Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / ZEYNEP KOÇAK / Devleti itham etmek: J’accuse ya da La Vérité en marche
14 Eylül 2017

Devleti itham etmek: J’accuse ya da La Vérité en marche

Terbiye, anlaşılan Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında tektir... Sonuç: Kenan Evren 1, Ahmet Altan 3 ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyor

 
Eylül ayı, yıldönümleri gittikçe artan zor bir ay. 6-7 Eylül 1955’in utancına, 12 Eylül darbesine, cumhuriyet tarihini kırmızı noktalarla işaret eden bir yeni karanlık daha eklendi. Geçen sene 10 Eylül’de Altan kardeşler gözaltına alındı ve bakın daha iki gün önce Silivri’de, Ahmet Şık’ın da yargılandığı Cumhuriyet Davası görülüyordu.
 
Ahmet Şık, Cumhuriyet Davası’ndaki 26 Temmuz tarihli savunmasına, J’accuse diye başladı, yani: İtham ediyorum!
 
Edebiyatçı Emile Zola’nın, 1894 yılında haksız yere yargılanıp Şeytan Adası’nda müebbet hapse mahkûm edilmesinden dört yıl sonra Albert Dreyfus hakkında yazdığı ve L’Aurore gazetesinde yayınlanan “İtham Ediyorum!” başlıklı makalesi, daha doğrusu devlete açık mektubu, subayın yeniden yargılanmasını istiyordu. Zola aleyhinde orduya hakaretten dava açıldı ve Zola, sonuçta mahkûm oldu. Zola, bu mektubu nedeniyle bir süre Londra’da yaşadıktan sonra 1900 yılındaki Genel Af sayesinde Fransa’ya döndü ve 1902’de öldü. Dreyfus ise, General André’nin isteğiyle tekrar yargılandı ve subaya itibarı ve nişanları 1906 yılında iade edildi.
 
Ahmet Şık’ın savunmasının başlangıcı, Zola’nın başlığına referans olabilir, ama Zola ile Şık arasında bir fark var: Ahmet Şık savunmasını, kendisinin yargılandığı bir davada, mahkeme önünde, devleti, yargı kurumları yoluyla doğrudan suçlayarak yaptı. Zola, General Mercier’yi, General Billot’u, General Boisdeffre’i ve General Gonse’u suç ortağı olmakla ve hukuksuz yargılamaları nedeniyle insanlığa ve adalete karşı ağır suç işlemekle suçluyordu. Mektubundaki dayanak, hukuksuz bir yargılama ve üstten aldığı emirleri uygulamak idi.
 
Emile Zola mektubunu şöyle bitiriyor:
 
“Bu suçlamalarda bulunurken, 29 Temmuz 1881 tarihli Basın Yasası’nın 30. ve 31. maddelerine karşı geldiğimi, bu yasanın lekeleme suçlarına ceza belirlediğini bilmiyor değilim. İsteyerek kendimi tehlikeye atıyorum.”
 
Ahmet Şık da savunmasının sonunda şunları söylüyor:
 
“Bunun için bir bedel ödemek gerektiği ortada. Ama sanmayın ki bu bizi korkutuyor. Çünkü zorbaları en çok korkutanın cesaret olduğunu biliyoruz. Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet.” (Bu da tabii, İttihat ve Terakki’nin askerî darbeyle II. Abdülhamit’i hâl ettiği 1908 yılının sloganı.)
 
Zola da, Şık da, devleti suçlamanın bir suç olduğunu biliyorlar. Oysa devleti suçlamak, devleti yapıp-ettikleriyle itham etmek bir suç değil, bir ifade özgürlüğü, hattâ işi gücü politika olan, suya sabuna dokunan her aydının sorumluluğudur. Devleti itham etmek, devlet sadece iyi (öyle bir şey mümkünse) olduğunda alkışlamanın ötesine geçip devletin sorumluluğunu devlete hatırlatmaktır.
 
İfade özgürlüğünün birçok kademesi var. Bu özgürlük, öncelikle Baruch Spinoza’nın insanın doğal bir parçası olması nedeniyle devredilemez ve vazgeçilemez dediği düşünce ile başlar. Hiçkimsenin, bir diğerinin düşüncelerini kontrol etme gücü yoktur. Mutlakiyetçi Thomas Hobbes bile, vatandaşların herhangi bir şeye inanması için devlet tarafından zorlanamayacağını söyler.
 
