Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / MURAT ŞEVKİ ÇOBAN / Düşman başına: Demokrasi
17 Haziran 2017

Düşman başına: Demokrasi

Oslo Özgürlük Forumu’nun ardından: "Seçilmişler" konuşuyor, biz dinliyoruz. Demokrasi oyunu burada da şehvetle tekrarlanıyor


 
Demokrasi çöküyor. Siyaset tortusunun sonunda dibe inmesi veya rejimin nihayet yeni tezahürleri karşısında direncini yitirmesi gibi değil, düpedüz yıkılıyor demokrasi.
 
Dünyanın yeterince Batılı ve hâliyle yeterince demokratik olmayan ülkelerine reva görülen otoriteryanizm ve popülist hareketlerin yükselişi gibi süreçlerin, hayli Batılı ve a priori demokratik ülkelerde de görünür olmasıyla birlikte, sol ve felsefenin himayesindeki "bir demokrasi krizi" yaşandığına ilişkin gözlemlerin anaakıma kayması, sorunu hasıraltı etme çabası olarak da yorumlanabilir. Düşmez kalkmaz bir Allah, demokrasi de bir krizdir geçiriyor nevinden, demokrasinin apsenin ta kendisi olduğunu örtbas etme denemesi. Hâliyle, dünyayı "daha barışçıl, müreffeh ve özgür, yaşanılabilir" bir yer kılmak adına hayata geçirilen ve bu yıl dokuzuncusu gerçekleştirilen Oslo Özgürlük Forumu'nun "Demokrasiyi Savunmak" temasıyla düzenlenmesi, ister istemez, insanda "zamanlama manidar" hissi uyandırıyor.
 
"Bugün, dört milyara yakın insan otoriter hükümetlerin yönetimde olduğu ülkelerde yaşıyor," diyor forumun kurucusu ve İnsan Hakları Vakfı Başkanı Thor Halvorssen, "20'nci yüzyılın sonu demokrasinin büyük bir gelişme göstermesine sahne oldu. Ne var ki, geçen 10 yılda kimi büyük ülkelerde bu demokratik dalga küçülmeye ve çarpıcı biçimde geri çekilmeye başladı." Sansürün, baskının yaygınlaşmasını, giderek daha sistematik bir hâl almasını, popülizmin yükselişe geçmesini ve insan haklarının gerilemesini kastediyor Halvorssen ve buna karşı demokrasiyi, demokrasinin dört temel direğini – ifade özgürlüğü, sivil toplum, kuvvetler ayrılığı ve âdil seçimler – savunma çağrısında bulunuyor. Güzel hoş da, demokrasinin savunulacak bir tarafı kaldı mı?
 
0. Öncesi, bir derin "Ah"
 
Oslo'da rüzgâr ne yöne eser, bilmiyorum. Üşümeyi, akşamları belki donmayı, şemsiye taşımanın erdemlerine bir türlü vâkıf olamadığım için ha bire yağmurda kalmayı beklerken kavurucu olmasa da terleten sıcakla karşılaşınca, sırt çantamdaki anne işi kazakları düşünüyorum.
 
Haşmetli Ulusal Tiyatro durağında metrodan iniyorum; şehir meydanı, eski solcuların ve emekli öğretmenlerin canhıraş çabalarıyla düzenlenen küçük belediye etkinliklerinden birine düştüğüm hissi uyandıracak kadar gösterişli Oslo Özgürlük Forumu yazılı afişlerle bezeli. Çok sonradan 45 lira verdiğimi anlayacağım zift taklidi kahve, oteli ararken, otele yalandan yerleşirken, saat 5 gibi akşamüzeri güneşini kaçırmayayım diye apar topar caddeye çıkarken yanımda.
 
