Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / MURAT ŞEVKİ ÇOBAN / Hakikati söylemek ve yalanın üzerine gitmek
17 Eylül 2016

Hakikati söylemek ve yalanın üzerine gitmek

Fatih Polat: Önümüzdeki dönem zor görünüyor. Ama hakikati söylemek ve yalanın üzerine gitmek bizim önümüzü nihayetinde açacaktır

 

 

Kısa bir süre önce hedef gösterilen Evrensel’in Genel Yayın Yönetmeni Fatih Polat ile gazetenin duruşu, yapısı, medyadaki “çürüme” ve gelecek öngörüleri üzerine konuştuk.

Polat, Evrensel’in durduğu yeri “5N1K+11.Tez” olarak tanımlıyor; bir sermaye grubunun gazetesi olmaması sayesinde yayın politikasını “ekonomik ve siyasî baskıların dışında durarak” belirleyebildiklerinin altını çiziyor. 

“Sorunlu bir demokratik düzende bile olması gereken etik bariyerler, ilkeler artık tamamen yıkılmış durumda iktidar medyası için” diyen Fatih Polat, merkez dışında duran yayınlar içinse “haberciliğimizin umudu” ifadesini kullanıyor.

Polat, gazetenin hedef gösterilmesi üzerine konuşurken, Evrensel’in daha önce üç kez kapatıldığını, buna rağmen “hiç eğilmeden yoluna devam ettiğini’’ hatırlatıyor ve ekliyor: “Şu an kapatılmayı çok güçlü bir ihtimal olarak görmüyoruz ama öyle bir ihtimal hiç yok da değil.”

Söz, Fatih Polat’ta...

 

Türkiye'de medya manzarasının sürekli değiştiği öne sürülebilir. Köklü denilebilecek yayın organları bir anda  “duruş” değiştirebilirken, ana akım-muhalif gibi tanımlamalar da bir anlamda berdevam dönüşümde, her tekil durumda farklılık gösterebiliyor. Yüksek tirajlı gazeteler büyük düşüş gösterirken, pek rağbet edilmeyen bir gazete ertesi gün “iktidarın sesi” olabiliyor vs. Bu hep-belirsiz manzarada, Evrensel 22 yıldır nasıl bir yerde duruyor, nasıl bir ihtiyacı karşılıyor?

Haklısınız, Türkiye’de medya dünyasının yapısı çok değişken. Siyasetteki dalgalanmalar medyanın mülkiyet düzenini, dilini, üslubu çok hızlı değiştirebiliyor ve kimi zaman da başkalaştırabiliyor. Örneğin AKP’nin ilk döneminde Cem Uzan’ın gazetesi olan Star, TMSF tarafından el konulmasının ardından AKP’nin bültenine dönüştü. Önceki hâli de basın dünyamız için örnek bir gazete değildi. Ama yapılan siyasî müdahalenin ardından yayın politikası açısından nasıl tersine döndüğünün tipik bir örneğidir Star’ın tarihi. Yani, kimin elindeyse onun tetiğine bastığı bir tabanca gibi.

Evrensel’in durduğu yeri ise, ‘5N1K+11.Tez’ diye tarif edebiliriz. Gazetecilik mesleğinin bütün birikimini titiz bir biçimde içermenin ifadesi olarak 5N1K, Marx’ın “Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, esas olan onu değiştirmektir” sözünde ifadesini bulan 11.Tez. Türkiye sağının en etkili gazetelerinden birisi olan eski Tercüman’ın logosunun altında, “Her sabah dünya yeniden kurulur. Her sabah taze bir başlangıçtır” yazardı. Etkili bir slogan. Biz de dünyanın Tercüman’ın istediği yönün tersine dönmesinin tüm dünya halklarıyla birlikte, bugün Nazlı Ilıcak’ın bile ihtiyaç duyduğu bir dünyanın önünü açacağına inandığımız için 11.Tez diyoruz.

Evrensel, iktidarın 15 Temmuz darbe girişimini bir fırsata çevirerek açığa aldığı 11 bin öğretmenin gazetesidir. Aynı biçimde rektörlerin verdikleri listelerle görev yaptıkları üniversitelerden ihraç edilen 2 bin 346 akademisyenin gazetesidir. Evrensel, darbe gecesi Meclis'i bombalayan, halka kurşun sıkanlarla, bu ülkenin halkları artık savaşta ölmesin, barış olsun diyenlerin aynı kefeye konulmasına itiraz etmek için var.