Spinoza’ya göre tam da bu  nedenle yasalarla ifade özgürlüğünü kısıtlamak yararsızdır, çünkü “yasaklanan düşüncelerin doğru olduğuna inananların yasakçı kanunlara uymaları mümkün değildir”; insanın zihni kontrol edilemez. Zihinleri kontrol etmeye çalışan yönetimlerin bu yaptıkları, tiranlıktır. Spinoza Teolojik-Politik İnceleme’de Seneca’ya atıf yapar: Gaddar hükümetler uzun yaşamaz. Ve der ki, “gerçekte barışın asıl bozguncuları, özgür bir devlette, üzerinde tiranlık kuramadıkları kanaat özgürlüğünü kısıtlamaya çalışanlardır.”
 
Zihnin içinden geçen düşüncelere, Michel Foucault’yu şimdilik bir kenara bırakarak, kimsenin hükmedemeyeceğini kabul edelim bir anlığına. Spinoza’ya göre insan varoluşunun doğal bir parçası olan düşünce özgürlüğünü, düşüncenin dışa vurulmasıyla ilgili özgürlükler takip eder, yani düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü ve daha da önemlisi, eleştiri özgürlüğü ya da hakkı. Yani, Ahmet Şık ve Ahmet Altan dahil tüm gazetecilerin yargılandığı güya-suç.
 
Avukat Seher Kırbaş Canikoğlu’nun Bianet’te yaptığı yararlı özette, eleştirinin suç teşkil edip etmediği ve bunun esaslarını detaylarıyla bulabilirsiniz ama yine de önemli kısımlarını hatırlayalım.
 
Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesinin üçüncü fıkrasında eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamalarının suç oluşturmayacağı belirtilirken, maddenin gerekçesinde “iktidarın tahkir ve tezyifinin” doğrudan cumhuriyete yönelik suç olduğunun kabul edileceği yazılıyor. Cumhuriyete yönelik suç, “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama” olarak belirtilmiş. Tahkir, alçaltıcı, saygınlığını düşüren, hor gören, onur ve gurur kırıcı davranışları; tezyif de kurumun varlığını tartışmaya açan, yıpratan ve büyük ölçüde rencide eden davranışları ifade eder.
 
Kıyamet burada kopuyor aslında. Devlet kurumunun ya da devletin kurumlarının varlığı ya da işleyişi tartışmaya açılamayacak ise, siyasal eleştiri tam olarak ne anlama gelir?
 
Bakın AİHM ne diyor: “Devlet organları, siyasiler ve yöneticilerin eleştirilmesi diğer kişi ve kurumlardan daha sert ve etkili olabilir.” Ayrıca organlarda yer alan kişilerin tahkir edilmesi, organların tahkir edilmesi anlamına mı gelir? Ya da şöyle soralım: Bir cumhurbaşkanının kendisine ve bu kurumun kendisine verdiği gücü suistimal ederek, kötüye kullanarak yaptığı eylemleri eleştirmek, cumhurbaşkanlığı kurumunu eleştirmek anlamına mı geliyor?
 
Türkan Sancar’ın yorumu şöyle: Failin tahkir kastının bulunmasına rağmen, politik eleştirinin objektif sınırının aşılmaması ve gerçeğe uygunluk durumunda, salt tahkir kastının mevcudiyeti cezalandırma için yeterli değildir. Yani, devletin ya da devletin kuvvetlerinin yaptığı şeyleri ortaya koymak (mesela devletin vatandaşlarını bombalaması gibi eylemler), gerçeğe uygun olduğundan, tahkir oluşturmayacaktır zaten.
 