Havada ancak bu kadar pahalı bir şehirde veya bir antik kentte tecrübe edilecek cinsten, adını tam koyamadığım bir sükûnet var. Dükkânlar kapalı. Sokaklara yayılan cafélerin kalabalığını arkada bıraktıktan sonra, tek tük insanların izinden limana çıkıyorum. Dingin. 15 liraya su içmek kadar keyif veren az şey var hayatta. Güneş, 10 buçuğa kadar uzanıyor.
 
Sabah 9'da basın toplantısı için meydana kurulan Hotel Continental'a geçiyorum. Üçüncü katta, Ramazan pidesi kuyruğundan hallice bir kalabalık akreditasyon için bekliyor. Önümde, geçen yıl burada tanışan Britanyalı bir gazeteci ile Fransız bir aktivistin konuşmasına katılıyorum. Derken, kahvaltıda tanıştıkları Mısırlı bir blogger da yanımıza geliyor. Bu yıl daha kalabalıkmış, kusursuz bir organizasyonmuş, hangi otel – kahvaltısı çok iyiymiş, ah, Türkiye'den mi geliyor muşum? Ah.
 
Önümüzdeki üç gün boyunca tanıştığım hemen herkesin yüzüne yerleşecek, kötü öykü yazma heveslilerinin "kekremsi" falan gibi sıfatlarla süsleyeceği ifadeyle ilk kez akreditasyon kuyruğunda karşılaşıyorum. Ah, Türkiyeliymişim, öyle mi? Mısırlı Ahmed, hâlden anlar bir babacanlıkla, aynı acıyı daha önce tatmış gibi sırtımı sıvazlıyor. Kuyruk biterken, yine önümüzdeki üç gün boyunca Türkiyeli olduğumu öğrenen herkesin mizansensiz, içgüdüsel bir telaşla merak ettiği soru da geliyor: Peki, şimdi nereden çalışıyor muşum? İstanbul. Ah. "Ah."
 
Kırmızı lacivert ve beyaz yaka kartlarımızı aldıktan, bu tür organizasyonların nedense hep gereğinden fazla gülüyormuş izlenimi bırakan çalışanlarıyla hoşbeş ettikten sonra, salona yöneliyoruz. Olsa olsa 100 kişilik bir kalabalık beklerken, tıklım tıkış bir salon karşılıyor bizi. Kameralardan artakalan ender bir yere sığışmaya çalışıyoruz, olmuyor. Onlarca kişi ayakta. Erkekler hep bir beden büyük, kahverengi tonlarındaki takım elbiseleriyle her yerdeler, kadınlar tayyörleriyle, döpiyesleriyle, elbiseleriyle. Kaç yıllık ama çok şükür rengi herhalde tam kaçmamış tişörtümle dikiliyorum aralarında. Toplantı başlıyor.
 
1. Suyun kaynama derecesi
 
Dünyanın dört bir yanında hükümetler ayan beyan otoriter bir düzleme kayarken, dayanışma içinde olmak ve demokrasiyi savunmak bizim sorumluluğumuzdur, deniliyor. İnsan Hakları Vakfı tarafından düzenlenen Oslo Özgürlük Forumu, insan haklarını berdevam dünyanın gündeminde tutmayı, aktivistlerin ve yenilikçilerin işlerine dikkat çekmeyi, özgür olmayan ve kapalı toplumları teşhir etmeyi, fikir alışverişleri ve beyin fırtınalarıyla yeni eylem ve işbirliklerini teşvik etmeyi ve böylelikle enerjik, uluslararası bir topluluğun temellerini atmayı hedefliyor. Forum, bu uğurda gazetecileri, aktivistleri, insan hakları örgütlerini, sivil toplum temsilcilerini ve ifade özgürlüğü savunucularını buluşturarak dünya genelinde özgürlükleri teşvik eden ve insan potansiyelini bir anlamda zincirlerinden koparmanın yollarını arayan bir platfrom işlevi üstleniyor.
 