Sadece bu da değil, Evrensel aynı zamanda hiçbir gazetecinin, yazarın hakkında somut delil olmadan darbecilik ile suçlanmasına sessizlikle onay verilmesine itiraz etmek için var.

Biz 28 Şubat darbesine de manşetlerimizle, köşe yazılarımızla karşı çıktık ve yargılandık, şimdi de darbe girişimini kendisi için fırsata dönüştürmek isteyen ‘sivil darbe’ özlemlerine ve bu yöndeki pratiklere karşı çıkıyoruz.


Evrensel'in yapısının ve yönetiminin, dayanışmanın bunda nasıl bir payı var?

Evrensel’in bir sermaye grubunun gazetesi olmaması, yayın politikamızı ekonomik ve siyasî baskıların dışında durarak belirleyebilmemiz için önemli bir imkân sunuyor. Evrensel bugüne kadar üç kez kapatıldı ama yoluna da eğilmeden devam etti. Bu arada, bilindiği gibi arkadaşımız Metin Göktepe’yi 8 Ocak 1996 günü bir haberi izlerken polis tarafından gözaltına alınarak katledilmesi sonucu kaybettik. Adana büromuzda görev yapan muhabirlerimizden, arkadaşımız Hasan İşler’i de 2004 yılı yerel seçimlerinde haber takibi sırasındaki bir kaza sonucu kaybettik. 

Evrensel’in tarihine dair soruları yanıtlarken onları saygı ile anarak devam etmek isterim. Evrensel’i yapısı açısından diğer gazetelerden ayıran önemli özelliklerinden birisi de, sabah toplantılarından manşet toplantılarına kadar gazetenin tüm çalışanlarına açık yapılıyor olmasıdır. Bu, haberi sahadan getiren muhabir ile onu sayfaya sokacak olan editör ve onun üzerinde son denetimi yapacak yöneticilere kadar herkesin birbirini daha iyi anlamasını sağlarken, dolayısıyla haberin birbirine dokunmadan, görmeyen ellerden geçerek hakikate yabancılaşmasının da önüne geçiyor. 

 

Sennur Sezer, 2014'te Evrensel'in 20'nci doğum gününü kutlarken, gazeteye “bilgelik geldiğinden’’ söz etmişti: “Yirmi yaş için erken de olsa 'dünya bilen' bir havası var.” Bu  “dünya bilen” havayı siz tarif edebilir misiniz?

Burada öncelikle Sennur Sezer’in kendi bilgeliğinin hakkını vermem lazım. Evrensel’e çok emek vermiş, taleplerimizi hiç geri çevirmemiş, bazen bir muhabir gibi, çoğu zaman bir canlı tarih ansiklopedisi gibi yanıbaşımızda olması bizim için müthiş bir kolaylıktı. Sennur Abla’nın bize dair o sözlerini belki şöyle ifade edebiliriz: Evrensel haberin, habere atılan başlığın, gazetenin toplam duruşunun demlenmiş olmasına çok önem verir. Kelimenin gerçek anlamıyla bir çay gibi demlenmiş olmak. Yani ‘Şuna şöyle çakayım’ duygusu ile manşet başlığı atmak değil, o başlık okurun gözünde neye tekabül eder, aklımıza ilk gelen kelime bizi gerçekten doğru anlatan kelime midir? Bu sorulara doğru yanıt vermeyi çok önemsiyoruz. Zaten onu yapmadığımız zaman da kendimiz olmaktan uzaklaşıyoruz demektir. Bu demlenmenin hakkını hep veriyor muyuz peki, maalesef veremiyoruz. Bazen yaptığımız işte acılıklar, çiğlikler, oturmamışlıklar oluyor. Ama önemli olan bunların bilinçli olmaması. Yanı kasti faul yapmamak.


Akit'in Evrensel'i hedef gösteren "PKK sözcüsü Evrensel kapatılıyor" manşetini siz nasıl yorumluyorsunuz?

Akit gazetesinin o metni zaten bir haber değildi, haberimsi bile değildi. Baştan sona, mesleğin gereklerinin ayaklar altına alındığı bir ajitasyon metniydi. Mesela o yazıda şöyle deniliyor bizim için “Gazete 10 Eylül’de attığı manşet ile görevden alınan 11 bin PKK’lı öğretmeni savundu.” Devamı da şöyle: “‘Bir Milyon Öğrenci Öğretmensiz’ manşeti atan Evrensel, teröristlere yönelik yapılan operasyonları ‘cadı avı’ olarak adlandırdı ve devletin bölgeyi cahil bıraktığı iftirasını attı.”
Önce, akli dengesi yerinde olan birinin kolaylıkla anlayabileceği bir soruyla haberi açalım. Bu 11 bin öğretmenin PKK’li olduğunu gösteren somut hangi delil var? Bu öğretmenlerle ilgili bu yönde bir mahkeme kararı var mı? Ayrıca o kadar öğretmenin görevden alınması 1 milyon öğrencisinin öğretmensiz kalması anlamına gelmiyor mu? Bunu söylemek neden iftira olsun?