Spinoza da ifade ve eleştiri özgürlüğünün sınırlarıyla uğraşmış. Spinoza’ya göre devletin bir kanununa uygun davranmama çağrısı yapamazsınız, ama devleti, hükümeti, güç sahiplerini, iktidarın kötüye kullanımını, kötü yönetimi eleştirebilir, önsezilerinizi anlatabilir, katile katil, faile fail diyebilirsiniz. Devlet halkını bombalıyorsa, bombaladığını gazeteye manşet olarak atabilirsiniz. Devletin kolluk kuvveti vatandaşını bir binaya kilitleyip yakıyor ya da haksız yere bir çocuğu sırtından vuruyorsa, bunları anlatabilirsiniz. Yani, itham edebilirsiniz. Bunları anlattığınız için yargılanmak, daha doğrusu devletin sizi susturması, devletin sandığı gibi iyiliğine değil ve aslında kötülüğünedir.
Seneca’nın dediği gibi, kendi sonunu garantilemiştir. Spinoza, egemenin kimin neyi söyleyeceğini belirlemeye çalışmasının, devletin tiranlığını gösterir nitelikte olduğunu vurgular. İnsanları susturmanın sonu, ancak devletin felaketini getirir.
 
Herkesin aynı şekilde düşünmesini sağlamaya çalışmak en iyi ihtimalle “kararlı bir dirençle” karşılaşacaktır ve bu direnci en çok gösteren, “iyi eğitimin, sağlam ahlakın ve erdemin kendilerini daha özgür kıldığı” kişiler olacaktır. Yani devlet, ifade ve eleştiri özgürlüğünü sınırladığında ve bu sınırlara uymayanların özgürlüğünü kısıtladığında, kendi güvenliğine ve bekasına hizmet etmez. Çünkü devletin kendi bekası için en güvenli yol, herkesin dilediği gibi düşünme ve düşündüklerini ifade etme özgürlüğünü güvenliğe almasından geçer. Spinoza’nın dediği gibi, hapse bile atsa, devletin yaptığı tek şey kendi sonunu hazırlamaktır, çünkü Zola’nın dediği gibi, gerçek yürür ve onu kimse durduramaz. Tarih, herkesin kafasına vura vura doğruyu ortaya er ya da geç çıkaracaktır.
 
Spinoza’nın “kimse kimsenin zihnini kontrol edemez” cümlesi, Foucault’nun iktidarın ve söyleminin daha çok genç yaşlarda insanları ve düşüncelerini tam göbeğinden yakalayıp sürüklemesine zıt düşen ya da dışlayan bir şey değil. Spinoza bunları söylerken ne devlet gibi düşünenleri, ne de karşıt düşünenleri dışlıyor. Zaten, ifade ve eleştiri özgürlüğü dediğimiz şey, devlet gibi düşünmeyenleri korumayacaksa, tam olarak neyi koruyacaktır ki?
 
Foucault’nun bahsettiği, iktidarın insanların zihnini çok erken yaşlardan itibaren gasp etmesini mümkün kılan araçlardan biri de terbiye. Terbiye, tam da iktidarı alttan ve üstten belirleyen, bedenlenmiş kodları ifade eder (o yüzden Milli Eğitim’i belirleyen Talim ve Terbiye Kurulu’dur). Dolayısıyla, ifade ve eleştiri özgürlüğüne, “terbiye edilmişler ve terbiye edilememişler” olarak iki kimlik kategorisinde de bakabiliriz. Yani Henry D. Thoreau’nun da Haksız Yönetime Karşı’da söylediği gibi: “Devlet beni hapse atarak bedenimi kısıtladı ama zihnimi kısıtlayamadı.” Ya da bir diğer deyişle terbiyesizler, devletin ve iktidarın, düşüncelerini ve üsluplarını bir türlü hizaya sokamadıkları...
 
Yalnız, tam bu noktada, Ahmet Altan’a özel yeni bir yargılama ve cezalandırma saikinden ve motivasyonundan bahsetmek istiyorum: Devletin organlarını işgal eden kişilere karşı yapılmış (güya) terbiyesizlik. Hep sorulan bir soru var ya, bu kadar insan bu kadar çok şey yapıyor, hiçbirinin üzerine neden Ahmet Altan kadar gidilmiyor diye. Dili istediği gibi eğip büken, korkusunu hukukî dilden keyfî aparttığı anlamlar üzerinden işlettiği suçlarla ortaya koyan bir devletin, işlediği en büyük hukuksuzluklardan biridir herhalde “üslup” nedeniyle bir gazeteciyi yargılamak.
 
