Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / MİNE GENCEL BEK / Hayat, yolculuk, göç
12 Nisan 2017

Hayat, yolculuk, göç

Ötekilerin diğer ötekilere, göçmenlerin yeni göçmenlere acımasızlığı maalesef yabancısı olduğum bir durum değil. Hepimiz bir gün mülteci olabiliriz



Daha önce katkıda bulunduğum P24, bundan sonra düzenli aralıklarla yazılarımı beklediğini söyleyerek beni sevindiren bir davet yaptı. İlginçtir; 2013-2015 yıllarında Amerika’da iken T24’e yazdığım yazılar Türkiye ile bağlarımdan biri olmuştu. Bu sefer de Avrupa’dan akademisyen, araştırmacı, aktivist olarak ağırlıkla medya, gazetecilik ve teknoloji konularında katkıda bulunmaya niyetleniyorum. Ancak epeydir plansız, belirsiz bir hareketlilik içindeyim ve sadece duygularımı yazmak istiyorum. Zaten tek bir disipline bağlı kalmayan ben işimden, şehrimden, ülkemden savrulurcasına geliverdim Almanya'ya. O nedenle geciktirdiğim bu ilk yazı, biraz da işte bu savrulmayı yansıtacak. Aşağıdaki satırlarla son iki yolculuktan hareketle duygularımı ve gözlemlerimi paylaşmak niyetim. Kişisellik ve duygusallık, ilk sefere mahsus, hoş görülür umarım.
 
Yolculuk 1
 
2 Eylül sabahı, 10 yaşındaki kızım ve eşim ile bizi Paris’e götürecek uçağa bindik. Geçen yaz iki ayrı uluslararası uçuşumuz iptal olmuştu; bir barış bildirisine imza attım diye devletin terörist olarak görüp hakkımdaki dava ve soruşturmalar sonuçlanmadan suçlu ilan edip yurt dışına çıkmasını sakıncalı bulduğu bir akademisyendim. Bu gezi, artık inadına bir geziydi. Belki de biraz olsun ülkede yaşananlara ve aynı zamanda bu yaşananların tanıdıklarıma, tanımadıklarıma, bana dokunduğu ya da dokunabileceklerine dair stresin getirdiği rahatsızlıklardan kurtulacağımı ve biraz olsun nefes alacağımı umuyordum.
 
Tam uçağa binerken farklı farklı vesveseler beynimi kemirmeye başlamıştı: Herkes zor durumdayken kaçıyormuşum ya da sürgüne gönderiliyormuşum gibi. Zaman zaman göz yaşları içinde çok uykusuz bir gece geçirmiştim. Gece telefonuma gelen onlarca mesajı gösteren rakamın yüksekliğinden yine kötü bir şeyler olduğunu tahmin edip KHK ile işinden atılanlar listesini incelemekten ve o listede yıllarca aynı yerde çalıştığımız arkadaşların olduğu bilgisinin de yarattığı derin üzüntü ve çaresizlikten sersemlemiştim. Ama yanımdaki tam her şeyden habersiz diyemeyeceğim ama kendisini korumak için ülkenin ve bizim getirdiğimiz tüm ağırlıklara karşı mesafelenen 10 yaşındaki ergen kız çocuğunun ilk defa gideceği Paris hakkındaki heyecanı, beni geziden vazgeçmekten alıkoyuyordu: “Aşk şehri mi anne? Gerçekten her yer parfüm mü kokuyor?”
 
Epey bir zamandır dünyada iyi bir yer olup olmadığını soran ve her gittiği yerde aslında türlü çeşit adaletsizliklerin yaşandığını gözüyle görüp yine de bir sonraki yer için umutlanan kızımın, elbette inip de pasaport sırasına girince, AB sırasından farklı olarak bizim de içinde yer aldığımız, buğday renkli, kahverengi, siyah, çekik gözlülerden oluşan sıranın uzunluğu ve yavaş ilerlemesini, metro istasyonlarının öyle hiç de parfüm değil aylarca yıkanamamışlık koktuğunu, sokaklarda yatan göçmenleri görünce, yine buranın da çok da farklı olmadığını anlaması uzun sürmeyecekti.
 