Haber diyemediğim bu yazının girişi ise şöyle: “Terör örgütü PKK ile mücadele son sürat devam ederken, örgütün yayın organları da birer birer kapatılıyor. Manşeti Kandil’de atılan Özgür Gündem’in yayınlarının durdurulmasının ardından, PKK’ya yakınlığıyla bilinen Evrensel gazetesinin de kapatılması gündemde.” 

Burada sadece kötü gazetecilik yok, asıl olarak gazeteciliğin kötüye kullanımı var. Yazıda  imzası bulunan Ramazan Alkan, ‘PKK sözcüsü Evrensel kapatılıyor’ diye başlık atıyor ama bunu neye dayandırdığını bize açıklamıyor. Yani 1N1K kaygısı bile yok. Ve yazıda Ankara mahreci olduğuna göre, onu İstanbul’a göndermeden önce o şekilde onaylayan temsilci ve onu sayfaya öyle giren editör ve onaylayan yöneticinin de sorumluluğu var. Burada açık bir suçun toplu faillik durumu var. Biz bu yazı ile ilgili dava açacağız tabii ki.

Sorumlu Yazı İşleri Müdürümüz Çağrı Sarı haberin kaynağını öğrenmek için Akit’in Ankara Bürosu’nu aradı. Kendisine yazıda imzası bulunan muhabirin izinde olduğu söylendi ve telefonu da verilmedi. Çağrı kendi telefon numarasını bırakmış ve “Beni mutlaka araması gerekiyor” demiş. Arayan olmadı. Düşünebiliyor musunuz, karşımızda öyle bir gazete ve gazeteci tipi var ki, bir gazetenizin kapatılacağına dair net bir başlık atıyor ancak telefonunuza çıkıp bunu neye dayandırdığını size açıklayamıyor. Artık mahkemede açıklar.


Twitter hesabınızdan konuyla ilgili “her türlü örgütlü kötülük...” gibi bir ifade kullandığınız için soracağız: Bu hedef göstermenin ardında nasıl bir “örgütlülük” görüyorsunuz?

“Her türlü örgütlü kötülük” derken, aslında Rakel Dink’in o müthiş ifadesinden yola çıkarak söylersem bir çocuktan ‘tetikçi bir gazeteci’ yaratan karanlık, onun haberini sorumsuzca ya da bilinçli olarak zevkle sayfasına giren editör ve basılarak bir gazetenin kapatılmasına yol vermeyi onaylayan gazete yöneticisi... Toplamı bu örgütlü kötülüğün parçalarıdır. Eğer o haberin kaynağında bir emniyet mensubu ya da savcı varsa, yani o yazı Evrensel’in kapatılmasını ısındırmak için özel olarak yazdırıldı ise bunu yapanlar da o örgütlü kötülüğün diğer parçalarıdır. Bunu söylerken elbette bunu belirleyen siyasal kültür, sınıf yaklaşımının tümünü de içine katarak söylüyorum.

Özgür Gündem kapatıldı. Ahmet Altan ve Mehmet Altan “darbe çağrışımlı subliminal mesaj vermek,” Necmiye Alpay ve Aslı Erdoğan örgüt üyeliği suçlamalarıyla özgürlüklerinden mahrum edilmiş durumda. Bugün itibariyle 120 gazeteci ve yazar ifadelerinden ötürü cezaevinde. Böyle bir ortamda, “Bu kadar da olmaz” denilen her şey olurken, Evrensel'in kapatılması sizce sözkonusu olabilir mi? Bu kaygılar sizce ne kadar somut?

Evet, örneğin şimdi biz de Ahmet Altan ve Mehmet Altan’ın karşısına çıkarılan ve onlar açısından kullanılması çok saçma olan “darbe çağrışımlı subliminal mesaj vermek” ifadesini, aslında daha yerine oturacağı bir biçimde Akit için söyleyebiliriz. Akit, bu yazısı ile Evrensel’in kapatılması için subliminal mesaj vermiştir. 

