Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / ZEYNEP KOÇAK / Her ideolojinin aracı ya da düşmanı: Kitle ve Linç
20 Eylül 2017

Her ideolojinin aracı ya da düşmanı: Kitle ve Linç

Kürtler de linç eder, esnaf da linç eder, transseksüeller de linç eder, kadınlar da linç eder, çocuklar da linç eder, Türkler de linç eder

 
Hatun Tuğluk’un gömülmesine izin vermeyen ve cenaze sahiplerini, Tuğluk’un cansız bedenini gömüldüğü yerden çıkartmak ve Dersim’e göndermek zorunda bırakan korkunç linç tehdidinin ardından, daha önce Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde profesör olan HDP Mardin milletvekili  Mithat Sancar linçin tanımıyla ilgili bir açıklama yaptı:
 
“Linç kültürünü besleyen, köklü dil. Linç bir iktidar tekniği, bir yönetim aracı olagelmiştir bu ülkede. Hiçbir linç teşebbüsü, iktidarın teşviki, onayı ve koruması olmadan gerçekleşemez.” Gazete Duvar’da Özlem Akarsu Çelik’in yazısı, Mithat Sancar’ın bu konudaki düşüncesini ve Hatun Tuğluk’un cenazesinde cenaze sahiplerinin başına gelenleri gayet iyi özetliyor.
 
Mithat Sancar’ın linç kültürü ve linç hukuku ile ilgili ilk açıklaması değil bu. Temmuz başında Büyükada’daki toplantıda yapılan baskın sonucunda gözaltına alınan on insan hakları aktivistiyle ilgili mecliste yaptığı konuşmada Sancar, “Linç hukuku bu ülkenin temel yargı ilkesi hâline gelmiştir,” diyordu. Linç diye bahsettiği, gözaltına alınan bu on insan hakları aktivistinin “hem Hükümet yetkilileri, hem Cumhurbaşkanı hem de hükümete yakın medya tarafından hedef gösterilmesi, suçlu ilân edilmesi, masumiyet karinesinin ihlâl edilmesi” idi. (Konuşmanın tamamı için buraya bakabilirsiniz.)
 
2010’da Bursa’nın İnegöl ve Hatay’ın Dörtyol ilçelerinde Kürtlere karşı girişilen linç eylemlerinin üzerine yazdığı “Çözümsüzlükten Irkçılık Batağına” başlıklı yazıda Sancar, şunları söylemişti:
 
“Linç pratikleri, bu ülkenin siyasal/toplumsal kültürünün güçlü bir bileşenini oluşturuyor. Linç, bir yandan bir tahakküm ve tasfiye aracı olarak işlev görürken, diğer yandan bir yönetim tekniği olarak kullanılıyor. Son 10-15 yılda pek çok linç girişimi yaşandı bu ülkede. Bunların bir kısmı ‘aşırı solculara’ yönelmiş görünse de, tamamının esasta Kürt sorunuyla ilişkili olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Açıkçası linç girişimleri, münferit veya belli kişilerin değil, doğrudan bir kitle olarak Kürtleri hedef alıyor.”
 
Linçi tamamen bir nüfus planlaması, iktidarı temsil edebilecek tek organ olarak devleti kabul eden bir yaklaşımın içinde bir yönetim şekli, devletin yarattığı ve mümkün kıldığı bir sosyal kontrol mekanizması olarak gören sadece Sancar yok. Tanıl Bora, linç kültürü ile ilgili kitabında da, daha sonra yazdıklarında da linçin bir devlet mekanizması olduğunu anlatır ve linçin, en aşikâr medeniyet kaybı olduğunu söyler. Bir yazısında şöyle anlatıyor:
 
“Linç hukuku, hukuksuzluk demektir. ‘Bazı’ insanların hukuktan istisna edilmesi demektir. İnsanların hukuktan istisna edilmesinin, yani haksızlığın, adaletsizliğin doğallaşması, meşrulaşmasıdır... Nasıl, Carl Schmitt’e göre olağanüstü hâl ilan etme ve uygulama yetkisi hukukun kurucu unsuruysa, son kertede hukuku muktedir kılan güç buysa... Linç de, ‘hukuk devletleri’nin gözlerden ırak tutulan ama kapatılmamış, ara ara geçit verilen ya da verilebilecek bir yan yolu olabilir mi?”
 
