Bağımsız Gazetecilik Platformu
Platform for Independent Journalism
Anasayfa / MURAT ŞEVKİ ÇOBAN / “Gazeteciler kendine güvenini yitirdi”
04 Mayıs 2015

“Gazeteciler kendine güvenini yitirdi”

Britanya’da şeffaflık mücadelesiyle tanınan gazeteci Heather Brooke P24 Bilme Hakkı Projesi için İstanbul’a geldi ve sorularımızı yanıtladı

Heather Brooke, araştırmacı gazeteciliği ve parlamenterlerin harcamalarının kamuoyuna açıklanması talebi ile Britanya Parlamentosu’na karşı giriştiği hukuk mücadelesiyle 2009’daki siyasi skandalda katalizör rolü oynamış ödüllü bir  gazeteci. Brooke’un beş yıla yaklaşan hukuk mücadelesi sonrasında Britanya Parlamentosu’nda çok sayıda istifa gerçekleşti ve Avam Kamarası’nın Başkanı (Michael Martin), 300 yıl sonra ilk kez istifa etmek zorunda kaldı. 
Brooke, 2010’da ise WikiLeaks’ten elde ettiği 250 bini aşkın diplomatik telgrafın yayına hazırlanması sürecinde The Guardian gazetesi ile işbirliğinde çalıştı.
 
Heather Brooke, geçtiğimiz hafta P24 ile Article 19’in ortaklaşa yürüttüğü Bilme Hakkı Projesi kapsamında düzenlenen seminere eğitmen olarak katılmak üzere Türkiye’ye geldi.
 
Heather Brooke’un yayımlanmış üç kitabı bulunuyor: Your Right to Know (2006), The Silent State (2010) ve The Revolution Will Be Digitized (2011). Gazetecilik alanında pek çok ödüle değer görülen ve halen Londra’da bulunan The City University’de öğretim görevlisi olan Brooke, ilk romanını ise yeni bitirdi.
 
Heather Brooke, 26 Şubat’ta düzenlediğimiz Bilme Hakkı Projesi Eğitim Semineri’nde Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Dr. Yaman Akdeniz’le birlikte, prpjeyi yürüten gazetecilere “devlete soru sorarak bilgi almanın yolları” konusundaki deneyimlerini aktardı. Seminer sonrasında Brooke’le buluştuk ve dijital çağda gazetecilik ve gazetecinin değeri üzerine konuştuk. Söz, Brooke’da…
 
New York Times, Britanya’da milletvekillerinin harcamalarına ilişkin skandalın ortaya çıkmasının aslında “mütevazı bir talep”le başladığını yazmıştı. Sizin bu mütevazı talebiniz, nasıl ulusal bir skandalın ortaya çıkmasına yol açtı? Ve bu süreçte siyasette şeffaflığın sağlandığını söyleyebilir misiniz?
 
Evet, mütevazı ve bence gayet temel bir talepti. Bilgi Edinme Hakkı Yasası kapsamında milletvekillerinin devletten talep ettikleri harcamaların açıklanmasını istedik. Fakat taleplerimiz defaatle reddedildi. Bunu anlamakta başlangıçta çok zorluk çektim çünkü ABD’de gazetecilik yaptığım dönemde de benzer taleplerde bulunmuş ve birkaç gün içinde yanıt alabilmiştim. Buna benzer bir yanıtı Britanya’da alabilmek için yaklaşık dört buçuk yıl uğraştım ve sonunda tamamen şeffaf bir siyasete ulaştığımızı da söyleyemem.
 
Telegraph yazarı Peter Oborne o dönem “Britanyalı bütün diğer gazetecileri utandırdığınızı” yazmıştı. İşinizi yaptığınız için suçlu muamelesi gördüğünüzü düşündünüz mü?
 
