Anasayfa / ZEYNEP KOÇAK / Gazetecilerin Tutuklanma Hakkı: Bir İfade Özgürlüğü Parodisi
18 Mart 2017

Gazetecilerin Tutuklanma Hakkı: Bir İfade Özgürlüğü Parodisi

Tutuklu gazeteciler bilerek, tercihen, bir ceza biçimi olarak mahkeme önüne çıkarılmıyorlar


Gazetecilere verilen hakların en başında tutukluluk hakkı geliyor. Diyor ki devlet, “tutuklanmak için özgürsün, gerisi için değil.” Türkiye işte böyle bir hâle geldi diyoruz, gayet naif. Ama, büyük bir ihtimalle bu hâle yeni gelmedi, baştan beri böyleydi, birbirini isteyen istemeyen herkesi sopayla bir arada tutan bir devlet geleneği olduğu için mâlum.
 
Elimizde başvurulabilecek başka bir metin olmadığından, en temelinden başlayalım: Anayasa’nın 19. maddesi. Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir. Bu madde diyor ki, hürriyeti kısıtlayıcı cezaları ancak mahkemeler verir. Madde, devamında , yakalanan veya tutuklanan kişi, en yakın mahkemeye sevk edilirken geçireceği süre dışında, yani tutuklu olarak en fazla kırk sekiz saat ve toplu suçlarda en fazla dört gün içinde hâkim önüne çıkarılır, diyor. Bu süreden sonra mahkeme kararı olmadan, kimse kimseyi hürriyetinden yoksun bırakamaz. Tek istisna: Sıkıyönetim. Ya siz ne sanmıştınız?
 
Üç aylık periyotlar halinde, “vurun daha ölmedi” mantığıyla uzatılan OHÂL’in ilk KHK’sında gözaltı süresi 30 güne uzatılmıştı, onu da belirtelim.
 
Fakat, gazetecilerle ilgili durum farklı.
 
Gazetecilerin tutukluluk süresi nasıl aylara, yıllara yayılabiliyor? Cevap: Terör. AKP’nin ilk zamanlarında, hatırlayalım, Ceza Muhakemesi Kanunu 250. maddesiyle görevlendirilen ve bu tip suçlara bakan Özel Yetkili Mahkemeler vardı. Sonra onlar bir kanunla kaldırıldı, yerlerine Terörle Mücadele Kanunu’nun 10. maddesiyle Terör Mahkemeleri kuruldu. Dikkat çekmek gerekir ki, bu “tamamen farklı” Terör Mahkemeleri, Özel Yetkili Mahkemelerin davalarını kaldığı yerden yargılamaya devam etti. Terör Mahkemelerinin TMK’ya dayanarak yaptığı gözaltı ve tutukluluk sürelerinde değişiklik oldu hâliyle. TMK, normalde terör suçunda öngörülen beş yıllık tutuklama süresini, Terör Mahkemeleri’nin davalarında iki katına, yani 10 yıla çıkarıyordu. Neyse ki, Anayasa Mahkemesi 10 yılı biraz abartılı buldu da bu karar iptal edildi, tutukluluk süresi tekrar beş yıla düştü!
 
Gazetecilerin bir bölümü FETÖ, yani Fetullahçı Terör Örgütü, bir bölümü de PKK üyeliğinden yargılandıkları için bu beş yıllık tutukluluk süresini öngören TMK rejimine tâbiler. Yani aslında OHÂL kapsamında değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin her günkü kanunlarına uygun olarak yargılanıyorlar—ya da yargılanmayı bekliyorlar.
 
Üstüne üstüne sürülen kocaman tankı durdurmaya çalışanın, ya da polis önceki gün babasını öldürdüğünden hırsını almak için zırhlı araca taş atan beş yaşındaki veledin terör örgütü üyesi olabildiği bir yer Türkiye. İfade özgürlüğünün kapsamını devletin buyruklarına ve her türlü yorumuna baş sallamaya kadar kısıtlamak ve aksini terör hükümlerine dahil etmek, özellikle bu devletin aklı açısından anlaşılamayacak bir şey olmasa gerek.
 
Fakat, zurnanın zırt dediği yer de burası. Tutukluluk sürelerinin sebep göstermeden ve tutuklular mahkeme karşısına çıkarılmadan uzatılması, özellikle atfedilen terör eyleminin suç unsurunu oluşturan fiil “yazmak” (evet, kâğıt, kalem ve bilgisayarla) olunca Avrupa’nın dikkatini çekebiliyor: “Eh o kadar da değil, tamam iç işlerinize biz karışamayız ama yaptığınız düpedüz politik görüşleri yargılamak!”
 