Böyle karman çorman duygularla uçakta yerimizi arayıp esmer ve ürkek bir genç kadının en köşede oturduğu yerimize ulaştık. Kadın neredeyse teyakkuz halindeydi, sanki her an biz onu azarlayıp yerinden kaldıracakmışız gibi. Sanki kaçak binmiş, uçak biletinin parasını vermemiş de biz onu indirecekmişiz gibi, asıl yeri pencere önü değil de her an kaldırılacakmış gibi. Bu rahatsız bakışı, ezik beden dilini, yürüyüş yaptığım mahalle parkında paydostaki inşaat işçilerinden de bilirim. Neredeyse biz geçiyoruz diye esas duruşa geçerler; “rahatsız olmayın geçerim”, “merhaba” da desen, havadan sudan konuşsan da değişemezler öyle kolaylıkla. Çünkü sen onların gözünde, fiziksel olarak sana benzeyen mahallelilerin yaratılmasına katkıda bulunduğu bir anlayışla, parkın asıl sahibi gibisindir.
 
Miyse adında, Hatay’da yaşayan bir Suriyeli olduğunu öğrendiğimiz genç kadına “merhaba” diyerek, “iyi yolculuklar” diyerek yanına yerleştik. Miyse bir kreşte yöneticiymiş kreş bombalanmadan önce. Ne zaman bombalandı ya da çocuklar var mıydı bombalanma sırasında diye soramadım. Zaten gözlerinde çok acı vardı. Hatay’da görece iyi durumda olduğunu öğrendim konuşma boyunca, zaten bir Suriyeli topluluğun içinde ve görece korunaklı göründü bana. Babası savaşta ölmüş. Kardeşleri Suudi Arabistan’da, annesi ise Sudan’da yaşıyormuş. Anne Türkiye’ye giremediği, o da annesinin yaşadığı ülkeye giremediği için, başka bir ülkede buluşmak üzere annesini görmeye gidiyormuş. En şanssız mültecilerden değildi Miyse elbette, ama yine de çok yürek burkucuydu anne ile çocuğunun arasında sınırların olması.
 
Yol boyunca sadece üzülmekle kalmayıp lüzumundan fazla kendime misyon yükleyip “Ne yapabilirim” diye düşündüm. Neredeyse rahatsızlık verecek şekilde bir yüksek lisans programına girmesini tavsiye ettim, Arapça-Türkçe tercümanlıkla, dille ilgili bir bölümde hattâ. Bu konuda bölümleri olabilecek üniversiteleri sıraladım. “Araştır” dedim. “Hatay dışına çık, İstanbul’da çok iyi okullar var” dedim. Burs verebilecek yerleri söyledim.
 
Miyse sadece bu çabamdan bile mutlu, sessizce dinledi. Zaten aramızda dil engeli vardı. Bazen Türkçe bazen İngilizce, bazen de işaret diliyle konuşup çat pat anlaşmaya çalıştık. Bence ciddiye almadı önerilerimi. Not da almadı. Sonra ben kendimi sorguladım. 7 yaşından beri sadece okuyan, başka da bir hayatta kalma yolu bilmeyen zavallı ben, 47 yaşında tüm gençliğini ve otuz yılını geçirdiği okulundan, çocuklar öldürülmesin ve barış gelsin diyen bir bildiriye imza attığı için atılmakla (o zaman daha ihraç edilmemiştim) ve hattâ hapse atılmakla tehdit edilen ben. Başka da bir şey bilmiyordum işte yanımdaki mülteci hemcinsime önerecek. Bakışları değişmişti bana. Artık ürkek ve ezik değildi, bir dostla seyahat eder gibi yemeğimizi yedik. Ayrılırken minnettar bakıyordu gözleri.
 
Biz orada üçümüz öyle yan yana seyahat ederken, aslında kızım için bir zamanlar neleri neleri isterken “Miyse kadar yapabilse ne iyi olur” derken buldum kendimi: Kızım da başına bombalar yağarsa, umarım, kendisini kurtarabilir ve hayatta kalabilir. Sonra kendi kızıma dair beklentimin bu kadar düşmesi korkuttu beni. Ama duygum tam buydu.
 