Terbiye, tamamen bireysel ahlak anlayışına bağlı, saygı duyulması beklenen mistik ve metafizik bir öz-sınırlama. Bunu oluşturan kurumlar değil, kurumlardaki kişiler. Yani, aslında hepimiz cumhurbaşkanının terbiye anlayışına göre yaşamalıyız. Buna açıkça karşı gelen, bir başka deyişle devletin bir türlü “terbiye edemediği” kişiler, bu üslup yargılamasıyla karşı karşıya kalıyorlar. Yani eğer bir terbiye varsa, o anlaşılan Türkiye Cumhuriyet sınırlarında tektir. Daha da kötüsü hukuk, terbiyesizliği yargılar. Sonuç: Kenan Evren 1, Ahmet Altan 3 ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyor.
 
Terbiyesizlik, “delikanlılığı” düstur edinmiş ve iç politikadaki oy kaynağını “ülkeyi, bayrağı, dini yedirmeyiz” üzerine kurmuş bir hükümette kolay yenilip yutulacak bir şey değil. Kasımpaşalılığın ve Rizeliliğin temsil ettiği tüm onur rozetlerini gururla taşıyan, iç ve dış tüm rakipleri öncelikle terbiyesizlikle suçlayan bir cumhurbaşkanı için, karşıdakinin kendisi gibi davranması, kendi yaptıklarına eyvallahı olmaması, hatta karşısındakiyle, karşısındaki hiç de oralı olmasa bile bir delikanlılık yarışına girip kazanamadığında elindeki gücü kullanarak ceza vermesi de beklenmedik bir şey değil. Olmayan savaşların, olmayan yarışların kurucusu olarak kaybedenin yaralı çılgınlığı... Kendisine ve savcısına (kelimesiyle) terbiyesiz diyebilen birini istememesi de...
 
Terbiyesiz, AKP tarihinde ve Erdoğan nezdinde önemli bir kriterdir. Her şeye tahammül edilir, terbiyesizliğe asla. Hatırlarsınız belki, 14 Kasım 2016’da Erdoğan o zaman Avrupa Parlamentosu Başkanı olan Martin Schulz’un Türkiye’ye idam gelmesiyle ilgili eleştirisine karşı, “Sen kimsin? Terbiyesiz!” demişti. Aynı “sen kimsin, terbiyesiz” cümlesini, 2015’in Haziran ayında Ardahan mitinginde Guardian gazetesinde yer alan bir makale hakkında söylemişti. Şubat’ta ise Hürriyet hakkında Hande Fırat’ın haberine ilişkin başlatılan soruşturmayla ilgili düşüncesini söylerken, atılan başlığın “terbiyesizlik” olduğunu söyledi. Mart ayında Rize’deki bir mitingde ise, CHP Konya milletvekili Hüsnü Bozkurt’un referandum hakkında söylediklerine, “Sen kimsin, terbiyesiz?” demişti. Hollanda başbakanı Rutte’nin yemek teklifine yine, “terbiyesizlik” diyordu. Markar Esayan da, AKP’nin İstanbul milletvekili adaylığına soyunduğu 2015’te verdiği bir söyleşide  Ahmet Altan’ı kof kabadayılıkla suçluyor.
 
Bakın, Ahmet Kekeç, daha 8 Ağustos 2012 tarihli yazısında Ahmet Altan’ın suçunun o zamanların başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirdiği olmadığını, bambaşka bir şey olduğunu gayet açık anlatmış.
 
“Delikanlı ve ağabey bellediğiniz, ismi etrafında bir masuniyet alanı oluşturmaya çalıştığınız Ahmet Altan’ı, artık delikanlı ve ağabey olmadığı için eleştiriyorum.
Hasan Cemal de eleştiriyor başbakanı, Murat Belge de eleştiriyor, Kürşat Bumin de eleştiriyor. Etyen Mahçupyan, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan... da eleştiriyor. Listeyi uzatmak mümkün. Ne zaman internet sitelerini açsam, Ahmet Altan başbakana çok ağır saydırdı başlığıyla karşılaşıyorum. Sadece çok ağır saydırmıyor. Hakaret ediyor, aşağılıyor, belden aşağı vuruyor. Hangi konuyu yazarsa yazsın, sözü mutlaka Başbakan Erdoğan’a getiriyor.”
 
Kahrolsun istibdat, yaşasın devleti itham edebilmek, terbiyesizlik ve özgürlük.
 
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.