Bu yaklaşımın, doğru olduğunu kabul etmekle birlikte, eksik ve taraflı olduğunu da söylemek gerekiyor. Evet, linç kitleleri iktidarın yapıp-ettiklerini, yapmak isteyip de mevcut iç hukukuna ve bağlı olduğu uluslararası hukuk anlaşmalarına uygunluk kaygısı nedeniyle yapamadıklarını yapmak için devlet tarafından kullanılan bir mekanizmadır, araçtır. Devletin başındaki sağ kanat iktidarların popülizmi kendi çıkarları için, ikinci kere kullanmasıdır; kendine uygun düşünmeyenleri ve daha çok aleyhinde eylem icra edip düşünce üretenleri yok etmek/temizlemek açısından harekete geçirdiği bir nüfus planlaması politikası mekanizmasıdır.
 
Arkadaşım Emrah Denizhan’ın tavsiyesiyle haberdar olduğum, devlet teorisi ve ekonomi-politik üzerine çalışan Lancaster Üniversitesi sosyoloji profesörü Bob Jessop’un Thatcherism: A Tale of Two Nations kitabında anlattığı kavramsallaştırmaya eklediği gibi, linç, hâkim nüfusun geri kalanlar üzerinde hakimiyet kurmak adına kullandığı teçhizatlar ya da araçlar arasındadır ve bu nedenle iktidarın ve hâkimiyetin ayrılmaz bir parçasıdır. Türkiye’de linç siyasallaşmıştır.
 
Yalnız mesela, 5 Haziran tarihinde Üsküdar’da Ferah Mahallesi’nde küçük çocukları taciz ederken suçüstü yakalanan kişinin mahalle tarafından linç edilmesi; daha geçen hafta Diyarbakır’da, Bağlar ilçesinde bir kız çocuğunu taciz eden C.S. isimli şahsın yine vatandaşlar tarafından linç edilmesi; 19 Mart’ta Denizli’de 25 Suriyeli’nin üç Türk’e saldırması ve karşılığında 500 kişinin Suriyeli evlerini taşlaması; futbol maçlarında çekim yapmaya çalışan bir takım gazetecilerin futbol takımını korumak isteyenler tarafından linç edilmesi; ya da 2 Aralık 2008’de Bitlis’teki DTP mitinginde Türk bayrağı açan ve hakkında Emine Ayna’nın “Akli dengesi yerinde değil” dediği Kürt genci Ersin Ağar’ın linç edilmesi ya da “Bokunda boğul Türkiye” tweet’i attıktan sonra havaalanında Barbaros Şansal’ın linç edilmesi gibi olaylar, bu tanımların içinde sayılmıyor. Bunlara bir de, Türkiye’de doğudan batıya yaygın bir linç güruhu olan esnafı ekleyin. Esnaf, pazarda kadınlara laf atan kişilerden tutun, “polise saldıran uyuşturucu satıcısına”, gaspçıdan tutun hırsıza, Suriyeli’den tutun bomba şüphelisine, Beşiktaş’ta Gezi olaylarına destek vermeye gelen müşteriden yeğenini ayaklarından asıp işkence eden adama kadar birçok kişiyi linç etmiş bir grup.
 
Bunlar, münferit olaylar değil. Buradan çıkaracağım sonuç da “linç sadece Kürtlere yapılmıyor, birçok insana ve gruba karşı da yapılıyor,” kadar açıkça görülebilen ve basit bir totolojik açıklama da değil.
 