İlk gün programı Teknoloji Laboratuvarı ve İnteraktif Expo'ya ayrılmış. Laboratuvarda gün boyu Twitter, Yubico, BitFury, PEP, SourceFabric, VirtualRoad ve EFF'nin sunumları, atölyeleri var. Önceki yıllardaki katılımcılar arasında Google ve Facebook'un da olduğunu, Norveçli genç bir gazeteciden öğreniyorum. Şimdi, demokrasiyi Twitter'la, Google ve Facebook'la mı savunacağız? Bu bir metodoloji sorunu değil; teknoloji oligarklarının çıkarları ile özgürlük, hak mücadelelerinin nereye kadar beraber yürüyebileceğine dair bir sürdürülebilirlik sorunu olarak düşünülmeli. Demokrasiyi kim, nasıl savunacak? Ekonomik veya siyasî oligarşi, nereye kadar özgürlük vaadinde bulunabilir? Su kaç derecede kaynar?
 
Basın toplantısından öğle yemeğine taşan kalabalık, laboratuvara rağbet göstermiyor. Labirentin kuytularında, en fazla 20 kişilik küçük odalar ayrılmış toplantılar için, oturum saatleri çakışıyor. Her kurum üç sunum veya atölye yapacak. Dar koridorlarda, bir sunumdan sıkılıp bir diğerinde şansını deneyeceklerle kesişiyor yolumuz. 15 dakika içinde üç farklı sunumda da aradığını bulamayan Venezuelalı bir aktivist, içeriğin zayıf olduğundan yakınıyor, yola devam ediyorum. Atölyeler, interneti daha etkin kullanmanın yöntemleri, sosyal medyada etkili kampanyalar yürütmek, kullanıcıların çevrimiçi mahremiyetini korumak, sosyal medyanın toplumsal değişimleri mümkün kılacak şekilde işlevselleştirilmesi gibi konular üzerine yoğunlaşıyor.
 
Ezcümle; çevrimiçi gizlilik tam anlamıyla asla mümkün değildir. Hükümetin veya birilerinin gözetim ağına girdiyseniz, mahremiyetinizi korumanız tam anlamıyla asla mümkün değildir. Ne ki, muhakkak önlem almak gerekiyor. Yine de, ne kadar dikkatli olsak az. "Biz" korunmak için yeni yöntemler geliştirdikçe, "onlar" bu bariyerleri kırmak için yeni yöntemler geliştirecekler vs. Teknoloji cephesinde yeni bir şey yok yani. Gerisi, şirket ve ürün tanıtımları.
 
İkinci ve üçüncü gün, konuşmacılar sahne alıyor. Otelin hemen köşesindeki Nye Tiyatrosu'nun önünde, artık beklediğim üzere, jilet gibi bir kalabalık birikmiş. Oturumların açılışını Norveç Başbakanı Erna Solberg yapacak diye biliyorum, yine de aman aman bir güvenlik önlemi yok. Yaka kartım sağ olsun, elimi kolumu sallaya sallaya giriyorum içeri. Fuayede Starbucks var. İki Macar sivil toplumcuyla, tatsız otel kahvelerinin evrenselliğinden bahsederken, pek matah bir şey yapmış gibi Solberg'in konuşmasını gururlanarak kaçırıyoruz. Onlar bana "Ah" demiyor, ben de dünyanın herhangi bir yerindeki sıkıntıları önemsemeyen herhangi bir Türkiyeli gibi onlara "Ah" demiyorum. Budapeşte'de çalışıyorlarmış, İstanbul'da çalışıyorum. İyi iyi, deyip salona giriyoruz.
 
