Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Selfie çağının tragedya kahramanları
18 Mayıs 2017

Selfie çağının tragedya kahramanları

Adam turuncu saçlı diye küçümsüyorsunuz, ama tam teşkilatlı tragedya koşulları var ortada. Hem de ikramiyeli. Universal fiş gibi...


Dünyanın en önemli siyasî makamını bir sansasyon ve skandal kaynağı haline getiren kimse, doğrusu, günümüzün bir tragedya kahramanı olarak ele alınmayı şimdiden fazlasıyla hak ediyor. Hele, gidişatın giderek pekâlâ muhtemel hale getirdiği üzre, yargılanıp başkanlıktan atılır ve hüküm giyerse, selfie çağının henüz ortaya çıkmamış William Shakespeare’i, kısaca kahramanının adıyla anılacak eserini kolayca yazıverecektir: Trump. Eski Yunan amfitiyatrosundan Broadway’e uzanacak tragedya yolunun Shakespeare köprüsünden geçmesi zaruret değil de nedir?

Şüphesiz bu tragedya yolda dönüşecek, nihayet iTunes’dan satın alınabilecek veya Torrent’i bulunacaktır. Fakat şimdi bizi işin bu kısmı değil, selfie çağı tragedyasına kanını canını verecek olan şey, kahramanın kişiliği ilgilendiriyor. Zira tragedyaların çağları aşmasında başlıca etken, özgül unsurlarının evrensel uzantılara sahip olmaları ve Donald Trump’ın kişiliği, 19. yüzyıldan beri kaç defa kimlik ve kuşak değiştiren ve her yeni kuşakta aynı adla anılmayı başaran Modern Zamanlar’ın tragedyasında, evrenselleştirilebilir, örneklendirilebilir, başka pek çok şeyi anlamakta ve izah etmekte kullanılabilir özellikler barındırıyor. Özgül görünen, basbayağı temsilî özellikler.

Trump hakkındaki biyografik kitapların yazarları Gwenda Blair ve Timothy L. O’Brien geçen Kasım ayında Deutsche Welle’ye ABD Başkanı emlakçı hakkında şunları söylemişlerdi:
•    “Narsistik bir yara”ya sahip “bir tüccar, “sattığı şey de inandığı şey de kendisi”, “ilgilendiği tek şey kendi hayatı”.
•    Başarısız olduğunu söylersen çok rahatsız oluyor, canı yanmış, içine oturmuşçasına tepki veriyor” ve “hemen karşı saldırıya geçiyor”.
•    “Aslına bakarsanız yedi yaşında bir çocuk”.
•    “Entelektüel, duygusal, finansal ve kamusal açıdan son derece disiplinsiz, aşırı derecede narsist”.

Konu ettiğimiz şahsın bir Modern Zamanlar tragedyası kahramanı olması gerektiğine buraya kadar ikna olmadıysanız ve bu mevzuya dalmanın bize başka alanlarda aydınlanma fırsatı sunacağına dair işaretler görmediyseniz, şuraya bir bakın hele:
“Beyninin derinliklerinde bir yerlerde, buraya kadar gelmeyi nasıl başardığını sorgulayan, derinden derine kendisinin başkanlık makamı için uygun biri olmadığını bilen bir kısım var”.
Yazarlar, Trump’ın “…kökleşmiş, sabit siyasî görüşleri olduğundan pek emin değiller. Tuhaf mı? O halde şu açıdan şey edelim: “En büyük tutkusu para kazanmak ve ne pahasına olursa olsun kazanan taraf olmak”.
Ne pahasına olursa olsun kazanmak -“iktidar” da diyebiliriz- için yaşayan insanların sahiden bağlandıkları görüşler, inançlar aslında yoktur. Bazen kavraması, kabullenmesi zor gelebilecek bir önerme. Üstünde düşünmeliyiz. Bol bol.
Yine tragedya dinamiğine döneyim: İki yazar, “lider”in bağlandığı siyasî görüşlerin olmayışını, onun “bir karakteri olmadığının göstergesi” sayıyorlar. Abartılı mı? Olabilir. Tragedya için mükemmel.
Şu da: “…böbürlendiği şeyler aslında özgüvensizliğinin bariz ölçüsü”.
Şimdi de son günlerin gelişmeleri üzerine yazılmış yeni bir yazıya geçebilir, tragedyamızın yakıt tankını buradan doldurabiliriz. Şimdi aktaracaklarımla, özgün karakter çizgilerinin evrenselliği, başka tahlillerde kullanılabilirliği hususunda daha derin tatmin duyguları tadabileceğiz.
 