Özgür Gündem’in kapatılması hem çok ağır bir basın hakkı ihlali idi, hem de savaşa boylu boyunca yol veren bir politikanın da açık ilanıydı. 15 Temmuz darbe girişiminden önce Türkiye cezaevlerinde tutuklu ve hükümlü olmak üzere 30’u aşkın gazeteci vardı, darbe girişimi soruşturması kapsamında tutuklananlarla birlikte bu sayı üç haneli rakamlara ulaştı. Hiçbir gazeteci ve hiçbir yazarın darbe girişiminde bulunduğuna dair somut bir delil olmadan suçlanması, tutuklanması asla kabul edilemez. Ama maalesef Türkiye’de öyle bir sorunlu algı var ki, iktidar tamamen siyasî hesaplarla insanları takır takır tutuklarken birileri de o tutuklananları ideolojik olarak sevmediği için sanki kendisi cezalandırmışçasına seviniyor.

Türkiye’nin, meslektaşlarımız Ahmet Şık ve Nedim Şener tutuklandığında ya da KCK basın davasından yargılanan meslektaşlarımız tutuklandıklarında, “Onlar gazetecilikten tutuklanmadı” diye manşetler atılmış olan sorunlu bir tarihi var. Ancak bu böyle diye, bugün ortaya bir delil konulmadan sadece Gülen Cemaati’ne yakınlığı ile bilinen yayın organlarında çalıştıkları için gazeteci ve yazarların mahkûm edilmesine sessiz kalınması kabul edilemez. 

Formülümüz, ‘Ben Gazeteciyim’ çalışması içinde dönemin ruhuna uygun yeni bir slogan ortaya çıkarmak üzere tartışırken Mehveş Evin’in önerdiği şu cümle olabilir diye düşünüyorum: Darbe girişimi suçtur, gazetecilik değil!

Evrensel’in kapatılması söz konusu olabilir mi” kısmı için de şunu söyleyebilirim. Biz bir süredir üzerimizde bir kuşatma hissediyoruz. Hatırlanırsa, Bülent Arınç da Başbakan Yardımcısı olduğu dönemde bir kanalda, canlı yayında ellerinde Özgür Gündem ve Evrensel’e dair dosya olduğunu söylemişti ve bizler için “suç makinesi” ifadelerini kullanmıştı. Sonra demokrasi kendisine de lazım oldu. Diyarbakır muhabirlerimiz gözaltına alındıklarında onları güçlü bir dayanışmanın da desteği ile iki günde çıkarırken, Mersin muhabirlerimizi çok ciddi çabalarla 16’ncı günde alabildik.

Daha önce üç kez kapatılmış ve hiç eğilmeden yoluna devam etmiş bir gazeteyiz. Şu an kapatılmayı çok güçlü bir ihtimal olarak görmüyoruz ama öyle bir ihtimal hiç yok da değil.


Önümüzdeki günler, dönem için öngörüleriniz neler?

Aslı Erdoğan’ın avukatı aracılığıyla, Evrensel’in yazarlarından Nuray Sancar ile birlikte yapmış olduğumuz söyleşide dile getirdiği “Ben gücümü gerçeği söylediğimi bilmekten alıyorum” cümlesini çok önemli buluyorum. Önümüzdeki dönemler zor görünüyor, belki bir süre çok daha zor da olabilir. Ama hakikati söylemek ve yalanın üzerine gitmek bizim önümüzü nihayetinde açacaktır. 

Necmiye Alpay’ın cezaevinden gönderdiği mesajda, “Bölge ve Türkiye bir ateşe dönüşmüş durumda ve ateşi söndürmek için ateşe yaklaşmak zorundasınız. Gazeteler, gazeteciler ve barışçılar, ateşe yaklaşmaya cesaret edenlerdir” sözleri çok önemli ve şu an itibariyle dışarıda olan bizlere büyük bir sorumluluk yüklüyor.
Kocaeli Üniversitesi’nde barış için akademisyenler metnine imza veren 19 akademisyenin son KHK ile üniversiteden ihraç edilmesi üzerine, Evrensel’e mektup yazarak “Hocalarımızın yeri üniversitedir. Biz grevdeyken bize destek veren bu hocalarımız aynı zamanda işçi sınıfının ve halkın yanında yer aldıklarını ortaya koydular” diyen Ford Otosan işçilerinin bu tavrı çok değerli.