2. Sahneleme ve ezilme
 
Salon sanıyorum iki bin kişilik ve ağzına kadar dolu, balkona çıkıyoruz. Fuayede Starbucks var. Oturumlar birer saatlik olacak şekilde düzenlenmiş fakat muhakkak sarkıyor. Önce Norveç'in tanınan isimleri, aktörler, yazarlar konuşmacıları kısaca tanıtıyor, ardından konuşmacılar teker teker sahneyi devralıyor ve ortalama 20 dakikalık sunumlar yapıyor. Soru-cevap bölümü yok, Starbucks var. Demokrasiyi savunmak temasıyla yola çıkan bir oluşumun, hiç de demokratik olmayan bir sunuşla program hazırlamasını istihza ile karşılıyor, bir katılımcı olarak salt edilgen bir konuma hapsedilmeyi ise katlanılmaz buluyorum. "Seçilmişler" konuşuyor, biz dinliyoruz. Böyle bakınca, evet, demokrasi oyunu burada da şehvetle tekrarlanıyor. Neden sonra, kuyuya attığım mukayeseden sıkılma fırsatını kendime tanıdığımda, bu "sahneleme" ile kendi duruşum arasında da büyük bir benzerlik görmeye başlayacağım, henüz farkında değilim.
 
Ve konuşmalar başlıyor. Kadınların Barış Ağı'nın kurucusu Wai Wai Nu, Burma'da insan hakları ve özgürlükleri destekleme mücadelesini anlatıyor. Beyaz Miğferler'in kurucusu Raed Al Saleh, Suriye'deki barışçıl eylem düzenleme çabasını anlatıyor. Sürgünde yaşamak durumunda kalan Bangladeşli blogger ve yayıncı Ahmedur Rashid Chowdhury, ülkesinde özgür yayıncılık yapma denemelerini ve ödediği bedelleri anlatıyor. Somalili Leyla Hussein, kadın sünnetine karşı verdiği çarpıcı savaşı anlatıyor. Ekvadorlu Xavier Bonilla, siyasî karikatür yapmanın zorlukları ve açmazlarını, imkânlarını anlatıyor. Maldivler'in ilk seçilmiş cumhurbaşkanı olan ve şu anda sürgün olan Mohamed Nasheed, siyaset arenasında döktüğü terleri anlatıyor. NkinUSA'in Başkan Yardımcı Grace Jo, Kuzey Kore'den kaçma sürecini anlatıyor. Ganalı Anas Aremeyaw Anas, yolsuzluk haberlerini gizli kimliklerle yapmak adına ortaya koyduğu gücü anlatıyor. Iraklı milletvekili Vian Dakhil'in Batı'nın dikkatini Êzidi soykırımına çekme gayretini anlatıyor. Zimbabveli aktivist Evan Mavarire, yolsuzluklara ve hükümetin görevini kötüye kullanmasına karşı başlattığı #ThisFlag hareketini anlatıyor. United for Iran'ın kurucusu Firuzeh Mahmoudi, ülkesinde insan haklarının geliştirilmesi için düzenlediği eylemleri anlatıyor. 2015'te suikaste uğrayan Rus politikacı Boris Nemtsov'un kızı, gazeteci ve aktivist Zhanna Nemtsova, babasının politik mücadelesini ve kendi çabalarını anlatıyor.
 
Êzidileri unutmayın. Suriye'yi unutmayın. Bangladeş'i unutmayın. Somali'yi unutmayın. Ekvador'u unutmayın. Maldivler'i unutmayın. Çin'i unutmayın. Sudan'ı unutmayın. Venezuela'yı unutmayın. Kuzey Kore'yi unutmayın. Mısır'ı unutmayın. Herkesin tek bir dileği var: Bizi unutmayın.
 
Konuşmalar, soru sormak ve birlikte düşünmek üzere hazırlanmamış, dinleyicilerde duygusal bir tepkimeye yol açmayı hedefliyor. Hussein, Nasheed, Chowdhury ve Dakhil başta olmak üzere, konuşmacılar sık sık gözyaşlarına boğuluyor. Jo gibi bazıları ise vakur bir tavırla dinleyicilere arkasını dönüyor ve bir dakika kadar sessizce duruyorlar. Salondan çıkarken, dinleyicilerin yüzlerine bakmaya gayret ediyorum. Macar sivil toplumcular, akşam programlarına beni de dâhil etmeye çalışıyor. Öğle yemeğine erken gitmek için davrananların, sigaraya kavuşmak için koşturanların arasında birkaç kişi başını eğerek uzaklaşıyor. İfadelerini görebilsem, bir ihtimal, kendi hissettiklerime de anlam verebileceğim.
 