Yolculuk 2
 
İlk yolculuktan aylar sonra yine aynı “ekip” ile bir başka yolculuğa daha çıktık.  9 Şubat 2017 tarihindeki bu yolculuğu ise ancak üzerinden iki ay geçtikten sonra yazabiliyorum, öyle ağırdı; kendime bile yazamadım. 7 Şubat tarihinde çıkarılan KHK ile barış bildirisine imza attığı için ihraç edilenlerin arasında bu kez benim de adım vardı. Daha önce atılmış arkadaşlarımın ardından hissettiklerim kadar ağır olmadı gerçekten. Ama yine de çok tuhaftı.
 
9 Şubat tarihli Almanya yolculuğumuz zaten çok önceden planlanmıştı. Ancak ihraç sonrası 8 Şubat tarihinde yeşil pasaportlarımızın iptal edilmiş olacağını düşündüğümüzden -ki hiçbir resmî makam, pasaportlarımızın statüsü hakkında bilgi vermiyordu- çıkabileceğimizi ummamıştık. Uçuşumuz İstanbul aktarmalıydı. Sonra, ani bir kararla, muhtemelen Ankara-İstanbul etabından sonrasını yapamayız diyerek, ama devletin verimli çalışmama olasılığını değerlendirmeye karar vererek bavulları topladık ve yola çıktık. Kaybedeceğimiz bir şey yoktu nasılsa. Geçtik. Ama kontrolleri geçtikten sonra hiç de sevinçli hissetmedim kendimi. Zira istediğimizde değil, ancak pasaportlarımız ve hattâ itibarımız iade edildiğinde dönecektik ülkeye. Ya da dönsek bile bir daha çıkamayacaktık.
 
“Ne zaman döneceğimizin belli olmadığı bir yolculuğa çıkmak istemiyorum” diyen kızıma da yaşananları anlatması zordu. Suç olmadan ceza infaz edilmiş, oysa ki seyahat hakkı çok basit bir insan hakkı. Uçak kalkmadan emin olamadım. Sadece barışı savunan bir imza atmaktan kaynaklı olarak kriminalize edilmeyi ben de neredeyse kanıksamıştım artık. Acaba kalkmadan fark ederler ve indirirler mi bizi diye düşündüm.
 
İndiğimizde bir arkadaşımın arkadaşı olan, tanımadığım bir dekan elinde adımın yazılı olduğu bir kâğıtla bekliyordu bizi. Türkiye’deki dekanlardan gördüğüm muameleye ne kadar da tezattı. Daha bavulları açmadan, ilk akşam ilk misafirimiz geldi. Arkadaşımın arkadaşı tesadüfen komşumuzdu ve her şey yolunda mı diye bakmaya gelmişti. Anlaşılan misafirperverlik sadece Türklerin tekelinde değildi.
 
Daha sonraki günler sadece Fransızca ve Almanca bilen ve bizimle rap dansıyla ve Erdoğan’la ilgili küçük nükteli sözlerle iletişim kurmaya çalışan Afrika kökenli küçük oğluyla da gelecek olan komşumuz, sanki neler yaşadığımızı hissetmiş gibi üst üste esprilerle gecemizi aydınlattı. Gittikten sonra da bana mesajlar yolladı “güneş her yerde doğar” diye. Gerçekten de öyleydi. Ertesi sabah karlı dağların arkasından güneş doğdu.
 
Beni informel olarak davet eden üniversitenin, hiçbir garantisi olmamasına rağmen, formel olarak da beni kazanmaya  ve yasal durumumu turistten araştırmacıya çevirmeye ve desteklemeye kararlı olması biraz rahatlattı beni. Risk altındaki akademisyenlere dönük açılan çağrılara daha acil durumdakileri düşünerek  o zamana kadar başvurmamıştım ve herhangi bir resmî burs vs. desteği olmaksızın gelmiştik. Buna vesile olan  ve aylardır beni çağıran Alman arkadaşım, birkaç gün sonra ülkenin öbür ucundan kocaman bir bavulla bizi görmeye geldi. Bavula ben alamamışımdır diye medya, gazetecilik konularında ne kadar kitap bulduysa doldurmuş. Hepimize ayrı ayrı sarıldı. Daha önce ülkeden ayrılmadım diye azıcık sitem etti. Akademik çalışmalarını sürdürmelisin dedi.
 
