Anasayfa / MİNE GENCEL BEK / Çatışma ortamında gazetecilik yapmak
26 Haziran 2016

Çatışma ortamında gazetecilik yapmak

Çatışma bölgelerinde gazetecilere ilişkin, meslek örgütleri, hak savunucuları ve psikologları kapsayan disiplinlerarası çalışma üretmeliyiz

Buradaki yazının başlangıç noktası, 30 Kasım 2015 tarihinde Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Türk Psikologlar Derneği ile gerçekleştirilen Gazeteciler ve Travmanın Etkileri başlıklı panel oldu. Panelde Gazetecilik Bölümü’nden ben medyada travmanın haberleştirilmesine odaklanırken, gazeteci Gökçer Tahincioğlu, çatışma ortamlarında gazeteci perspektifinden haber üretiminde yaşanan zorluklara değindi ve son olarak Türk Psikologlar Derneği’nden üç uzman psikolog hem genel olarak hem de gazeteciler özelinde travmayla başetme stratejileri üzerine önerilerini sıraladılar. Etkinliğin düzenlenmesine katkıda bulunan Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Çocuk Hakları ve Medya öğrenci topluluğumuzdan iki öğrencimiz şans eseri sağ kurtuldukları Suruç katliamından sonra Türk Psikologlar Derneği’yle irtibat halindeydiler (Aynı öğrencilerden biri hem Diyarbakır hem de 10 Ekim Ankara katliamından, diğeri 10 Ekim Ankara katliamından sağ kurtuldu). Öğrenciler, yaşanan katliamların tanığı olarak iyileşme,  gazeteci adayları olarak ise muhtemel çatışmalı durumları haberleştirirken korunma süreçlerinde yapılması gerekenleri dinlerken, aslında hepimiz son zamanlarda çeşitli derecelerde travmalar yaşadığımızı fark ettik. Bu yazı, konuya dair kendi ‘uzmanlık’ alanımı aşan tespitler vb. yapmaktan ziyade, gerçekleştirilecek çok disiplinli bir ortak çalışmanın gerekliliğini ortaya koymak ve taslak bir çerçeveyi çizmek amaçlarıyla kaleme alındı.

Türkiye’de çatışma ortamında gazetecilik yapmak, sadece içinde bulunduğumuz döneme ait değil;  Özgür Gündem gazetesinin bombalanması ve ‘faili meçhul’ cinayetlere kurban giden gazeteciler gibi pek çok vakada, 1990’larda da yoğun bir biçimde görülen bir durumdu. Bugün yaşananlar ve 1990’lar sıklıkla karşılaştırmalara konu olsa da alanda çalışan gazetecilerle Hakikat, Adalet ve Hafıza Merkezi’nde yakın zamanda gerçekleştirdiğimiz 1990’larda Gazetecilik Pratikleri ve İnsan Hakları başlıklı yuvarlak masa toplantısı, bu karşılaştırmanın çeşitli parametreleri olduğunu ve kolaylıkla ‘1990’lar daha kötüydü’ ya da ‘bugün daha kötü’ türü sonuçlara varılamayacağını gösterdi. 

Yaşananlar ve geliştirilen stratejiler

Savaş ve çatışma ortamlarında çalışan gazeteciler, son aylarda konuyla ilgili tanıklıklarından ve yazılan raporlardan anladığımız kadarıyla, hep ölümle burun buruna yaşıyorlar. Hayati tehlikeye rağmen işlerini yaparken en büyük motivasyon kaynakları, konuyla ilgili ‘yaygın’ medyada ya yeterince bilginin olmayışı ya da manipülatif şekilde yer alması. Hem kendileri hem de haber kaynağı olarak başvurdukları kişilerin içinde bulunduğu koşullar, sadece fiziksel güvenliklerini tehdit  etmekle kalmayıp onları psikolojik olarak da sarsıyor. 