Hayır, aksine çok takdir de gördüm. Skandal ortaya çıktıktan sonra kamuoyundan çok destek gördüm. Halk, çok uzun zamandır budala yerine koyulduğunu düşünüyordu ve siyasetçilerin devlete ödettiği masraflar yüzünden çok öfkelilerdi. Haberin en zorlu kısmı, haber çıkana kadar geçen süreçti, çünkü o dönemde haber değeri taşıyan bir durumla karşı karşıya olup olmadığımızdan emin değildik. Britanya’da yolsuzluk yapılmadığı, çok dürüst ve görgülü bir ulus olduğumuza yönelik bir inanç vardı.
 
Yetkililerin harcamaların gizli kalması için diretmesi, “Burada bir haber var” algısı oluşturmadı mı sizde?
 
Açıkçası, ortada bir haber olup olmadığından hiç emin olamadım. Sınıfsal farklar Britanya’da çok keskin: Bilgilerin, gerçeklerin kamuoyuna açıklanmasının yersiz olduğuna dair yerleşik bir inanç var. Siyasiler, kamuoyunun bilme, haber alma hakkı olduğuna inanmıyorlar. Halk, onların gözünde tehlikeli bir kitle. Dolayısıyla, bu bilgileri açıklamamalarının ardındaki inadın, nereye kadar halkın bilgilendirilmesinin gerekmediğine dair bu zihniyetten kaynaklandığından emin değildim. Öte yandan, sistemde ne kadar usulsüzlükler olduğunu ve bunun ortaya çıkmasını istememeleri de gerekçe olabilirdi. Sanırım bu ikisinin bir karışımı yaşandı. Fakat milletvekilleriyle konuştuğunuzda, onlar da yolsuzluğun boyutlarını öğrendiklerinde şaşkına dönmüşlerdi. Çünkü onlar aslında çok düşük düzeyde olduğunu ve sadece birkaç kişinin bu işe karıştığını sanıyorlardı. Fakat haber çıktığında, çok fazla insan teşhir oldu.
 
Yetkililer ve milletvekilleri, sizin taleplerinize “Bunun bir ulusal güvenlik meselesi” olduğunu söyleyerek yanıt verdi. Türkiye’de de pek çok talep ve haber, yetkililerden- mahkemelerden aynı cevabı alıyor. Haber, habercilik ve bu müphem “ulusal güvenlik” arasındaki çizgi ne olmalı?
 
Sanırım iktidarın her yerde aynı olmasından kaynaklanıyor bu durum. Nerede olursanız olun, iktidar kendi varlığını sürdürmek istiyor. İktidarınızı sürdürebilmenin yollarından biri de bilgi akışını kontrol altında tutmak, kamuoyunun hangi bilgilere erişeceğini yönetmek ve kontrol etmektir. Buradaki sınır, kamu çıkarının gözetilmesi olmalı. Şimdi, Britanya’da bizim mücadelemiz sırasında milletvekilleri, adreslerinin açıklanmasının ulusal bir tehdit teşkil edeceğini öne sürerek karşı çıkmıştı. Bu savunmayı Yüksek Mahkeme’de de tekrarladılar. Fakat mahkeme bunun ulusal güvenlik için tehdit oluşturacağına yönelik haklı bir sebep olmadığına karar verdi.
 


Your Right to Know
 kitabınızda, Bilgi Edinme Hakkı Yasası’na yönelik taleplerin demokrasi açısından önemini anlatıyorsunuz. Gazeteciliğin ötesinde kamuoyu bu yasadan nasıl faydalanabilir?
 
Bilgi Edinme Hakkı Yasası, özünde daha demokratik bir toplumun önünü açabilir. Bu sadece gazeteciler için değil, kamuoyu için de büyük bir fırsat. Devletleri daha şeffaf olmaya, daha açık olmaya zorlayabiliriz. Perde arkasında nelerin döndüğünü, nasıl harcamaların yapıldığını, hangi kararların alındığını ortaya çıkabiliriz ve böylelikle daha demokratik bir toplumun temellerini atabiliriz. Her birey bu fırsattan faydalanabilir. Fakat az önce konuştuğumuz gibi devletler, bu süreçte daha demokratik bir yapıya kavuşmak için yapılması gerekenlere değil, kendi iktidarını koruması için yapılması gerekenlere öncelik verir. Dolayısıyla bu sürecin tereyağından kıl çeker gibi olacağını söyleyemeyiz.
 
