afrikalı David Theo Goldberg, The Threat of Race (Irk Tehdidi) kitabında şöyle diyor: “Irk[çılığın] tarihi, ait olmayanın ve inanmayanın pisliğine [kirliliğine] karşı güvenlik mekanizmaları yaratmaktır [kullanılan kelime securitization, güvenlikleştirme, kendini güvenliğe alma olarak çevrilebilir] denilebilir. Etnik teo-politika tarihi, harcanabilirliğin [disposability, emre hazır, gözden çıkarılabilir anlamında] mirasıdır.”
 
Harcanabilirliğin mirası dediği –tekrar Grégoire Chamayou’nun Manhunts: A Philosophical History kitabına dönüyorum—Frederick Douglass’ın Amerika’nın güney eyaletlerinde gerçekleşen linçlerin coğrafi tekerrürünün nedenleriyle ilgili soruya verdiği cevapla aynı: “[Güneyde büyümüş] Bu kadınlar ve erkekler köle-sahibi olan bir kültürün kurumlarıyla yetişmişlerdir, yüzyıllar boyunca tek/yegane gücü, hukuk tarafından ketlenmeksizin ellerinde tutmaya alışkınlardır, ve çocukluklarından itibaren siyahilerin hayatlarını aşağılayarak ve kendi etnik üstünlüklerinden emin olarak büyümüşlerdir... Douglass’ın burada dikkat çektiği şey, ırkçı toplumlarda şiddetin sürekliliğidir (continuum).”
 
Caroline Howarth, 2006 tarihli “Race as stigma” [Bir kusur olarak ırk] makalesinde, bir İngiliz siyahisi olan Monica’nın başına ilkokulda gelen bir olayı anlatır. Bir gün İngilizce öğretmenlerinden biri mendilini düşürmüştür ve Monica mendili yerden alıp öğretmenine uzatır. Öğretmen ise Monica’nın önünde ellerini birbirine sürterek temizlemeye çalışınca, Monica öğretmenine sorar, “Neden böyle yapıyorsunuz, ellerim kirli miydi?” Ve öğretmeni “Hayır,” der, “sadece sana dokunmuş oldum, o nedenle kendimi temizlemem gerekiyor.”
 
Korkunç Nazilerin ve faşistlerin Yahudilere “Dirty Jew” dediğini unutmayalım. Kirli Yahudi tabii ki toplumsal antipatinin kendini gösterdiği en belirgin hallerden biridir. 1881 yılında New Orleans’ta, Amerika Birleşik Devletleri’ne yeni gelmiş İtalyan göçmenlere karşı toplumsal olarak girişilen dışlama çabasının sonucunda bu göçmenlere “Dirty Beggars” (Kirli Dilenciler) ismi takılmıştı. Zamanında New York Times’ta basılan bir başyazı, bu suçlulara karşı girişilebilecek bir linçin ne kadar yerinde olduğunu anlatıyordu, ki daha sonra başkanlık makamına oturan Theodore Roosevelt de bu övgünün “bilakis iyi bir şey” olduğunu söylemişti.
 
Sosyal bilimlerde ırksallaştırma ya da etnikleştirme olarak çevirebileceğimiz iki terim bulunur, racialization ve ethnicization. Irksallaştırma, etnik ya da ırk kimliklerine, aslında böylesi bir kimliğe evleviyetle sahip olmamasına rağmen belirli bir ilişkilenme biçiminin ya da toplumsal alışkanlığın özgülenmesi anlamına geliyor; ya da basitçe, ırk ayrımı yoluyla belirli bir grubu sınıflandırılabilir hale getirme. Kirliliğin ırksallaştırmadaki yerini çalışan birçok sağlam kaynak bulabilirsiniz, bir iki örnek: Princeton’da profesör feminist akademisyen Anne McClintock’un Imperial Leather kitabı ya da Ann Stoler’ın Race and the Education of Desire’ı.
 
Bakın Ann Stoler ne diyor: “Foucault için ırkçılık, cinselliğin erken söylemlerinde saklıdır fakat daha hâlâ belirginleşmemiştir. On sekizinci yüzyılda burjuva “sınıfının” bedenin kurgulanması sürecinde, “bedensel hijyen, uzun yaşama sanatı, sağlıklı çocuklar doğurma ve bu çocukları mümkün olduğunca uzun süreler boyunca hayatta tutma” üzerine, “beden ve cinsellik üzerine söylemin yeni bir tip ırkçılığa ilişkilendiren”  yeni bir söylem alanı ortaya çıktı.” Ama bu ırkçılık, asil kan ya da soyluluk ırkçılığını değil, başka bir ırkçılığı öngörüyordu. Bu ırkçılık tipi, yine Foucault’nun dediği gibi “dinamik bir ırkçılıktı”.
 
Bu tip, kendi kurduğu hijyen ve sağlık kodlarını saplantı hâline getirmiş ve tek doğru olarak gören, ayrıca bilimin de teknolojinin de “beşiği” olduğu için bu fikirlerini deneylerle onaylayabilmiş (ama öbür türlü usullerin deneylerini her nedense hiç yapmayarak bilimi de ırksallaştırmış) bir ırkçılığın tarihi burada anlatılabilecek gibi olmasa da, sanırım anahtar kelimeler ortada.
 
