Anasayfa / AHMET ALTAN / Çöküş ve doğuş
24 Temmuz 2016

Çöküş ve doğuş

Demokrasiye dönmek ise tek kurtuluş yolumuz. Ben, her şeye rağmen AKP’lilerin bu işlerin fazla şakaya gelmeyeceğini gördüklerini düşünüyorum

Türkiye’nin, dünyanın en saygıdeğer, en güvenilir, en umut veren ülkelerinden biriyken, beş yıl içinde kimsenin güvenmediği, askerî darbelerin yapıldığı, geleceği belirsiz, ekonomisi gerileyen bir ülkeye dönüşmesinin hikâyesini iki cümleyle özetle derseniz size iki cümle söylerim:

“Ortadoğu’da bizden habersiz yaprak kımıldayamaz.”

“Darbeyi eniştemden öğrendim.”

Türkiye, işte bu iki cümlenin arasındaki karanlık uçuruma düştü.

İlk cümleyi bundan dört yıl önce AKP’li dışişleri bakanı söylemişti, ikinci cümleyi de askerî darbeden sonra Cumhurbaşkanı söyledi.

Asla sahip olmadığı ve asla sahip olamayacağı bir güce sahipmiş gibi davranarak elindeki bütün imkânları hovardaca harcadı Türkiye.

Siyasi iktidar, Ortadoğu imparatorluğu hayalleri kurarak hukuka hiç aldırmadan bir Ortaçağ krallığı gibi yönetmeye kalktı ülkeyi.

Adım adım Batı’dan uzaklaştı, hukuku kenara itti, anayasaya uymadı, yolsuzluklara bulaştı, muhalefeti susturdu, eleştirileri asla dinlemedi, her eleştiriyi düşmanlık olarak algıladı, kendi iktidarını ülkenin çıkarlarından daha önemli gördü ve Türkiye’yi uçuruma yuvarladı.

Çok insan iktidarı uyardı.

Bu yolun bir darbeye, daha da beteri bir iç savaşa gideceği hep söylendi.

İktidar hiç aldırmadı.

O korkunç darbe girişimiyle karşılaştık sonunda.

İşin tuhafı, iktidarda dindar-muhafazakâr bir parti varken darbeyi düzenleyenlerin belkemiğini de FETÖ’cü denilen dindar-muhafazakâr bir grup oluşturuyordu.

Şimdi, ordusunun generallerinden üçte biri darbecilikten  tutuklanmış, elli bine yakın kamu personeli açığa alınmış, yargıçlarının önemli bir bölümü görevden uzaklaştırılmış, çok sayıda üniversitesi hattâ hastanesi kapatılmış, üniversite yöneticileri kovulmuş, kısacası devleti çökmüş bir ülkeyiz.

Medyası da ağır bir baskıyla susturulmuş durumda.

Müslümanların kendi aralarındaki iktidar kavgasında şiddeti hangi boyutlara taşıyabileceklerini gördüğümüz gibi darbe sonrası “kazanan” ekibin kendilerinden olmayan herkesi hedef alan çirkin kindarlığına da şahit oluyoruz.

Darbeciler, sivil halkın üstüne ateş açacak kadar çıldırmışken, darbecileri yakalayan devlet görevlileri de yakaladıklarına yaptıkları işkencenin resimlerini yayınlayacak kadar pervasızlar.

Gerek kindarca açıklamaları, gerekse bir “insanlık suçu” olan ve zaman aşımı bulunmayan işkence suçunun kanıtlarını böyle fütursuzca yayınlamaları, bu “ânın” asla geçmeyeceğini, Türkiye’nin hep böyle kalacağını sandıklarını gösteriyor…

Ki bu, Ortadoğu imparatorluğu hayalleri gibi temelsiz bir inanış ve onları yeni büyük yanlışlara sürükleyebilir.

Hayatın sürekli değiştiği gerçeğini bilmemenin bedeli ağırdır.