Ayşe Yıldırım’ın gazetecilerin can güvenliğinin olmadığını ortaya koyan Cumhuriyet’teki haberine göre, alanda çalışan birçok gazeteciden şu cümleleri duymamız mümkün: “Bugün ölür müyüm diye çıkıyorum evden. Bugün hangimiz öleceğiz diye bakıyoruz birbirimize”

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Kadın ve LGBTİ Komisyonu tarafından Şırnak’ın Cizre, Silopi, Beytüşşebap; Mardin’in Nusaybin, Derik, Dargeçit; Muş’un Varto; Diyarbakır’ın Sur ve Bismil; Hakkâri’nin Yüksekova ilçeleri ile Van’da on kadın gazeteciyle yapılan görüşmeler sonucu hazırlanan Namlunun Ucundaki Gazeteciler: Savaş Bölgelerinde Görev Yapan Kadın Gazeteciler Anlatıyor başlıklı raporda da ortaklaşan ifadeler “sürekli ölümle burun buruna olmak” ve “canı pahasına haber yapmak” şeklinde. Rapordaki ilginç bir nokta ise kadın gazetecilerin kadın olmaları üzerinde fazla durmak istememeleri ve hatta savaş koşullarının kadın ve erkeği eşitlediğini ima etmeleri. Çatışma bölgelerinde kadınlara yönelik -öldürülen militanları çıplak bırakmalar, duvarlara cinsiyetçi yazılamalar, abluka altına alınan ve yıkılan evlerde bulunan iç çamaşırları gibi örneklerde somutlaşan- eril şiddet, taciz ve cinsiyetçilik başka yazılarda ve tanıklıklarda da aktarılmakta (örneğin Nurcan Baysal). Barış İçin Herkes platformunun geçen ay ODTÜ Vişnelik’te düzenlediği toplantıda söz alan kadın gazeteciden kadın olduğu için uğradığı tacizleri ve buna dair hislerini dinledik (Toplantı tamamen kamuya açık bir toplantı olmadığından burada açık referans veremiyorum).  TGS’nin raporunda konunun bu yönünün ortaya çıkmamasının nedeni, araştırma tekniği olarak çoğunlukla yazışma kullanılması olabilir; bu türden baskı ve tacizlerin konuşma sırasında daha anlatılabilir hale gelmesi muhtemeldir. 

Gazeteciler -daha doğrusu ‘Kürt medyası’nda ya da sınırlı sayıda alternatif denilebilecek mecralarda çalışanlar- bir yandan toplumsal sorumluluklarının bilincinde ve idealleştirdikleri bir gazeteciliği yapmaya; diğer yandan tarihe not düşmek, yaşananların unutulmaması amacıyla doğru bilgiyi haberleştirmeye çalışıyorlar. Zira, Türkiye’nin ‘batısı’ndaki medyada bu olayların kaydı yok. Olsa da aynı gün çıkan pek çok gazetede neredeyse aynı manşetin kullanılmasına defalarca tanık olduğumuz üzere, tamamen tek taraflı bir kayıt, hatta dikte ettirme söz konusu. Öte yandan da insan olarak haberini yaptıkları olayın etkisinden kurtulamıyorlar. Haberleştirdikleri olayların, kişilerin çok yakınındalar. Bazıları zaten haber yaptıkları il ve ilçede doğmuş, büyümüş. Ölümünü haberleştirdiklerini yakından tanıyorlar çoğu kez:

Çok yıpratıcı oluyor bizim için. Duygunu bastırmak, ötelemek zorunda kalıyorsun, haberi yazarken ağlıyorsun. Hepimizin bir yerden sonra psikolojik desteğe ihtiyacı olacak. (13 yıldır gazeteci) (bkz. TGS rapor: s. 10).

Bazen çok yakınımızda yaralananlar ve yaşamını yitirenler oldu. Bir gazeteci olarak yaşamını yitiren insanları çekmek zorunda kaldık ya da yarası kanayan insanların yaralarına bakmak zorunda kaldık (Asya Tekin).