 
Süreç
 
Sürece dönelim. Son yıllarda içeride ve dışarıda hukuki ya da hukuk-dışı yollarla had bildirme üzerine kurulu bir politikayı düstur edinmiş hükümet kendisine, 15 Temmuz’dan beri yepyeni bir felaket cephesi açtı ve peş-peşe gazetecileri tutukladı.
 
Tutuklama süreleri uzadıkça uzadı, durumları karara bağlanmadı ve hâlâ da bağlanmıyor. Anayasa’nın kişi özgürlüğü ve güvenliğini güvence altına alan maddesinin, yazma eyleminin—ifade özgürlüğünün kullanılmasının—terör suçları kapsamına alınması ve sonuçta tutukluluk süresinin TMK kapsamında değerlendirilerek uzadıkça uzamasının yarattığı ihlali nedeniyle gazetecilerin avukatları Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Başvuru karşılığında bir karara çıkarmayı bırakın, başvurunun incelemeye alındığına dair bir bildirim bile yapılmadı.
 
Parantez açayım, konunun bütünlüğü açısından, herkesin bildiğini bir daha söyleyeyim: AİHM’e başvuru yapma şartı, iç hukuk yollarının tükenmesidir. Yani Türkiye içinde başvurulabilecek tüm mercilere başvurmuş ve olumsuz kararla karşılaşmış olmak gerekir. Anayasa Mahkemesi de, bu iç hukuk yolu dediğimiz Türkiye içi yargı silsilesinin en üst kademesi, başvurulacak son çaredir.
 
Fakat, gazetecilerin tutukluluk hâllerine yapılan itirazların reddedilmesi ve son çare Anayasa Mahkemesi’nin bir cevap vermeye dahi tenezzül etmemesi üzerine, tutukluluk hâllerinin yarattığı ciddi mağduriyet nedeniyle AİHM’e başvuruldu. Türkiye’de artık bir sonuç almanın mümkün olmadığı gerekçesiyle tutukluluk hâlinin AİHM’de karara bağlanmasını talep edildi.
 
Bunun üzerine AİHM, cezaevlerinde bulunan gazetecilerden kendisine başvuruda bulunanların tutukluluk hâli ile ilgili “ivedilikle inceleme” kararı verdi. AİHM, 24 Şubat’ta Ahmet Altan ve Mehmet Altan adına ivedilikle inceleme yapacağını açıklamıştı. Aynı şekilde 3 Mart’ta AİHM, Şahin Alpay ve Nazlı Ilıcak dosyalarına da öncelik verileceği kararı açıkladı ve avukatlarına tebliğ etti. Bu arada, Sedat Ergin’in de dikkat çektiği bir noktayı atlamayalım. Anayasa Mahkemesi incelemeye alındığına dair bir bildirimi aylardır yapamazken, AİHM 20 Şubat’ta yapılan bir başvuruya 3 Mart’ta “öncelikle inceleneceği” bildirimini yaptı. Bu esnada Cumhuriyet gazetesinin tutuklu yazar ve yöneticileri de AİHM’e başvuruda bulundu.
 
Nedenler
 
Peki AİHM bu “öncelikle inceleme” kararını neden almıştır? Böyle bir zorunluluğu yok tabii ki, fakat mevzu bahis kişi özgürlüklerinin ağır ihlâli ihtimali. Anayasa Mahkemesi’nin hareketsizliği ve ataleti herhalde artık onları da endişelendirmiş olacak ki konuya el atmaya karar verdiler. AİHM İçtüzüğü’nün 41. maddesi bakın ne diyor: “Ele alınacak davaların sırası tespit edilirken, Mahkeme kendisi tarafından belirlenen ölçütler temelinde ortaya çıkan konunun önemi ve ivediliğini dikkate alır.” Yani, bir kenara yazalım, Avrupa Mahkemesi’nin inisiyatif kullanabileceği bir hükümden bahsediyoruz.
 
Anayasa Mahkemesi neden bu kadar hareketsiz, dışarıda kızılca kıyamet koparken, Taşlık Meyhanesi’nde arkadaşlarıyla buluşup laflıyor? Kimi diyor ki OHÂL nedeniyle işlevsizleşti, bir başkası diyor ki OHÂL sonucunda işleri çok arttı, yetişemiyorlar.
 
Öyle mi?
 
Bir devlet organının görevini “çok iş var, yetiştiremiyoruz” bahanesiyle ifa edememesi, ne hukuka ne de devletin “benim” dediği herhangi bir alana sığar. O zaman devletlik diplomanı yavaşça yere bırakıp geri çekil demek gerekir. Ama mâlum, son derece demokratik yollardan seçilmiş bir hükümetin devletine öyle bir şey denemiyor. O zaman ne kaldı elimizde?
 