Geçmişi kahramanı takip eder…
 
Tony Schwartz, 1980’lerde hayli uzun zamanı Donald Trump’la birlikte geçirmiş, onun adına kitap yazmış biri. Türkçe’ye Gökdelen imparatoru genç milyarder Trump: İş Bitirme Sanatı adıyla çevrilmiş The Art of the Dealin yazarı Schwartz, sonradan Trump’la papaz oldu, onunla bir daha görüşmedi. Schwartz, ABD başkanının hem etrafı kırıp döktüğü hem kendi kuyusunu kazdığı hadiselere hiç şaşırmadığını söylüyor. Ona göre, işte, tragedya kahramanında olması gerektiği gibi ve tragedyamızın Holywood uyarlamasını kolaylaştıracak şekilde, Trump’ın yıkıcılığının kaynakları “geçmişinde saklı”. Bir nevi geçmişinin tutsağı yani.
Kalıp olmasına kalıp. Ama öyle çok insanı ve öyle çok şeyi anlamaya yarıyor ki, bunu küçümsemek klişe diye zeytin peyniri hakir görmeye benzer. Geçiyorum, “yüzlerce saat”, onu dinlemiş, onu hareket halinde, iş başında izlemiş, hayatı hakkında konuşturmuş, yaptığı telefon görüşmelerine tanık olmuş Tony Schwartz’ın Donald Trump kişiliği üzerine sayıp döktüklerine:
Schwartz, “kendine atfettiği değer”in Trump için “daimî risk oluşturduğu kanısında. Saldırıya uğradığını hissettiğinde onun içten gelen bir dürtüyle savunmaya geçtiğini, asla olgulara dayanmayan ve başkalarının suçlandığı bir hikâye uydurup kendini haklı çıkardığını anlatıyor. (Bu yerli ve millî özelliğimizi habersiz alıp kullanması elbette ayıp, fakat tragedya imal ederken ufak tatsızlıklarla uğraşamayız.)
Şöyle diyor Schwartz: “İlk defa 1985’te karşılaştığım Trump hemen bütün hayatını varkalma [mücadelesi] modunda yaşıyordu.” Ve baba Fred Trump’ın ne kadar talepkâr ve zor bir adam olduğunu, Trump’ın ağabeyi Fred Jr.’ın alkolik olup 42 yaşında hayatını kaybettiğini hatırlatıyor. Babasıyla meselesinin, hem babasına mahçup olmama hem ona karşı gelebilme mücadelesinin tragedya kahramanımız Donald’ın kişiliğinin şekillenmesinde belirleyici unsur olduğunu anlıyoruz. Bakın bu da pekâlâ genelleştirilebilir, evrenselleştirilebilir bir unsur.
Kahramanımız dünya ile ilişkisini bir savaş şekline sokuyor, ya hükmedersin ya da sana hükmedilir, diye düşünüyor. Ya korku salar ve bundan yararlanırsın ya da kendi korkuna teslim olursun.
Schwartz, daha yakın zamanda Trump’ın bir başka biyografi yazarına söylediği sözü aktarıyor: İlkokul birde ne idiysem şimdi de temelde oyum, demiş zat. Schwartz buna dayanarak, “Gelişimi esas olarak erken çocukluk döneminde sona ermiş,” diyor.
 