Bir torbada 4 cenaze vardı. Travma o kadar ağır ki sorulara cevap alamıyoruz (Çağrı Sarı, Evrensel).

Ersin Çaksu, yaptığı gazeteciliği ‘morg gazeteciliği’ olarak tarif ediyor:

Kimlik teşhis, kim öldü... Cenazelerin yüzü parçalanmış. Kadın bedeni parçalanmış. Bunların fotoğrafını çekmek zorunda kaldık. Sokakta günlerce bekleyen cenazeleri fotoğraflamak zorunda kaldık. Çok sınırlı bilgi alabildik.

DİHA’dan Sabahattin Koyuncu, haber yaparken oğlunun babasına kalp mesajı, suni teneffüs yaptığından söz ediyor: 

Sen o sırada çekim yapıyorsun. Konuşurken gözlerini yumdu ve bir daha açmadı… Psikolojik olarak etkisindeyim. Travma geçiriyorum.

Ben artık cenaze görmek istemiyorum. Çınar saldırısından sonra İrem’den geriye sadece 200 gram kemik kalmıştı. Cizre’de öldürülen Miray’dan da öyle. Bu çocukların öksüz yetim kalması iyi değil, psikolojimiz de iyi değil. Burada çalışan bütün gazetecilerin psikolojik destek alması gerek. Her gün ölüm, her gün kan. Burada bundan başka bir şey yok (bkz. TGS rapor).

Peki, trajedileri sıcağı sıcağına yaşarken haberleştiren gazeteciler, meslektaşlarına ve/veya meslek örgütlerine karşı ne hissediyor? TGS raporunda belirtildiği gibi tamamen yalnız mı hissediyor? Onlarla gazetecilik düzleminde ortaklaşma ihtimali nedir? Bu yaşadıkları, travmayı arttırıyor mu?  Bunlar araştırılması gereken sorular. Haber Nöbeti gibi oluşumların ve TGS ve TGC gibi örgütlerin daha etkin işbirliği geliştirmelerinin hem mesleğe olan inancı tazelemek hem de dayanışmayı vurgulamak açısından önemli bir rolü var. Öte yandan sözkonusu gazetecilerin teknolojik gelişmelerle sadece meslektaşlarıyla değil, duyarlı hak savunucularıyla da iletişime geçebildiklerini görmek mümkün. O nedenle de bir özdeşlik kurulacaksa, bunun, gazetecilik düzleminden çok, hak savunuculuğunda kurulması şu anda daha mümkün görünüyor (barış gazeteciliğiyle sınırlı kalmadan, farklı araç ve olanakları kullanarak barış mücadelesiyle ilintilendirme gereği konusunda yaptığım tartışma için bkz. Gencel Bek, bianet). Pek çok gözaltı ve şiddet olaylarını sosyal medyadan anında duyup örgütlenen ve tepki gösteren bir topluluk var. Örneğin Kurdsat News’ten  Ferat Mehmetoğlu'nun kameraman Baran Ok’un ardından ‘O Benim Kameramanım’ diye bağırarak aracın arkasından koştuğunu hatırlayalım. 90'larda yaşananların kaygısıyla söyledikleri, bu kez yeni iletişim ortamlarının olanaklarıyla yaygınlaşıp twitterda #obenimkameramanım hashtagiyle gazetecilerin özgürlüğü ile ilgili mücadele içinde sesini buluyor:

90'larda gazeteciyseniz ve akrebe bindirildiyseniz, ertesi gün bir köşede cesedinizin bulunması hem sizin hem de yakınlarınızın en büyük kaygısıydı. Bu normal vatandaş için de geçerliydi, iş adamı için de, siyasi kişiler için de (Ferat Mehmetoğlu).

Kameraya kaydedilen bu görüntüler sosyal medyada hızla paylaşıldı ve bizler de böylece #obenimkameramanım hashtegiyle konuyu sahiplenebildik.