The Revolution Will Be Digitized kitabınızda, internetin haber akışı mekanizmalarını değiştireceğini ve bu sayede daha demokratik toplumlarda yaşayabileceğimizi söylemiştiniz. Öte yandan, internet ve teknoloji aynı zamanda devletlerin, kurumların halkı izleme yöntemlerini de güçlendirebilecek bir potansiyele sahip. Gidişat daha demokratik mi yoksa daha totaliter toplumlara mı doğru? Bu ikilemin aşılmasında gazetecilerin rolü ne olabilir?
 
Geleceği öngöremem. Ama teknoloji, ahlak dışıdır; biz insanlar, uygun gördüğümüz etik ve erdemleri ona yükleriz. Sanırım başlarda insanlar internete baktıklarında, bütün hayallerinin, inançlarının, daha demokratik bir düzenin yapıtaşlarının bu teknolojide vücut bulduğunu düşünüyorlardı. Bu hayallerin bir kısmı gerçeğe dönüştü. Ama devletlerin bu süreçte “yan gelip yatacaklarını” internetin kendini gerçekleştirmesine izin vereceklerini sanma yanılgısına düştüler. Zira aynı süreçte devletler de “Biz bu teknolojiden nasıl faydalanabiliriz” sorusunu sormaya başlamıştı. Ve en nihayetinde şu sonuca vardılar: İnsanların gözetlenmesi için çok fazla kişiye istihdam sunmak zorunda kalıyorduk. Şimdi herkesin ne yaptığının kayıtlarını elimizde tutabiliriz. Halkın ne yaptığını kolaylıkla denetleyebiliriz. (Edward) Snowden sayesinde, bu gözetlemelerin ne boyutlarda olduğunu öğrenebildik.

 
Ve internetin sanıldığı gibi özgür olmadığı ortaya çıktı… 
 
İnterneti kamuya ait bir forum olarak, Antik Yunan’daki agora gibi düşünüyoruz. İnsanların biraraya gelip, paylaşımlarda bulundukları, eğlendikleri, yeni insanlarla tanıştıkları ve fikir alışverişinde bulundukları… Fakat, internet kamuya ait bir alan değil. Özel şirketlerin sahip olduğu bir alan ve istihbarat servisleri internette yaşanan hemen her şeyi gözetim altında tutuyor. Dahası, internetin düsturları da henüz belirlenmiş değil. Kimin internetten atılacağına nasıl karar vereceğiz? Neyin söylenip neyin söylenmeyeceğine nasıl karar vereceğiz? Bu kaos, kimi zaman iyi bir işlev görebilir çünkü bu sayede normalde söylenemeyecek şeylerin dile getirilmesini sağlayabiliriz. Fakat kimi zaman da devletler, büyük zorbalar bizim oradaki etkileşimlerimizi yönetebilir. Bugün ve gelecekte üzerinde duracağımız en büyük tartışmanın da bu olduğunu düşünüyorum: Bu muhteşem ve sınırsız kaynakla ne yapacağız? İpler, özel sektörde mi kamuda mı olacak? Masraflarını nasıl karşılayacağız? Devlet mi ödeyecek? Kimse bilmiyor.
 
Peki, bu “kaos ortamında” gazetecilere nasıl bir görev düşer?
 