Herkes, bundan sonra ne olacağını merak ediyor.

Türkiye, henüz “dibe” çarpmadı… Eğer çarparsa oradan bir bütün halinde çıkamaz, paramparça oluruz.

Dipte neler var?

Dipte yeni darbeler ve iç savaş var.

Çünkü ikisinin de ortamı oluştu Türkiye’de, ortam oluşmadan kimse darbeye teşebbüs etmez… Bir darbenin bastırılması da ortamı yok etmez.

Darbelerin tekrarlanmasını önlemek ancak darbe ortamını hayatımızdan çıkarmakla mümkündür.

Türkiye, battığı yerden daha da dibe mi gider yoksa kendini toparlayıp tekrar yüzeye çıkabilir mi?

İkisi de mümkün ve çelişkili bir biçimde ikisinin de işaretleri var.

Üç gün içinde, daha kanıtları bulmak mümkün değilken binlerce insanın kanıtsız biçimde “darbecilikle” suçlanması, medya üstündeki baskıların artması, büyük bir nefret dalgasıyla muhalif her sesin bastırılmaya çalışılması, hukukun gereklerine uyulmaması, cumhurbaşkanının darbeye karşı çıkan HDP’yi yok sayması, bizi dibe götürecek tehlikeli işaretler.

Dört partinin bir arada darbeye karşı çıkması, halkın sokaklarda darbeye direnmesi, Meclis Başkanı’nın bütün partilere ayrı ayrı teşekkür etmesi, AKP’lilerin konuşmalarındaki eskiye kıyasla daha fazla hissedilen ılımlı ton, CHP’nin meydanlarda varlığını göstermesi, Batı dünyasının “hukuktan ayrılmayın” uyarıları ise umut veren işaretler.

Hangisinin kazanacağını şu anda bilmiyoruz.

Devletin bütün kurumlarının battığını, batan devlet kurumlarını AKP’nin kadrolarıyla doldurmanın bu batışı daha hızlandıracağını, bir “ortaçağ krallığı” kurma arzusunun bütün toplumu parçalayıp iç savaşın yolunu açacağını AKP yöneticilerinin görmesini bekleyeceğiz.

Darbe girişimi, bir diktatörlüğün yolunu açacak bir imkân gibi gözükürse gideceğimiz yer tarihimizin en büyük faciası olur.

Demokrasiye dönmek ise tek kurtuluş yolumuz.

Ben, her şeye rağmen AKP’lilerin bu işlerin fazla şakaya gelmeyeceğini gördüklerini düşünüyorum.

Neticede, bu tür darbe girişimlerinde onların kelleleri de herkesinkiyle birlikte tehlikede, zorlamanın nelere yol açabileceğini sezecek zekâları olduğunu umuyorum.

Cumhuriyet’in en tehlikeli günlerini yaşıyoruz.

Yok oluşun kıyısında nasıl var olabileceğimizi konuşuyoruz.

Ortadoğu imparatorluğu kuracağız derken hukuktan ve demokrasiden uzaklaşmak, bizi elli yıl geriye götürdü…

Artık bir adım daha geriye gidecek lüksümüz yok.

AKP uyarıları dinler, sezgilerinin gereğini yaparak demokrasiye döner mi?

Hadi iyimser olalım.

Döner diyelim.

Dönmezse, iyimser ya da kötümser olmak fark etmeyecek çünkü.

Dönmemek, bu ülke korkunç katliamlarla tarihten silinecek demektir.

Tarihin silgisi bir toplumun üstünden geçtiğinde, hiç kimseye acımaz, herkesi büyük acılarla siler.

O acıyı yaşamak istemeyen herkesin aklını başına toplaması zamanıdır bu.

Çok oyalanacak vakit yok.

Tarihin sillesi tam üstümüzde salınıyor.

 

ahmetaltan111@gmail.com

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.