Öneri

Burada önermek, muhtemel paydaşlarla tartışmaya açmak istediğim, çatışma bölgelerinde gazetecilere ilişkin çeşitli noktaları içeren, elbette bunlarla sınırlı olmayıp gazeteciler, meslek örgütleri, hak savunucuları ve psikologları da kapsayan disiplinlerarası bir çalışmanın üretilmesi gerekliliğidir:

1. Genel-politik 2. Etik 3. Mesleki beceriler 4. Travma eğitimi 5. Kurumsal düzenlemeler.

Bu beş ayrı başlık ya da açı, birbirinden ayrıştırılmışsa da,  aslında içiçe geçen özelliklere sahipler; kimilerinin,  aşağıda da vurgulanacağı gibi, birlikte ele alınması gerekmektedir.

1. Genel-politik

Bu, aslında genel olarak savaş durumunun sona ermesine dair politik iradenin oluşmasıyla ilişkili tüm çabalar; devletin, gazetecilerin çalışmasına dönük tüm baskılarına karşı ulus-devlet sınırlarını (da) aşan mücadele olarak özetlenebilir. Toplumun geniş kesimlerince sahip çıkılmasa da bunlar, zaten, halihazırda yapılıyor. Can Dündar ve Erdem Gül davasında gördüğümüz gibi uluslararası boyut zaman zaman daha ivme kazanıyor. TGS Kadın ve LGBTİ komisyonunun hazırladığı raporun sonuç kısmındaki çağrısını bu yöndeki ‘genel’, ‘politik’ çabalara örnek gösterebiliriz. Çağrı şöyle: “1. Çatışma bölgesinde görev yapan meslektaşlarımızın can güvenliğini tehdit eden, devlet görevlilerinden kaynaklanan her tür davranış ve eylemin son bulması; 2. Bugüne kadar meslektaşlarımıza yönelik gerçekleştirilen tüm şiddet olaylarının faillerinin bulunması ve yargılanması; 3. Ve hapiste tutulan tüm tutuklu gazetecilerin hemen salıverilmesi gerektiğinin altını çiziyoruz.”

2016 yılının Ocak ayında Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti ve Özgür Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulları ile görüşme ve toplantılar sonucu dile getirilen şu talepler de yine yukarıdakileri tamamlar nitelikte: “AA ve TRT dışında bölgede görev yapan gazetecilere de baskı yapılmasın, işimizi yapmamız engellenmesin; gazetecilerin iktidar reklamı yapması beklenmesin; haberler sebep gösterilerek ‘terörist’, ‘casusluk’ suçlamalarıyla gazeteciler gözaltına alınmasın. ”

Bu başlık altında yapılacak çalışmada uluslararası gazetecilik örgütlerinin de bulunması büyük önem taşıyor. 