Linç güruhu, çok daha derinlemesine, çok daha korkutucu bir başka gerçeği simgeliyor. Çoğunluğun faşizmini. Bu çoğunluk ister devletin kurumlarının varlığından mütevellit etrafımızı sarmış beyaz-Türk’ün polisi olur, ister esnaf olur, ister bir Kürdistan mitinginde Kürtler olur, ister Tebeşirler Koyu’nda sizi orada istemeyen hippiler olur. Bu çoğunlukların baskı ve şiddet oranları farklılaşabilir ve kendi söylemlerinden kaynaklanan değişiklikler gösterebilir. Ama linç güruhunun asıl korkutucu tarafı, bir etnik gruba yapılmasından çok (ki bu da çok korkunçtur) herhangi bir grup tarafından, herhangi bir zamansal ve mekânsal aralık ve olasılık bulduğunda yapılabilir olmasıdır. Kürtler de linç eder, esnaf da linç eder, transseksüeller de linç eder, kadınlar da linç eder, çocuklar da linç eder, Türkler de linç eder. Evet Hutular da linç eder ve linç edilir. Linç, parti politikalarını oluşturan söylemlerin aksine, faili sadece devlet olan bir suç değildir. Failinin, iştirakçisinin ya da azmettireninin devlet olması, suçun niteliğini çok daha arttırır; ama kesinlikle sadece devletin fail olabileceği bir suç değildir.
 
Ya da şöyle diyebiliriz, Mithat Sancar’ın linç olgusunu incelerken çok haklı olduğu bir yer var: Linç bir iktidar tekniğidir. Fakat bu iktidar sadece devlet değildir; iktidarın ezdiği ve yok saydığı, popülizmi araçsallaştırarak yok ettiği, hak ve özgürlüklerden yoksun kalan tek grup da Kürtler değildir.
 
Linç en basit hâliyle, belirli bir yerde haklı ve hakkı olduğuna inanan bir çoğunluğun, az sayıdaki kişiye uyguladığı cezadır. Yani linç, çoğunluğun iktidarı, kaba/haksız bir adalet (Amerika’nın güney eyaletlerinde yapılan linç eylemlerine rough justice de denirdi), hukuki metinler yoluyla oluşturulmamış bir grubun kurum gibi davranıp hukuk dışı (illâ ölümle sonuçlanması gerekmeyen) bir infazda bulunmasıdır.
 
Linçin iktidar ve hukuk ile ilişkisi, böyle düşünüldüğünde aslında bambaşka bir alt-açılıma tekabül ediyor. Sadece devletin hukuku “hukuk” olarak kabul edildiğinde, çıktığımız sonuç tabii ki linçin bir hukuksuzluk olacağı. Ya da, medeniyeti hukukun üstünlüğünü, şiddetin tekelinin devlete devredilmesi ve bu sayede modern devletin varlığı şartlarına bağlayan Hobbes metodolojisinde linç, bir medeniyet kaybı olarak görülebilir. Oysa, insanlığın, devletin ve düşünceler tarihinin başlangıç noktası ne modern devlettir ne de H.L.A. Hart’ın hukuku. Tam da bu nedenle hâlâ hukukun karşısına insanlar/kalabalıklar/güruh kavramlarını koyabiliyoruz ve bu işin içinden modern hukukun mutlakçı ve başı ve sonu hem tahmin hem tesis edebileceğini iddia eden terimleriyle çıkamıyoruz. Bu, aynı Hobbes’un sözleşme yapmadan önceki “vahşileriyle” sözleşme yaptıktan sonraki “vatandaşlarının” fiziken aynı kişiler olduğu gerçeğini gözden kaçırmaya benziyor. Ya da aynı, normlar hiyerarşisinde herhangi bir ahlaki veya sosyolojik normun bulunmadığını öne sürerek, Hart’ın hukuk sisteminin de bir sosyal yapılanma şekline dayandığını, yani grundnorm’u temeline oturttuğunu atlayarak sadece hukukun üstünlüğüne inanmaya benziyor.
 
Ben yine bu konuyla ilgili, “En tehlikeli oyun: Av sürüsü ve linç” yazımda bahsettiğim Grégoire Chamayou’nun Manhunts: A Philosophical History kitabına dönmek istiyorum. Linç kitlesiyle ilgili en çarpıcı teorik tespitlerinden biridir bu Chamayou’nun:
 
“Hukuka, polise ve cezaî yetkilere karşı [ve bunlara] tekrar el koyarak linç güruhu kendisini, hukukî gücün arkasındaki gerçek ve orijinal güç, en eski [başlangıçtan beri var olan] ve kurucu gücün her daim tekrar etkinleştirilebilen kaynağı olarak yeniden tasdik eder. Kurumların ve hukukun resmi gücünün arkasında, diğer her şeyin türediği bir grup bulunmaktadır: Beyaz erkekler kastı, devletin öz cismi.”
 