Gazeteciler, kendi hikâyelerini anlatmakta başarısız oldular, bunu üzücü buluyorum. Başkalarının hikâyelerini anlatmakta oldukça başarılılar ama kendi hikâyelerini anlatamadılar. Gazeteciler neden önemlidir? Topluma ne gibi bir katkımız var? Özgür basın neden önemlidir, basın özgür olmadığı durumlarda nasıl tehlikelerle karşılaşırız? Özgür basının gerekli olduğunu hepimiz biliyoruz ama daha fazla soru sorabiliriz: Bağımsız gazetecilerin, hükümet ve yerel yönetimlerin toplantılarına katılması yasaklanırsa ne olur? Yolsuzluklar artar. Biz, kendi değerimizi ölçemedik. Başka bir gazetecinin nasılsa her şeyi yapacağını, Twitter’daki insanların haber akışını sağlayacaklarını düşünüyoruz. Bu sadece gazetecilerin değil, toplumların da kendilerini kandırdığı anlamına geliyor.
 
Şeytanın avukatını oynayalım. Gazetelerin hemen hepsi, artık tanıtımdan veya reklamdan ibaret. Pratikte gazetecilerin bir önemi var mı?
 
Buna karşı çıkmam mümkün değil. Herhangi bir gazeteyi elime alıp, içeriğine baktığımda çoklukla üzülüyorum. Gazeteciler, editörler, medya sahipleri güvenlerini kaybetti. Yaptıklarının bir değeri olduğuna inanmıyorlar. Bu yüzden de halka istediklerini verelim yeter, halka istediklerini düşündüğümüz şeyleri verelim yeter gibi düşünmeye ve böyle çalışmaya başladılar. Ki bu da çoğunlukla bikinili kadınlar, ünlülerin cinsel hayatı ve partilerden ibaret. Şöyle düşün; sağlıksız olsa da şekerli, bol yağlı yiyecekleri seviyoruz, o zaman sadece pasta yemeliyiz. O vakit, gerçekten sağlıklı olan yiyecekleri, gerçekten önemli olan bütün haberleri kaçırmış olacağız. Ciddi haberleri, meydan okuyan haberleri, toplumu kendi değerlerini sorgulamaya davet eden haberleri kaçırıyoruz.
 
Peki, haber akışı sosyal medya, özellikle Twitter üzerinden çok daha etkili bir şekilde sağlanırken, gazetecinin değeri nedir?
 
Somut örnekler üzerinden konuşalım: Mesela muhabirler artık davaları takip etmediğinde, toplum olarak adalet anlayışımıza ne olduğunu sorgulamamız gerekiyor. Londra’da ayaklanmalar başladığında, toplumda ceza adalet sisteminin artık işlemediğine, ülkenin kanunların hükmü geçmeyen bir yere dönüştüğüne, adalet istiyorsan kendi adaletini kendin sağlaman gerektiğine dair yaygın bir kanı oluşmuştu. Toplum yasa dışı kanun infazcılarından geçilmiyordu ve hukukun üstünlüğü göz ardı ediliyordu. Bu bir sonuç. Bu sonuca bizi getiren nedenlerden biri, o güne dek gazetecilerin gerekli soruları sormamasıydı. Şimdi, adalet sisteminin nasıl işlediğini, işleyip işlemediğini anlatmak, güvenilir olup olmadığını tartışmak  adliye muhabirlerine düşüyor. Aynı şey polis için de geçerli. Polise güvenebilir miyiz, usulsüzlükler var mı, sınırlar nelerdir, bunları gazeteciler tartışmaya açar. Bu tartışma olmadığında, bir gün aniden toplumdaki güven yıkılıverir. Bu haberleri biz gazetecilerin yapması, tartışmaya açması gerekiyor. Yemek metaforuna dönecek olursak; toplum bir süre boyunca bütün gün şekerli şeyler yiyebileceği için heyecan duydu; doya doya şekerli şeyler yedi ve şimdi kalp rahatsızlıkları yaşıyor. Bilgi akışının sağlanması için de benzer bir durum sözkonusu. Elimizin altında muazzam bir bilgi akışı olduğunu gördük ama biz haber sitelerinde bikinili kadınlara bakmayı tercih ediyoruz. Bunun toplumda bir etkisi olacaktır. Mahkemelerde neler oluyor, yerel yönetimlerde neler yaşanıyor? Bunları bilmediğimizde toplum belki yıkılmaz ama demokrasinin işleyebilmesi için, vatandaşların aktif bir rol üstlenmesi gerekiyor. Bikinili kadınların haberlerini okuduğumuz sürece demokratik bir toplumun temellerini atmamız, bunu sürekli kılmamız mümkün olmayacak.
 