2. Etik 

Özellikle çatışma ve katliam olaylarında asılsız fotoğrafların ve bilgilerin işlenip dolaşıma sokulması ve doğrulatmadan referans gösterme gibi etik ihlallere karşı medya kuruluşlarını ve derneklerini önlemler almaya, stratejiler, politikalar ve ilkeler geliştirmeye sevk etmek gerekli. Gazetecilerin travmaya neden olabilecek trajik olayları haberleştirirken ve kendilerinin de travmadan korunmasında dikkat etmeleri gereken noktalarla ilgili uluslararası düzeyde, çoğunlukla da savaş muhabirleri için, bir birikim var. Örneğin Dart Centre, A Guide for Journalists, Editors and Managers; Reporters without Borders ilkelerini yayımladı. Haberleştirirken dikkat edilecekler konusu, esasında genel olarak gazetecilik etik ilkelerinde de ele alınan ama daha da ayrıntılandırılmış ilkeler. Türkiye için de geçerli olabilecek, olması gereken tartışmasız ilkeler de var. Örneğin, ölen ya da yaralanan kişinin fotoğrafının kullanılması için izin istemek. Türkiye’de deprem sırasında bir ailenin ölen çocuğunun tek fotoğrafını bir muhabirin alıp geri getirmediğine dair yakınması aklımızdayken elbette bu tür ilkelerin üzerinden geçilmesi, hatırlanması, hatırlatılması ve içselleştirilmesi için gerekli çalışmaların yapılması önemli. Bazı ilkeler var ki ülkeden ülkeye ve toplumdan topluma pek değişmez, yani evrenseldir: Örneğin, ölümü ilk duyuracak kişinin gazeteci olmaması. Canlı yayın ekipmanıyla evin zilini çalıp ölümün bildirildiği anda ailenin yüzüne zoom yapılan medya ‘personel’inin olduğu bir ülkede bunları konuşmak utanç verici, ama gerekli. Kullanılan görüntülerin kesinlikle o zamanda o olaya ait olduğunun doğrulanması, travmatik deneyimi yaşayan bir insana ‘Nasıl hissediyorsun?’ diye sorulmaması, tecavüzü yaşamış bir kadına suçlayıcı imalar içeren sorular sorulmaması elzem. Görüşme yapmadan önce bilgilendirilmiş rızanın alınması vb. listeyi uzatmak mümkün. 

Çalışmanın etik boyutuna barış gazeteciliğini dahil etmek ve barışı savunan haberciliği tartışmaya açmak da düşünülebilir. 

3. Mesleki beceriler 

Mesleki beceriler,  yukarıdaki başlık (etik) altında ele alınarak etik ilkelerle, duyarlı, barıştan yana habercilik ilkeleriyle birlikte de değerlendirilebilir. Yanısıra, mesleki ve teknik becerilerin geliştirilmesi konusunda kaynaklardan ve deneyimlerden yararlanılabilir. Örneğin, travmatik durumlarda, olayın taraflarıyla onlara zarar vemeden konuşma yolları, evet ve hayırlı cevaplar yerine açık uçlu sorular sorulması ve daha hassas soruların görüşmenin ilerleyen zamanına bırakılması gibi küçük tavsiyelerin paylaşılması gibi. Burada kurumsal düzenleme gerektirmeden, kişisel çabalarla yapılabilecek, küçük ölçekli, ama travmayı azaltacak önlemler de paylaşılabilir. Örneğin, Türk Psikologlar Derneği’nden Sibel Kocaoğlan’ın belirttiği gibi montaj yaparken kanlı görüntülerde siyah beyaz ayarını kullanmak ya da sesi gerekmiyorsa kapatmak gibi.

4. Travma eğitimi

Travma çalışan uzman psikologların katılımıyla, sağlıklı tutum, önleme, iyileştirme konularında temel perspektiflerin sunulduğu gazetecilere yönelik genel bilgilendirme eğitimleri, özel olarak da trajedilere tanık olmuş, travma yaşamış, yaşamakta olan meslekten gazetecilerle kişisel seanslar organize edilebilir. Yazının girişinde bu yazıya dayanak olan panel, bunun çok küçük boyutlu bir pilot uygulaması oldu. Paneldeki psikologların da belirttiği gibi, gazetecilerin travma semptomlarını paylaşması ve bunlarla nasıl mücadele edecekleri konusunda psikologlarca güçlendirilmeleri, haberleştirdiği kişileri anlamaları, daha hakkaniyetli temsiller yapmaları ve kendilerini anlayarak korumaları bakımından yararlı olabilir. Bazı durumlarda sağlanan bilgilerin içinde bulunduğumuz bağlamda ne ölçüde işe yarayacağı tartışmalıdır. Konunun kişisel travmayla sınırlı olmayıp tüm bir toplumsal bellekle ilgili boyutları da düşünüldüğünden bu eğitimin doğası, içeriği ve formatı da taraflarca tartışılmalıdır. Bağlama göre konuyu tartışmak ve gerekirse farklılaştırmak, aşağıdaki başlık için de önemlidir.