Gelelim, kirlilik, yemek ve ırkçılık arasındaki bağlantıya. Tabii, öncelikle hayatta diğer her şeyin olduğu gibi yemeğin de politik olduğunu kabul etmeliyiz öncelikle. Yemek ırkçılığa da, sınıfçılığa da, ihtilafa da dayanışmaya da yol açabilecek kadar geniş bir arenadır, hem amaç hem de araçtır. Hem de, insan haklarıyla bezenmiş batı toplumunda güya eşitler arası sayabileceğimiz ilişkilerde en çabuk ortaya çıkan ayrımcılık nedenidir. Mesela, öğlen yemeğinde körili tavuğu yerken iş arkadaşınızın çıkıp “Çok kötü kokuyor, ne yiyorsun” dedikten sonraki akşam, Kore restoranına bir event (olay) olarak gitmesidir. Anladığım kadarıyla yemeğin (her nerede ve hangi etnik arkaplandan olursa olsun) azınlığın kimliğinde ve bireysel tarihine tutunmakta çok önemli bir fonksiyonu da var. Bu sadece, o bölgede yaşayan aynı azınlığa mensup diğer kişilerle kurulan bağlarda önemli bir neden/amaç olmasından değil, aynı zamanda kişinin kendi tarihini ve kendisiyle ilişkisini tanımlayan bir bilgi-kimliği olmasından da kaynaklanıyor.
 
Yemek tarihtir, ilişkilerdir, bırakıp geldiğiniz yerdir, anneniz babanızdır. Daha doğrusu böyle olabilir. Yemeğin kokuları dünyanın her yerinde farklılaşır. İşte on sekizinci yüzyıldan itibaren politik bir kendini yüceltme stratejisi olarak kafayı hijyenle bozmuş batının kendi koyduğu koku-görüntü-sterilizasyon üçgenindeki kriterlere uygun olmayan körili tavuk ya da ev poğaçası, bu “uzun yaşama, sağlıklı olma, her gün beş vakit tazı kovalıyormuş gibi şehirde koşma” alışkanlığının amacına tehdit oluşturur.
 
Yani yemeklerimiz, kıyafetlerimiz, kokularımız, Avrupa’nın sağlık politikasına ve bu politika üzerine kurulmuş kimliğine bir tehdittir. Şimdi bunu, Arapların pilavlarını elleriyle yerken hissettikleriniz üzerinden tekrar düşünün, lütfen. Ya da kendinize şu soruyu sorun: Vietnam’da böcek yendiğini duyduğunuzda bile Vietnamlıların Araplardan daha pis olduğu yargısına çabucak varmazsınız. Çünkü, Vietnam sizin içinizde değildir, sizin batıdan aparttığınız “hijyen ile hiyerarşide üstünlük” projenizde bir tehdit oluşturmaz.
 
Son olarak, kirlilik üzerinden yürüyen daha da kötü ve çoğumuzun pek üzerinde düşünmediği bir ırksallaştırma örneği vermek istiyorum. Bu ırksallaştırmayı öyle bir alanda yapıyoruz ki, beyaz adam kimliğimizin nasıl olup da yine kendimizi, fakat yine de kendi iyilik ve güzellik kriterlerimiz üzerinden doğruladığını görmüyoruz bile, ya da Susan Sontag’ın deyimiyle “başkalarının acılarına bakarken” bile kendinden menkul ve tamamen otoreferansiyel değerler sistemimizi yeniden yarattığımızı anlayamıyoruz. Kirlilik içinde yaşayan insanlara acırken aslında yine kendimizi onayladığımızı düşünemiyoruz. Bütün bu konuyla ilgili araştırma yaparken denk geldiğim Stassa Edwards’ın makalesinde aslında bu anlatılıyor.
 
1 Ekim 2014’te New York Times’da Sierra Leone’de kimliği bilinmeyen siyahi bir kızın çiş ve kusmuk içinde yerde yattığını, arkasında ölmeyi bekleyen birinin (veya bir cesedin) bulunduğunu gösteren, Samuel Aranda tarafından çekilip “Ebola’ya gömülmüş bir şehir, Cehennemde bir Hastane” adıyla paylaşılmış fotoğraf üzerine yazılmış. On dokuzuncu yüzyılın modernliğinin en büyük başarılarından biri de, History of Shit’te (Bokun Tarihi) Dominique Laporte’un söylediği gibi kültürel imparatorluk projesinin özellikle Afrika ve Hindistan üzerindeki kolonizasyon stratejilerinden biri olarak “sağlık hizmetleri/sanitasyon”dur. Aynı Amerika Birleşik Devletleri’nin Mezopotamya’da ikamet eden çeşitli ülkelere kendinden menkul demokrasiyi getirirken kurduğu nedensellik, ya da Anne-Marie Slaughter’ın kendi projesinin çöküşünü bir türlü anlayamaması gibi, koloni kuran ülkeler de gittikleri yerlerin “pisliğini” koloni günlüklerinde sayfalarca anlatmıştır.
 
Bütün bu anlattıklarım tabii ki hap bilgiler aslında. Bu konunun Türkiye’de de açık açık konuşulması ve kirlilik-koku-ırkçılık arasındaki bağın koloni çalışmalarından çıkıp güncel politikadaki stratejileri ve toplumsal yaklaşımları analiz ederken kullanılması gerekiyor. Ya da, bu konuda konuşulanların Türkiye sınırları içinde de seslendirilmesi gerekiyor. Ya da, şöyle diyelim, hepimizin bunu düşünmesi gerekiyor. Evsiz ve kötü kokan birinin hâlihazırda ve evleviyetle suçlu olduğuna inanmayıp yanından yürürken 2-3 metre uzağa kaçmamamız gerekiyor mesela başlangıç olarak. Ya da “kirli Türkiyelinin” (ya da yüzyıllarca bilinen deyimiyle Barbar Türk’ün), kötü kokan ve eliyle yemek yiyen Arap’tan, zaten aile başına düşen 60 çocuk nedeniyle temiz olması beklenmeyen Kürt’ten ya da 20 kişi bir evde yaşamak zorunda kalan Suriyeliden tek farkının uğradığı ırkçılığın batıya gittikçe artması olduğunu düşünmek. 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.