Kalıcı ev bulma konusunda ise çok şanslı değildik. Bunu başta şehirde yaşayan Türkiyeli göçmenler olmak üzere pek çok kişi “Suriyeliler”e bağlıyordu. Dediklerine göre, devlet ilanda olan evlere onları yerleştirmişti. Zaten bir üniversite şehri olarak çok fazla ev yoktu. “Haklı olarak” diyorlardı, ev sahipleri evlerini vermek istemiyor ve ilana çıkmıyorlar. Kendisi de on beş yıl önce göç etmiş ve şimdi bir bakkalda çalışan Türkiyeli göçmen kadın “Pis oluyor Araplar.” diyordu ve karşı çıkmamıza rağmen, konumunu asla değiştirmeden savunuyordu. Ötekilerin diğer ötekilere, kendileri göçmen olanların yeni göçmenlere acımasızlığı yabancısı olduğum ve maalesef şaşırdığım bir durum değildi. Oysa hepimiz bir gün mülteci olabilirdik.
 
Daha önceki yolculukta karşılaştığım Suriyeli kadına kendimce yardım etmeye çalışırken, zorlukla okul bulduğum çocuğumun Suriyeli mülteci çocuklarla birlikte bir kasaba okulunda Almanca takviye dersinde bir araya geleceğini bilmiyordum o zaman. Daha sonra şehirden uzakta bir kasabada kiralık ev bulmaya çalışırken bize canla başla yardımcı olmaya çalışan bir Türkiyeli tanıdığın da bizim yüzümüzden neredeyse tüm çevresinden dışlanmaya çalışılmasına ise şaşırdım doğrusu. Bütün hayatı boyunca din ile yakın bir ilgisi olmayan ben, gayet de dindar ve sürekli camiye giden Türkiyeli bir grup tarafından, “Fetöcü” olduğumuz için ihraç edilmiş olma ihtimalimize karşın dışlanıyor ve neredeyse hedef gösteriliyorduk. Buradaki ortak tanıdığımızın “Fetöcü” olmadığımıza dair içki içmemiz, sol kimliğimiz, eşimin mezhebi vb. gibi “kanıtlarla” savunması da ortaya gerçekten Aziz Nesin’in öykülerinde görülebilecek bir kara mizah çıkarıyordu.
 
Aynı grup ise kısa bir süre sonra birlikte çalıştıkları bazı Almanlar tarafından, Tayyip Erdoğan’ın söylemlerinin sonucunda hedef gösterilip “O zaman o kadar seviyorsanız ülkenize gidin!” sözlerine muhatap kaldığında ve burada yıllardır emekleriyle kurdukları göreli denge bozulduğunda ise burnunun direği sızlayanlar yine biz olduk.
 
Burnumuzun direğini sızlatan başka gözlemlerimiz de olacaktı daha: Volksschule’ye Almanca öğrenmeye gittiğimizde 45 yaşında ama 60’ında gözüken, 25 yıldır Almanya’da yaşayan Dersimli bir kadının da bizim gibi Almanca öğrenmeye ilk kez gelişi gibi. “Ancak çocuklar üniversiteye gittiğinde” vakti olmuş kendi ifadesiyle.
 
Birinci yolculuk boyunca yanımdaki Suriyeli genç kadına habire tavsiyelerde bulunmam gibi kafam yine aynı doğrultuda işliyor. Daha önce dil öğrense belki hayatı başka türlü olacaktı diye düşünmeden ve bu kez kendi kendime hayıflanmadan edemiyorum. Burnumuzun direğini sızlatan, gündelik hayatın akışı içinde tesadüfen karşımıza çıkan daha başka pek çok şey de var, Konya Kululu bir işçinin minibüsle Türkiye’den sac fırın getirip “Yufka ekmeksiz olmuyordu” demesi ve “Şimdi benim çocuk ana dilini, Kürtçeyi unutmuştur burada, yazık olmuştur” diye hayıflanması gibi, ev sahibimizin tüm ömür madende çalıştıktan sonra orman havası astımına iyi gelir diye bu kasabaya yerleşmesi gibi, Köln köprüsünde bir polis ekibinin siyah bir genci hoyratça araması gibi…
 
Yolculuklarda kendimizle ve başkalarıyla karşılaşmalara, deneyimlemeye ve öğrenmeye devam...
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.