Gözdağı, bilerek kişi özgürlüklerinin ihlâli ve yine had bildirme. Bilerek, isteyerek ve garezinden, yargılanmadan tutsaklığa mahkûm etme. Susturma. En azından çabası.
 
Bütün bunların karşılığında söylenecek şey, “Anayasa Mahkemesi’nin çok işi var, o nedenle AİHM’e başvurduk” değildir. Böyle bir savunma ancak dolaylı yoldan devletin meşrulaştırılmasına yarar.
 
Aynı şekilde, gazetecilerin bu tutukluluk halini OHÂL’e yıkmak, bir Türkiye gerçeğini reddetmektir. Gazeteciler, Türkiye’nin gayet günlük pratiğinde olan hukuk normlarıyla yargılanmaktadırlar (yargılanamamaktadırlar). Unutmayalım ki gazeteciler geçici ve önleyici olması gereken ve umulan OHÂL kapsamında tutuklu değiller. Türkiye Cumhuriyeti’nin teşkilatlı hukuk kurallarına dayanarak, tam teşekküllü mahkemeleri tarafından tutuklulukları uzatılıyor. Bilerek, tercihen, bir ceza biçimi olarak mahkeme önüne çıkarılmıyorlar. Devletin “hatası” olmaz. Devlet, yapısı itibariyle hata yapmaya yetkin bir kuruluş değildir. Devletin çok işi olmaz, çok işi olanlar, devletin kendisine iş yıktığı ve bunlarla uğraşarak uyanık hayatının bir kısmını harcamak zorunda kalan insanlardır. Devletin yanlışlıkla veya ihmal ile yaptığı her şey, hafif ihmal bile olsa kasıtla eşdeğerdir. Devlet, ister “hukuk bunu emretti” desin ister başka bir şey, sorumluluğu üstünden atamaz. Devletin diğer adı zaten gereksiz sorumluluklar silsilesidir. Gazetecilerin tutuklu olması, OHÂL’in değil hükümeti devlete, devleti hükümete dönüştüren AKP’nin norm addettiği pratiğin bir yansımasıdır, aynı OHÂL gibi. Gazetecilerin tutuklu olması, bir Türkiye gerçeğidir, istisnai bir hâl değil.
 
Hukukî pozitivizm, özellikle bu tip durumlarda tehlikeli bir hâl alıyor, onu da belirtelim. Hukukî pozitivizme göre meşru ve hukukî bir sistem olmak ile hukukun içeriğini ne ile doldurduğunuz arasında bağlantı yoktur; Nazi sistemi dahil yürüyen, işleyen, kendi kanunlarına uyan her devlet hukukîdir. Avrupa’nın hukukî pozitivizmi ise inisiyatife bıraktığı alanlarda biter, aynı 41. maddenin bu uygulanmasında olduğu gibi. Kişi hak ve özgürlükleri, hukukî pozitivizmin içinde aşkın bir odak olarak kalır. Bazen, iyi ki kalır.
 
Peki, AİHM’in bu çıkışının anlamı ne? Venedik Komisyonu’nu tanımayan bir ülkeden – tabii, referandum manevrası değilse bu “haddini bildirme” -- AİHM’in olası vereceği “gazetecileri serbest bırakın, tutukluluk süresi kişi hak ve özgürlüklerini ağır şekilde ihlâl ediyor” kararına uyması pek tabii beklenemez. O zaman ne olacak? Türkiye hem kendi anayasasının 90. maddesini, hem Avrupa’yı mı görmezden gelecek? Avrupa, yüksek refah seviyesine çok sayıda insan doldurularak zeval gelmesini engellemek için mülteci tamponu olarak kullandığı Türkiye’yi nasıl görmezden gelecek? Gazeteciler ile ilgili karar, Türkiye’nin geleceğini belirlemek açısından çok kritik bir görev görebilir—tabii zamanında ve gerçekten ivedilikle verilirse. Avrupa’nın böyle bir sorumluluğun altına girip girmeyeceği de meçhul.
 
Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti, kapalı bir trajediden topyekûn bir felakete doğru ilerliyor. Ne yazık ki referandumun sonucu bunu etkilemeyecek gibi. Evet de çıksa bu felakete ilerliyor, hayır da çıksa. Bu gidişle Avrupa açısından da artık Türkiye’nin tek taraflı beyanlarını idare etme veya görmezden gelme ile kurtarılamayacak bir noktaya gelecek. Evet, ya da hayır—hangisinin yıkımı çabuklaştıracağını bir kaç aya göreceğiz. Umalım da AİHM, referandumdan önce “ivedilikle” incelesin tutuklu gazetecilerin durumunu, yine “miş gibi” kenardan köşeden sıvışmasın. 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.