Hatırlayacaksınız, bu yılın Mayıs ayının başında İsveç’te 300 ırkçının karşısına dikilerek yumruğunu kaldırarak yürüyen 42 yaşındaki Tess Asplund isimli kadın, dünya medyasının gündemine oturmuştu. Evrensel’in İsveç Muhabiri Murat Kuseyri, Asplund’u bulmuş ve konuşmuştu. Asplund o ânı şöyle anlatmıştı: “Hiçbir şey düşünmedim. Aniden karar vererek önlerine geçtim. Kötülük geliyordu. Yumruğumu eşitlik, adalet ve sevgi için havaya kaldırdım. Bu hareketim aynı zamanda Nelson Mandela’ya saygıydı.” Asplund bunu yaparken kendisini kahraman olarak görmediğini belirtiyor ve ekliyordu: “Görünmek ve beni korkutamayacaklarını göstermek istedim.”

Bu dönemin zor ve ağır geçeceği açık. Ama Tess Asplund gibi üzerine gitmek ve bunun aslında bir kahramanlık gösterisi değil, olması gerekenin, değiştirici hakikatin kendisi olduğunu bilmek. 

Aynı şekilde Ahmet Altan ile Mehmet Altan’ın gözaltından gönderdikleri mesajlarda kendilerine yöneltilen suçlamalarla dalga geçmeleri önemlidir. Bu dönem önümüzü açacak şey dayanışmadır, mücadeledir ve biraz da yaşadığımız şu saçmalıklarla dalga geçmeyi bilmektir. 

 

Gazetelerin hedef gösterdiği, gazeteci sıfatını kullanan kişilerin "tetikçilik" yaptığı ve ifadenin sistemli olarak bastırıldığı mevcut manzarada, medyanın "arınması" mümkün mü ve nasıl? Bu koşullarda, medyanın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Evet, Hürriyet’ten Ahmet Hakan’ın Özgür Gündem’in kapatılmasını savunan yazısı ve ben bu soruları yanıtlarken gördüğüm Star’dan Ersoy Dede’nin “Evrensel’in yayınlarına hâlâ devam ediyor olması bile hayret verici” sözleriyle biten ve kapatılmamızı savunan yazısı, içinden geçtiğimiz hâkim siyasal kültürün yarattığı psikolojik atmosferin bir sonucu. Bir gazetede köşe yazan kişilerin mesnetsiz suçlamalarla gazeteleri parmak ile göstererek “Bunu kapatın” diyebilmeleri kanımca bu dönemin en büyük çürümelerinden biridir. Buna ‘entelektüel çürüme’ de diyemiyorum, o derece sefil bir çürüme.

Medyada arınmayı içsel dinamiklerin etkisi olabilecek bir gelişme olarak görmek kanımca yanıltıcı olur. Zaten iyi gazetecilerin pek çoğu bu hâkim siyasal iklimin yol açtığı kuşatmanın sonucunda atıldılar. Kanımca, değişim daha çok toplumsal kesimlerin, demokratik güçlerin müdahilliği sonucunda mümkün olabilir ve öyle bir değişim medyayı da dilini, üslubunu değiştirmeye zorlar. Bu mülkiyet yapısı ile merkez medyadan toplam bir değişim beklemek kanımca maddenin doğasına aykırı olur ama göreli bir değişim bile ancak medya dışındaki ilişkilerin değişimi ile mümkün olabilir kanısındayım.

Yani, örneğin barış adına yol alamadığımız sürece gazetecilerin, aydınların barışı savundukları için hapsedilmelerini de engelleyemeyiz.


Türkiye'de medyanın belli başlı sorunları sizce neler? Medyanın bugün sürekli sarsıntılar geçirir hâlde olmasında, medyanın ve habercilerin payı ne kadar?

Türkiye’de medyanın çok önemli bir bölümü siyasal iktidar tarafından kendisinin günlük olarak propagandasını yapacak bir psikolojik aygıta dönüştürüldü. İktidara yakın gazetelerin yayın yönetmenlerinin köşe yazılarına bakın, kolaylıkla Türkiye’nin bir ülkeye silahlı müdahale edebilmesini ya da bir siyasal partinin kapatılarak vekillerinin tutuklanmasını savunabiliyorlar. Bir partinin genel başkanından ya da bir milletvekilinden, bir gazeteden, bir gazeteciden “hain” diye söz edebilmek köşe yazılarının normal cümleleri hâline geldi. Yani sorunlu bir demokratik düzende bile olması gereken etik bariyerler, ilkeler artık tamamen yıkılmış durumda merkez medya için, havuz medyası için, iktidar medyası için.