Bu konunun çok boyutu var tabii ki. Mesela, çoğunluk faşizminin hangi konularda özellikle linç olarak patlak verdiği düşünülebilir. O anda o sınırlı coğrafî alanda iktidarı ele alan çoğunluğun çağrısına, neden aynı sosyal ve bireysel tarih yollarından geçmiş bazı kişilerin katıldığını ve diğerlerinin katılmadığını sorabiliriz kendimize.
 
Bu soruları bir kenara bırakıp yazının konusuna dönersek şunu söyleyebilirim: Önemli olan belki de, iktidarı hayatın her alanında devlet ile; hakları için savaşanın mücadelesini herkesin hakları için savaşmakla eşitlememek, lâkin devlet dışında birçok iktidar var ve haklar için mücadele eden herkes, herkesin hakları için mücadele ediyor değil. Kavramları, birleşmesini istediğimiz diğer kavramlarla doğrudan ve mutlak surette eşitlememek. Birçok şeyin sorumlusu bellediğimiz devletin ağzını ve aklını kullanarak mücadele etmemek.  
 
 
 
Bir parantez
 
En son olarak da, mağdurlar arasındaki hiyerarşi savaşına değinmek istiyorum. Bu konuya, çok üstten de olsa soykırım uzmanı Dirk Moses ile yaptığımız söyleşide değinmiştik. 1915’ten bahsedilirken, Süryani/Keldanilerden ya da Ezidi kurbanlardan daha az bahsedilir. Nazi Soykırımı’nda da eşcinsellerin ve Romanların katli, öyle herkesin çok da ilgisini çeken bir konu değildir, özellikle etnik bir kimlik siyaseti Yahudi toplumunun inşasını mümkün kılacakken. Moses’ın söylediği gibi Hannibal Travis gibi bazıları, “Ermeni avukatların Süryani vakasını dikkate almadığını ve bu açıdan tüm dikkat tekelini Osmanlı Hristiyanlarının zararları üzerine topladığını” iddia etmiştir. Moses buna her ne kadar “ahlakî ve zihinsel hesaplar” dese de, ben böyle bir duruşu, bir kimlik siyaseti sürdürürken diğer kimliklerin yaşadığı acıların bilinçli ve kasten görmezden gelinmesi olarak görüyorum. Türkiye’deki linçleri, özellikle göçmenlerin ülkeye varışıyla başlayıp son aylarda iyice artan Suriyeli karşıtı linçler ya da esnaf linçleri mevcut iken, sadece Kürtlere karşı yapılan bir eylem olarak hasretmenin ve bunun üzerinden meclis politikası yürütmenin, ezileni ve mağduru kucaklama, bu kişilerin de kafasını sokacağı bir politik bir sığınak sunma iddiasındaki bir partinin hukukçu bir üyesi açısından yeterli olmaması gerektiğini düşünüyorum.
 
Ezilen hiyerarşisinde kendisini yüksekte gören herkes, kim olursa olsun, başka türlü kurulması an meselesi olan bir çoğunluk anında bir linçin başını çekecekmiş gibi geliyor bana. Çünkü, devletin aklı, sadece mevcut devletin aklı değildir. Devletin aklı, devletin kullandığı metodolojiyi kullanmaktır. “Onların silahlarıyla onları vurmak” düsturu ise ancak AKP’ye ve mücadelesinin ne amacı ne de dili temiz olanlara özgü bir savaştır. Ahmet Altan da, seneler önceki “siyasi duruş”  başlıklı, mutlak militanlığa ve körgöz taraftarlığa karşı çıktığı, durumsal eşitsizlikleri fark edebildiğini ve hakkını verdiğini anlatan köşe yazısında bunu diyordu zaten.

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.