Hep daha fazlası
 
Söylüyorum size, adam turuncu saçlı diye küçümsüyorsunuz, ama tam teşkilatlı tragedya koşulları var ortada. Hem de ikramiyeli. Universal fiş gibi. Haydi şuna da dudak bükün: Schwartz onun hayatı için savaştığını, savaşırken de “esir almadığını” ileri sürüyor. Tehditle karşılaştığında eli yükseltiyormuş.
Burada bizatihi tragedyayı trajikomikleştiren bir yamuk çizgi var: Her yeni durumu bir müsabaka sayarak, ya yeneceğim ya yenileceğim diye adım atan kişi, ortada zafer yoksa da çıkan sonucu zafer olarak sunmaktan vazgeçmiyor. “Alternatif gerçeklik”-“gerçek-sonrası” gibi kavramların tarihçesini de aydınlatan haller.
Şu tesbitin pek çoğumuzun karşılaştığı belli başlı bir sorunu aydınlatışı gibi: Trump yaptığı hiçbir şeyden ötürü pişmanlık veya suçluluk duymuyor, Schwartz’a göre. Bu da bizden arak. Tek ölçü bu olsa hepimiz tragedya kahramanı yapılabilirdik.
Üstelik: Schwartz’a göre Trump kişisinde bulunmayan özellikler: empati, cömertlik, düşüncelilik ve “…her şeyden önce, bir vicdan, doğruya yanlışa dair bir duygu”.
Schwartz da Trump hakkında kişilik analizi yapan öbür yazarlar gibi, bu “savaşçı” emlakçının inandığı, bağlandığı herhangi bir görüş veya değerin bulunmadığını düşünüyor; “kendi doğrudan çıkarı dışında”!
Gelelim pohpohlanma kısmına. Yine sıkıntı büyük. Kahramanımız mütemadiyen kendini övüyor, şişirilmeye bayılıyor. Fakat hiçbir övgü, elde ettiği hiçbir başarı ona huzur vermiyor. Hepsi geçici. Ve bir defa elde edildiklerinde parıltılarını kaybediyorlar. Hep fazlası gerekiyor. Hani “şunu şunu şunu verdik, daha ne istiyor” soruları geliyor ya bazen bazı konularda bazılarının aklına, ona cevap işte bu: hep daha fazlası gerekiyor. Ya da şöyle izah etmeyi deneyeyim: hep daha fazlası gerekiyor.
Bu tatminsizlikte, kendini bir türlü yeterince güvende hissetmemede şüphesiz etraftaki herkesin kahramanımızın beklediği şekilde davranmaması, davranmayacağının bilinmesi rol oynuyor. “Sadakât bekliyorum,” dediği FBI başkanından, “Size ancak dürüstlük vaat edebilirim” cevabı alan trajik muktedir, elbette o saniyeden itibaren kendini tehdit altında hissedecekti, başka nasıl olabilirdi?
Tam bu noktada Schwartz’dan doğrudan alıntı yapacağım. Niye? Çünkü hep daha fazlası gerekiyor: “1985’te Trump Tower’da onunla ilk görüşmeyi yaptığımda edindiğim Trump imajı bir kara delikti. İçine giden iz bırakmadan kayboluyordu. Geriye hiçbir şey kalmıyordu.” Derin güvensizliklerini ifadesizlikle gizleyen muktedirlerin ortak özelliğidir bu.
Kendisine karşı çıkılmasına tahammülü olmayan ve böyle bir durumda öfkelenmekle kalmayan, aynı zamanda bunu tekinsizliğe işaret sayıp ürken muktedirin özgür ve eleştirel bir fikir dünyasından, basından nefret etmesinden tabiî ne olabilir? Demokrasiden de. Bunlar Schwartz’ın fikirleri. ABD için söylüyor.
O kitabı hazırlarken Trump’la birlikte onlarca toplantıya katılmış, bir tek defa bile birisinin onun fikrine katılmadığını söyleyebildiğine tanık olmamış. Yazar New York şehrindeki bu içler acısı ortamı, “bir korku ve paranoya iklimi” diye tanımlıyor.
Ona bakacak olursanız, öfke ve korkunun Trump’ın sağlıklı düşünmesini engellediğini de ileri sürüyor. Biz kahramanın bu özelliğini vurgulayacak ağır yalnızlık sahnesini üçüncü perdeden önceye koymamalıyız.
Üçüncü perde. Az sonra başlayacak olan kısım yani.

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.