Buraya gidiş konusunda “Alo Fatih” gibi müdahalelerin nasıl iş gördüğünü hep birlikte izledik. Devletin zirvesindeki adamın kendisini fırçalayan telefonu karşısında ağlayan medya patronlarının ülkesi burası artık. Kayyım atamalarıyla birlikte gelinen noktalar da biliniyor.

Bu arada bu söylediklerim merkez medyanın yapısına dair bir değerlendirme. Yoksa, çeşitli gazete ve televizyonlarda görev yapan birçok meslektaşımın, arkadaşımın oralarda mesleği değerlere olabildiğince bağlı bir gazetecilik yapmak için neler yaşadıklarını, ne riskler aldığını biliyorum. O güzel insanları tamamen tenzih ederim.

Onun dışında merkezin dışında duran az sayıdaki gazete ve digital haber platformu haberciliğimizin umudu olarak direniyor. Bu mecrada iş yapanlar olarak bazen imkânsızlıklar, bazen de bizlerden kaynaklı sorunlar nedeni ile eksik yaptığımız, yapamadığımız kuşkusuz  bir sürü şey var. Ama yine de halkın ihtiyaç duyduğu doğrudan, gerçekten yana değiştirmeye odaklı gazetecilik bugün bir umut mevzisidir.

Bu arada sosyal medya ağlarının, platformlarının kimi sorunlu yanlarına rağmen böylesi kasvetli siyasal dönemlerde ciddi bir nefes alma alanı sağladığını da eklemek gerekiyor.
 

The Washington Post'un Genel Yayın Yönetmeni Pulitzer Ödüllü Marty Baron, medyanın ve aslında demokrasinin karşı karşıya olduğu en "kaygı verici" sorunun, insanların bilgiyi aramamaları, bunun yerine hâlihazırdaki görüşlerini destekleyen yayınları okumaları olduğunu söylüyor. Her haber sitesi, gazete, TV kendi "gerçeğini" üretiyor ve yayıyor, toplum en somut vakalarda dahi veriler üzerinde anlaşamıyor. Baron'ın en kötü durum senaryosu olarak bahsettiği bu tablonun, ne zamandır Türkiye'nin günlük gerçeği olduğu öne sürülebilir. Böyle bir ortamda gazeteye, gazeteciye düşen görevler nelerdir?

Türkiye oturmuş bir demokratik düzene sahip olmamanın sorunlarını hep yaşadı. Üst tabaka karakterli ve yarım kalmış bir burjuva devrim, askerî darbeler ve giderek tek adam, tek parti yönelimleri karşısında da kırılgan bir ‘demokrasiye’ ülkeyi mahkûm etti. Bu yapı da eleştirel, diyalektik düşünce yerine ezberlerin ve klişelerin öne çıktığı bir düşünsel zemini besledi. Oysa, insanların elbette çok anlaşılabilir bir biçimde öncelikle takip ettikleri gazete ya da gazetelerden beslenmeyi tercih etmesinde bir sakınca yok. Ama bir gerçeği etrafındaki tüm ilişkilerle görebilmek için ona bir de karşıdan bakmak ya da karşıdan o gerçekliğe nasıl bakıldığına bakmak gerekiyor. Bunu yapmadığınız sürece siz de düşüncenize bir derinlik kazandırmıyorsunuz ve zamanla da bir klişe üreticiye dönüşüyorsunuz.
Bu ülkede zaman zaman linçlere varan gelişmeler yaşanıyor ise bu da insanların düşünsel reflekslerinin tamamen sürüleştirilmesi ve düğmesine basınca harekete geçerek karşısındakini yok edilmesi gereken bir nesne, evet, insan da değil ‘hain’ bir nesne olarak görecek hâle getirilmelerinden kaynaklanıyor.
Bu arada ben bunları, Yenikapı’da toplanan kitleleri anlamak, onlarla dönüştürücü bir ilişki kurmayı dert edinmek yerine aşağılamayı seçen ve bunu da ‘solculuk’ adına yapanlar için de söylüyorum.

Marty Baron’ın dile getirdiği ve bizim bugün yaşadığımızı da açıklayan tablo kuşkusuz sadece bizim sorunumuz değil, bir dünya meselesi.

Ancak bizim gazeteciler olarak, Necmiye Alpay’ın cezaevinden gönderdiği mesajında dile getirdiği gibi ateşi söndürmek için, ateşe yaklaşmaya cesaret etmemiz, hakikate en büyük saygıdır ve bu, bizim sorumluluğumuzdur.

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.