Sanırım şöyle: Ezildiğimi hissediyorum. Dünyanın ağrısı, kötülüğün geçişkenliği ve hudutsuz olması karşısında eziliyorum. Dünya kötü bir yer, bilmediğimiz şey değil. Yine de, eziliyorum,  alkollü bir akşam, bir çiftin kavgasına davetsizce tanık olduğum zamanlardakine benzer bir mahcubiyet duyuyorum. Dünyada bu kadar kötülük var ve ben hiçbir şey yapmıyorum. Nasıl bir dünyada yaşamak istiyorum oysa? Hayır, mahcubiyetin ötesinde, utanç duyuyorum. Dünyadan, evet, ama en çok da kendimden. Suçluluk duyuyorum. Ama... İlham vermek, cesaret aşılamak üzere tasarlanan konuşmalar, doğaldır, aksini, atalete sürüklenme riskini de beraberinde getiriyor. Kötülüğün yaygınlığı değil beni ezip geçen, dinlediğim insanların cesaretinden, onlar kadar yürekli olmadığım gerçeğinden utanıyorum. Cesarette de en az korku kadar bulaşıcı bir yan olduğunu düşünerek avunmaya çalışıyorum ve Macarlarla Starbucks'a gidiyorum.
 
Konuşmalar arasında, doğrudan dinleyicilerin hislerine hitap etmeyen, benim görebildiğim, iki sunum var. Amerikalı gazeteci Anne Applebaum, "Demokrasiyi Dezenformasyondan Kurtarmak" başlıklı konuşmasına, sosyal medyanın yükselişini insanlık tarihinde matbaanın icadına benzetiyor. Demokrasiyi defenformasyondan kurtaracak olan tarafın yine bizler olduğunu vurguluyor. Üçüncü gün "Türkiye ve Demokrasinin Kaybı" başlıklı bir konuşma yapan Elif Şafak, dünyada popülizmin yükselişini Türkiye tecrübelerinden hareketle "bir deja vu hissiyle" gözlemlediğini söylüyor.
 
Batı'nın Türkiye'den öğrenecekleri olduğuna değinen Şafak, ülkenin, kendi kozasına çekilmesine izin vermediğinden, Türkiye'de bir yazarın apolitik olamayacağından bahsediyor. Şafak, otoriteryanizmin yükselişi karşısında demokrasi ve özgürlüklerin hüküm sürebilmesi için "yeni bir kız kardeşlik" kurmamız gerektiğini söylüyor. Ne demek, ben de bilmiyorum.
 
FNST'nin düzenlediği "Dijital Çağda Sahte Haber ve Yanlış Bilgilendirme" başlıklı panelde ben de P24 Bağımsız Gazetecilik Platformu'nu temsilen konuşacağım. Almanyalı bağımsız gazeteci Daniel Moßbrucker'in moderatörlüğünde düzenlenen panelde, Norveçli siyasetçi Ola Elvestuen, Almanyalı gazeteci Susanne Spahn ve hâlen Britanya'da çalışmalarını sürdüren Peter Pomerantev ile Rusya ve Türkiye'de sahte haberlerin halkın haber alma hakkını hiçe saymak pahasına bir siyasî mücadele alanı olarak devlet gözetiminde işlevselleştirilmesi üzerine konuşuyoruz. Pomerantev, sahte haberlerin özünde insanlardaki komplo teorileri iştahını beslediğini, bu nedenle hızla yayıldığını söylüyor. Bense "İnsanlık tarihi, aynı zamanda yanlış bilgilendirme tarihidir" diyerek, sahte haberlerin yeni bir fenomen gibi sunulmasına karşı olduğumu söylüyorum. Her halükârda, sahte haberlerin yayılmasını hızlandıran sosyal medyanın aynı zamanda sorunun çözümü yönünde en elverişli araç olduğu konusunda hemfikiriz. Sorun, çözümü de içinde barındırıyor. Peki, her zaman böyle olabilir mi?
 