5. Kurumsal düzenlemeler

Habere gitmeden önce, haber sırasında ve sonrasında yapılacak kurumsal düzenlemeler uluslararası düzeyde pek çok kuruluş tarafından ayrıntılı olarak belirtilmiş ve benimsenmiş durumda. Örneğin, editörlerin ve haber müdürlerinin travmaya uğrayan haber personelini teşhis etmeleri ve onların durumuyla ilgili önlemler almaları ya da çalışanların güvenliğini sağlayacak alet edavatın ve gerekli eğitimin sağlanması gibi.

Burada gazetecilerle ilgili kurumsal düzenlemeler önermemiz ne kadar gerçekçi olacaktır? Bu konuda halihazırda iyimser olmak güç. Medya kuruluşlarının bu bilgileri içeren atölye çalışmalarından sonra stratejiler, ilkeler geliştirip hazırlık yapacaklarını ve bunları hayata geçireceklerini umut edebiliriz elbette ama hayata geç(iril)mesi zor! Yakın vadede çeşitli açılardan vesayet altına alınmış medya kurumlarını hedeflemek yerine gazetecilik denilen görece özerk bir alanın mücadelesini yürüten ve  hakikate erişme yönünde çalışan kuruluşlar için böyle bir çalışma daha gerçekçi olabilir. Halihazırda ana akım medyanın bölgeye gazeteci yollamadığını ve ‘Kürt medyası’ndaki gazetecilerin bireysel olarak kendi stratejilerini geliştirdiklerimi görüyoruz. TGS’nin raporunda gazeteciler can güvenlikleri olmadığını ve gazeteci oldukları için özellikle hedef alındıklarını belirterek geliştirdikleri ‘yöntemler’den söz ediyorlar. Bunlar raporda şöyle sıralanıyor: sürekli eğilerek yürümek; duvarları delerek oluşturulan yaşam koridorlarını kullanmak ve bir sokaktan öteki sokağa geçmek için kanalizasyon hattını kullanmak. Dolayısıyla, burada yine unutmamamız gereken bu kuruluş dışındaki, bu kuruluşu da içine alan  bağlamın bilgisine dikkat etme gerekliliği olacaktır. Örneğin gaz maskesi sağlanması ve çatışma sırasında takılması evrensel olarak iyi bir öneri gibi gözükse de bölgeden haber yapan gazetecilerin aktardığı şu deneyimler, bağlam bilgisini bize hatırlatıyor:

Gaz atılıyor. Ama dikkat edin orada hiçbir gazeteci gaz maskesi kullanmıyor. Çünkü gaz maskesi takınca göstericiler polis zannediyor saldırıyor, polis de gazeteci olduğunu bildiği için ayrıca saldırıyor (Celal Başlangıç).

Batıdan gelen gazeteciler gaz maskesini takıyor, çelik yeleğini giyiyor. Bizde ikisi de yok. Maaşlarımız düşük, alacak paramız yok. Merkezden de gönderilmiyor. Alsak bile maskeyi taktığın anda göstericiler seni polis zannediyor. Onun için de takamıyoruz. Çoğumuzun sarı basın kartı da yok. Öyle olunca da her polis noktasında durduruluyorsun. GBT yapılıyor, kenarda bekletiliyorsun. İsterse bırakıyor seni. İstemezse bırakmıyor. O nedenle olay yerine gitmeyi düşünmeyen gazeteciler var artık (Cumhuriyet).

Sonuç olarak önerim, tüm bunların, sorunların ve geliştirilecek çözümlerin, evrensel olanla bağlamsal olanın, ilke ile gerçekliğin vb. ilgili çeşitli paydaşlarca müzakere süreci içinde değerlendirilerek somut bir biçimde uygulanmaya başlanmasıdır. Mesele gazeteciler haberleştirdiklerini mağdur etmeden, kendilerini koruyarak, barışı savunarak çatışmayı ve travmayı nasıl haberleştirebilirler meselesidir ve çok acildir.
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.