Geleceği öngöremem, dediniz ama 2010’da Guardian’da yayımlanan “The Revolution has begun… and it’s digitized” başlıklı yazınızda “Önümüzdeki beş yıl, bu yüzyılda demokrasinin geleceğinin nasıl olacağını belirleyecektir” yazmıştınız. Yıl 2015… Durum nasıl gözüküyor?
 
Şimdiye kadar cevabı almış olmamız gerekiyor o zaman. Sanırım cevabı Snowden sayesinde aldık: Totaliter devletlere doğru bir gidişat var. Snowden’ın yaptıklarının en büyük önemi bence, perdenin arkasında neler döndüğünü bize göstermesi oldu. İnternetin insanların keyif aldığı, eğlendiği bir mecradan ibaret olmadığını, daha demokratik bir mecra olmadığını, daha yapılacak çok şey olduğunu açıkça gösterdi. Demokratik bir toplumda yaşamak istiyorsak, yapacağımız çok şey var. Arap Baharı’nda bunun bir örneğini yaşadık sanırım. Demokratik bir düzen için mücadele etmek, Facebook’ta bir ileti göndermekten, bir tweet atmaktan fazlasını gerektiriyor. İktidarın yapısını, nasıl işlediğini anlamak ve buna göre işe koyulmak, mücadele etmek gerekiyor.
 
City University’de “In Defense of Journalism” (Gazeteciliği Savunurken) başlıklı bir etkinlik dizisi düzenliyorsunuz. Britanya’ya döndüğünüzde, gazeteciliği bıraktığınızı biliyorum. Gazeteciliği bırakmaktan savunmaya geçişiniz nasıl oldu? Mesleğe inancınızı nasıl tazelediniz?
 
20’li yaşlarımın sonua doğru böyle bir dönemden geçtim. Sanırım pek çok gazeteci de benzer dönemler yaşıyor. Ders verdiğim insanlar ve tanıdığım gazetecilerin hemen hepsi, idealist oldukları için bu mesleği seçmişlerdi. Para kazanmak veya güç sahibi olmak gibi bir hedefleri yoktu, idealistlerdi. Sonra dünyaya adım atıyorsun, özellikle de gazetecilik dünyasına adım atıyorsun ve haber merkezinde ne tür politikaların döndüğünü görüyorsun. Her yerde olduğu gibi haber merkezinde de türlü politikalar dönüyor. Dış dünyada mücadele ettiğin politik yapıların kendi dünyanda da olduğunu, haber merkezinin de aynı olduğunu anlıyorsun günün birinde. Ben de bunu anladığımda gazeteciliği bıraktım. Fakat sonra, gazeteciliğin benim için değerinin ne olduğunu sorgulamaya başladım. Benim için gazeteciliğin değeri, kamuoyunun bilme hakkıydı, gazetecilik bir demokrasi aracı olarak toplumda başat bir rol üstlenebilirdi, demokrasinin olmazsa olmazlarından biriydi. Ve o noktada, eğer gazeteci olacaksam kendi yapmak istediklerimi yapacağım, dedim. Freelancer olarak çalışma kararı aldım. Ve evet, gazeteci olmamı sağlayan gerçek nedenlere sadık kalmak istedim.
 
Türkiye’deki gazeteciliğin mevcut durumundan haberdar mısınız?
 
Gazeteci olmanın çok zor bir yer olduğunu söyleyebilirim. Sanırım Çin haricinde dünyada en fazla tutuklu gazetecinin olduğu ülkeden söz ediyoruz, değil mi?   

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
© P24Blog'da yer alan bütün yazılar teliflidir ve yayın hakkı P24Blog'a aittir. İzin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.