3. Bu iş zor yonca
 
Demokrasi Nefreti'nde "Her Devlet oligarşiktir" tezini savunan Ranciére'in aksine, Todorov Demokrasinin Samimi Düşmanları'nda, "Demokrasi, ölçüsüzlüğünden dolayı hastalanmıştır, özgürlük zorbalık hâline gelmiştir" dedikten sonra şöyle bir saptamada bulunuyor: "Ekonomi, devlet ve hukuk, herkesin gelişmesine hizmet eden araçlar olmaktan çıkmakta ve artık insandışılaştırma sürecinin bir parçası hâline gelmektedirler. Bazen bu sürecin tersine döndürülemez olduğunu düşünüyorum."
 
Buradan, bir "oluş" gözleminde bulunan Todorov'a göre, ekonomi, devlet ve hukukun insandışı olmadığı bir dönem olduğunu anlıyoruz. Üstüne üstlük, bunlar, "herkesin gelişmesine hizmet eden araçlar." Yani, eşitlikçiler. Kârı ve kalkınmayı sürdürülebilir kılarken, çalışma ve yaşam koşullarını geliştiren, dahası sosyal adaleti mümkün kılan bir dünya vardı ve bunu kaybediyoruz, böyle anlıyoruz.
 
Oslo Özgürlük Forumu, Todorovcu bir demokrasi anlayışını benimsiyor ve bunu savunmaya kalkışıyor. Ne var ki, Badiou'nun deyimini apartırsak, ya düşman "İmparatorluk veya Kapital değil," gerçekten de demokrasi ise? İnsanın kurtuluşunu ve özgürleşmesini sağlayacak bir mücadele, bugün demokrasiyi karşısına almadan mümkün olabilir mi? Demokrasinin marazlarını tartışmadan demokrasiyi savunmak mümkün mü? Kılıktan kılığa bürünebilen, sözgelimi Balibar'ın deyişiyle "otoritarizm ile kendini karşılıklı sağlama alan" demokrasi, yalnızca demokratik yollarla yeniden tanımlanabilir mi? Reform nasıl mümkün kılınabilir?
 
Demokrasi yıkılıyor demiştim, doğru değil. "Diğer yönetim biçimleri hariç tutulursa, en iyi yönetim biçimi" olduğunu duyageldiğimiz demokrasi, en demokratik rejim olduğu iddiasını dikkat ve dirayetiyle savunuyor. Her yer demokrasi, her hükümet demokratik.
 
George Orwell, "Siyaset ve İngiliz Dili" makalesinde, özgürlük, sosyalizm, adalet gibi kelimelerin yanında demokrasinin de özünde birbiriyle bağdaştırılamayacak çeşitli farklı anlamları olduğunu söylüyor ve ekliyor: "Bir ülkeye demokratik dediğimizde, neredeyse evrensel olarak ondan övgüyle söz ettiğimiz hissedilir; dolayısıyla her tür rejimin müdafileri demokrasi olduğunu iddia eder ve tek bir manayı kapsayacak şekilde kısıtlanırsa o kelimeyi artık kullanamayacaklarından korkarlar. Bu tür kelimeler sıklıkla kasten hileli kullanılırlar."[1] Hatırlatalım, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kısa bir süre önce "Bu ülkeye demokrasiyi de cumhuriyeti de refahı da biz getirdik" dedi.
Tanımsız şeyler iyileştirilemez.
 

 
[1]    Makalenin İngilizcesi için tıklayın.

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.